Başkalarına Değil Kendi Bilincine Bak
İnsan bazen hayatını değiştirmek için mucize bekler. Oysa mucize çoğu zaman kapıyı çalmaz; insanın kendi içinde, sessizce bekler. Bir değneğe, gökten inecek bir işarete, dışarıdan gelecek kusursuz bir zamana ihtiyacımız yoktur. Bazen ihtiyacımız olan tek şey, kendimize düşünme hakkı vermektir.
Başkalarına değil, kendi bilincine bak.
Çünkü insan dışarıya baktıkça zihni konuşmaya başlar. Bir sözün ardına niyet koyar, bir bakışa anlam yükler, eksik kalan yeri ihtimallerle doldurur. Sonra kendi yaptığı anlamlandırmayı gerçek sanır. Oysa söylenen başka, bizim ona eklediğimiz başka olabilir.
Zihin boşluk sevmez. Bilmediği yeri doldurmak ister. Korku geldiğinde bunu daha da büyütür. Bir ihtimali gerçeğe, bir şüpheyi kanıya, bir anı bütün bir hikâyeye dönüştürebilir. İnsan da bir süre sonra karşısındaki insanı değil, kendi zihninin onun hakkında kurduğu resmi görmeye başlar.
İşte burada biraz durmak gerekir.
Zihne her şeyi yönetme izni vermeden...
Sessizce.
Önce bakmak.
Çünkü anlam en son gelmelidir.
Hayat tamamlanmamış bir süreçken ona erkenden bir anlam vermek, daha yol bitmeden son cümleyi yazmaya benzer. Oysa hayatın kendi sonucunu görmesine izin verirsek, anlamı zihnimiz zorla üretmez; yaşananların içinden kendiliğinden çıkar.
Belki de insanın kendisine yapabileceği en büyük iyilik budur:
Veri yoksa doldurmamak.
Bir insan bir söz söyledi ve bize yanlış geldi. Hemen art niyet aramak zorunda değiliz. Bir davranış bizi düşündürdü. Hemen hüküm vermek zorunda değiliz. Bir yolun üzerinde aynı taşa defalarca takıldık. Taşla kavga etmek yerine bir gün durup kendimize sorabiliriz:
Ben neden hep aynı yere basıyorum?
Belki taş düşmanımız değildir.
Belki yalnızca ayağımızın nereye bastığını gösteren küçük bir öğretmendir.
Hayatın öğretmenleri de böyle çoğalır. İnsan talebe olmayı bildikçe öğretmenlerinin sayısı artar. Bir taş öğretir, bir sessizlik öğretir, bir korku öğretir, bir insan öğretir, bir kayıp öğretir, bir gece öğretir.
Hem gece...
Gece olmasaydı yıldızları ne kadar az tanırdık.
Gündüzün ışığı altında görünmeyen yıldızlar, karanlığın koyu örtüsünde belirir. Demek ki karanlık her zaman yokluk değildir. Bazen başka bir ışığı görebilmemiz için gereken zemindir.
İnsan da kendi içindeki karanlıkla karşılaştığında hemen kaçmak zorunda değildir.
Eşik karanlıksa, ardı aydınlığa açılabilir.
Korku orada durabilir. Biz de durabiliriz.
Korkunun söylediklerini duyabiliriz; fakat söylediği her şeyi gerçek kabul etmek zorunda değiliz.
Çünkü korkunun içinden düşünceye geçmek mümkündür.
Yanardağın eteğinde yaşayan insan gibi...
Yanardağ patlayabilir diye bütün hayatını bırakıp kaçmaz. Önce bakar, gözlemler, tedbir düşünür, yolunu belirler. Yani korkunun içinde bile düşünmeye devam eder.
İnsan gündelik hayatındaki küçük sorunlarda da bunu yapabilir.
Sorun gündüz görünür.
Gece ise onun başka tarafını gösterebilir.
Belki o engel seni yıkmak için değil, seni kendine döndürmek için oradadır. Belki hayat sana bağırmıyor; yalnızca çok küçük bir ayrıntıyla fısıldıyordur:
“Bana karşı savaşmadan önce beni gör.”
İşte mucize bazen tam burada başlar.
İnsan dış dünyayı yönetmeye çalışmayı bıraktığında, önce kendi iç dünyasına döner. Zihninin nasıl korktuğunu, nasıl büyüttüğünü, nasıl anlam ürettiğini görür. Sonra kendi bilincini tanımaya başladıkça davranışları değişir.
Ve insan değişince hayat da değişmeye başlar.
Öyle şatafatlı bir dönüşüm değildir bu.
Aynı insanlar vardır.
Aynı yollar.
Aynı taşlar.
Aynı dünya.
Fakat insan artık eski bilinciyle bakmıyordur.
Bir zamanlar her geçişte ayağına takılan taşın üzerinden atlar. Her sözü kendine bağlamaz. Her sessizliği düşmanlık saymaz. Her korkuya teslim olmaz. Her boşluğu zihniyle doldurmaz.
Sonra fark eder ki kendisini yönetmeye çalıştığı dünya, aslında kendi bilinci değiştikçe başka türlü görünmektedir.
Bu küçük değişimler birbirine dokunur.
Bir insanın içindeki dönüşüm, ilişkilerine sızar; ilişkileri çevresine, çevresi başka insanlara... Kelebek kanadının rüzgârı gibi, kimsenin fark etmediği yerlerden dünyaya yayılır.
Belki mucize dediğimiz şey budur.
Dışarıdan gelecek bir değnek değil.
İnsanın kendi bilincine dönmesi.
Kendisine düşünme hakkı vermesi.
Zihnini susturmak değil; zihninin her söylediğine inanmayı bırakması.
Hayatı erkenden anlamlandırmak değil; onun kendini anlatmasına izin vermesi.
Ve en önemlisi, insanın kendisini yalnızca sonuçlarıyla değil, süregiden hâliyle görebilmesi.
Çünkü insan tamamlanmış bir cümle değildir.
Bir süreçtir.
Bir yolculuktur.
Bir gece ve bazen o gecenin içinde doğan yıldızdır.
Mucize için değneğe ihtiyacımız yok.
Belki mucize, insanın kendi bilincine bakabildiği ilk anda başlamıştır.
Ve gerisi...
Hayatın kendi ışığını bulmasıdır.
Hamiye GÜL
Başkalarına Değil Kendi Bilincine Bak başlıklı yazı Hamiye Gül tarafından
24.08.2026 tarihinde sitemize eklenmiştir.
Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu, kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.
İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz.
Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yükleniyor...
Yorum yazmak için giriş yapın.