Edebiyat Evi Dedelerinin Sivas Macerası 12
Rehber, tarihi yapı hakkında anlatmaya başladı.
Arkadaşlar, Evliya Çelebi'nin eser için söylediği "Methinde diller kısır,kalem kırıktır" sözü cami ve külliyenin yüzyıllardır bıraktığı hayranlığı en güzel şekilde özetliyor.
Burası 1228 – 1243 yılları arasında yani Mengücekliler döneminde inşa edilmiş. Mengücekliler’in kim olduğunu kısaca şöyle özetleyebilirim. Hani “Anadolu’nun kapılarını Türklere açan” Malazgirt Savaşı var ya; işte o savaşa Selçuklu Sultanı Alparslan’ın komutanı olarak katılmış olan Mengücek Gazi’nin kurduğu bir Türk Beyliği Mengücekliler. 1252 yılında Selçuklu’nun yönetimi altına girene kadar Erzincan, Kemah, Divriği ve Karahisar’ı yönetmişler.
Burası ilk yapıldığı dönemde mahkeme, aşevi, konukevi ve sebil gibi pek çok binası bulunan büyük bir külliyeymiş. Ancak günümüze sadece cami ve darüşşifa bölümü ulaşmış. Bu iki yapı birbirine yapışık olarak inşa edilmiş durumda. İki yapının tam ortasında ise binayı yaptıran kişilerin türbeleri var.
Binanın cami kısmı Süleyman Şah’ın oğlu Ahmet Şah tarafından yaptırılmış. Darüşşifa kısmını yaptıran kişi ise Ahmed Şah’ın eşi ve Mengücekli Beyi Fahreddin Behram Şah’ın kızı olan Melike Turan Melek.
Divriği Ulu Camii ve Darüşşifasının mimarı Ahlatlı Muğis oğlu Hürrem Şah. Kendisinin bilinen başka bir eseri olmadığı için bu yapı onun ilk ve tek eseri olarak kabul ediliyor. Muhtemelen başka eserleri de vardır ve günümüze ulaşamamıştır diye düşünmek daha mantıklı, çünkü bir mimarın ilk işinde bu kadar sıra dışı bir eser ortaya koyması pek mümkün değil bence.
Mimar Hürrem Şah aynı zamanda yetenekli bir heykeltıraşmış ve kapılardaki bezemelerin oyulmasında bizzat çalışmış. Adını ise darüşşifa bölümündeki büyük eyvanın altındaki taşıyıcı elemanlardan birinin altına yazmış. Bu durum mimarın “bina yıkılırsa adımın ayakta kalmasını hak etmiyorum. İlk benim adım yıkılsın” deme biçimi olarak yorumlayanlar var ama gerçekten adını yazdığı konumu seçerken bunu düşünüp düşünmediğini bilemiyoruz elbette.
Divriği Ulu Camii’nin en göz alıcı yeri anıtsal kapıları. Caminin toplamda dört tane kapısı var ama üç tanesi büyüleyici güzellikte. Dördüncü kapı olan Şah Kapısı caminin arka tarafına bakan, bir pencere gibi havada asılı kalmış, küçük bir kapıdır. Hükümdar buradan camiye girip çıkarmış.
Altı kafadar rehberin yanına kadar sokulmuşlar can kulağı ile O'nu dinliyorlardı. Sami Hoca elindeki kağıt kalem ile sürekli not alıyordu.Rehber ilk önce Darüşşifa kapısını anlatmaya başladı.
Yerleşkeye girdiğinizde ilk olarak Darüşşifa Kapısı’nın önüne geliyorsunuz. Adından da anlaşılacağı üzere burası darüşşifa binasına girişi sağlıyor. Kapının karşısına geçip baktığınızda, soyut ve somut, dini ve dünyevi pek çok sembol ile süslendiğini görüyorsunuz.
Kapının tepesindeki pencereyi ortadan bölen bir sütun hemen dikkatinizi çekecek. Bu bir denge sütunu. Binada toplam 3 adet denge sütunu bulunuyor ve bu sütunların dönebilmesi binanın sağlam olduğunu, oturma yapmadığını gösteriyor. 1939 yılındaki Erzincan depreminde dönme özelliğini yitiren bu sütun son restorasyondan sonra yeniden dönmeye başlamış.
Son derece incelikli bir işçiliğe sahip olan kapının sağında ve solunda bitkisel ağırlıklı motifler bulunuyor. Burada neredeyse kabartma değil de heykel denilebilecek biçimde bir kadın ve bir erkek figürü varmış ama “suret yasak” diye tahrip edilmişler.Heykellerin yapım amacının, şifahanenin hem kadınlara hem de erkeklere açık olduğunu vurgulamak olduğu söyleniyor.
Kapıda en net görebildiğimiz semboller yıldızlar. Beşgen ve sekizgen yıldız motifleri Selçuklu’yu simgeleyen motifler olarak kabul ediliyor. Denge sütununun sağında ve solunda yuvarlak iki şekil göreceksiniz. Bu şekiller ilk bakışta göze daire gibi gelse de aslında hilal. Bu hilallerin içerisinde ise Süleyman’ın mührü olarak bilinen altı uçlu yıldızlar var. Ben çıplak gözle seçemedim ama burada bir de haç varmış. Bu sembollerin de şifahanenin her dinden insana açık olduğunu göstermek amacıyla yapıldığı şeklinde bir yorum okudum.
Denge sütunu ile kapı arasında kalan bölgedeki yazılar ise binanın yapım kitabesi. Burada “Fahrettin Behram Şah’ın kızı Melike Turan, Allah’ın affına muhtaç aciz kul, adaletli Melike bu şifa yurdunun yapılışını 626 H/1228 M yılında emretti.” yazıyor.
Kapıda geometrik ve bitkisel motifler de bulunuyor. Bu kapıya “Gotik Kapı” da denildiğini not düşmüş olayım.Evet arkadaşlar şimdi de Tekstil kapıya gidelim, orasını anlatayım.
Bütün ziyaretçiler ve altı kafadar da o kapının önüne gittiler. Rehber yeniden başladı anlatmaya:
Akademik kaynaklarda Batı Kapı adıyla geçse de bu kapı Tekstil Kapı, Gölgeli Kapı ve Çıkış Kapısı olarak da adlandırılıyor. Gölgeli kapı denmesinin nedeni Kuran okuyan erkek silüeti gölgesinin bu kapıda oluşması. Tekstil kapı denme nedeni nakış gibi dokunmuş olmasındandır.
Bu kapı caminin çıkış yapısı olarak yapılmış. Cennet Kapı’dan girilip bu kapıdan çıkılıyor çünkü çıkan insanların Kıbleye sırtlarını dönemleri istenmiyor.
Gelelim Tekstil Kapı’nın muhteşem taş bezemelerine… Kapının en tepesinde, kilit taşından sarkan top biçimli bir çıkıntı fark edeceksiniz. Bu çıkıntıdan bir demir parçası çıkıyor ve buraya aydınlatma fenerinin takılmasını sağlıyor.
Bu kapıda çok sayıda lale motifi görüyoruz çünkü Lale tasavvufta Allah’ın tek olma özelliğine gönderme yapan bir sembolmüş. Lalenin yaşamı tek bir soğandan doğduğu için almış bu anlamını.
Biraz daha altlara baktığınızda dümdüz yuvarlaklar göreceksiniz. Bu yuvarlaklar aslında böyle boş bırakılmamış. Üzerindeki süslemeler kırıldığı için altındaki düz taşlar çıkmış ortaya. Biraz daha altta ise kapının yapım kitabesi mevcut. Burada “Şeyhin Şah oğlu Süleyman Şah oğlu Ahmet Şah Allah’ın affına muhtaç aciz kul adaletli melik bu caminin yapılışını 1228 yılında emretti. Allah mülkünü daim etsin.” yazıyormuş. Kapının sağındaki ve solundaki sütunlar da denge sütunuymuş. Bu sütunlar da Erzincan depremine kadar üzerlerindeki okların yönünde doğru dönüyorlarmış ama depremden sonra dönmeyi bırakmışlar.
Bu kapının biraz dışa çıkık ve öne eğik şekilde yapıldığını hemen fark edeceksiniz zaten. O çıkıntının dış tarafında da semboller mevcut. Çıkıntının sağında büyük bir çift başlı kartal sembolü var. Bu sembol Selçuklu’nun sembolü, hatta bir nevi arması. Diğer tarafta bulunan doğan sembolü ise Mengüceklerin sembolüymüş. Doğan’ın boynunun öne eğik olması Selçuklu karşısında boyun eğmesini, pençesinin havada olması ise gerektiği yerde kendini savunmaya hazır olması anlamına geliyormuş.
Haydin arkadaşlar şimdi de caminin en muazzam kapısına gidelim. Orasını anlatayım.Bütün ziyaretçiler ve altı kafadar cennet kapısının önünde yerlerini alınca rehber yeniden anlatmaya başladı. Bizimkiler pürdikkat dinliyorlardı.
Cennet Kapı, caminin ana giriş kapısı olarak yapılmış ve öylesine ihtişamlı ki, zaten muhteşem şeyler gördüğünüzü düşündüğünüz bir anda köşeyi dönüp karşınızda bu kapıyı görünce “yok artık” diyorsunuz.
Bu kapı cemaatin girdiği kapı olduğu için eskiden “cümle kapısı” denirmiş ama bugün Cennet Kapı kullanımı daha yaygın. Bu adı almasının nedeni ise cennete kavuşulacak nimetlerin bu kapı üzerine işlenmiş olması.
Kapının hemen üzerindeki yazılı alan, binanın yapım kitabesi. Burada “Süleyman Şah oğlu Ahmet Şah, Allah’ın affına muhtaç aciz kul, 626 Hicri aylarının birinde bu caminin yapılmasını emretti.” yazıyor.
Kapının dışında sanki bir çerçeve oluşturuyormuş gibi görünen hattı takip ederseniz, o çizgiler incelmeden önce göreceğiniz yıldız biçimli bordürlerde de yazılar göreceksiniz. Bu bordürlerden sağ taraftakinde “Sultanın egemenliği adaleti sonsuz olsun.”, sol taraftakinde ise da ayetten alıntılanmış haliyle “Allah’tan başka ilah yoktur, sadece O vardır.” yazıyor. Sultan denilerek kastedilen kişi elbette Mengüceklilerin bağlı olduğu Selçuklu Sultanı Alâeddin Keykubat. Hatta Kapının sivri bir kemere dönüştüğü kıvrımın hemen altındaki yazıda da “Sultanın Muazzama halifenin yardımcısı adaletin keskin kılıcı Alâeddin Keykubad” yazıyor.
Giriş kapısının hemen üzerindeki altıgen şekil “Hamam Planı” olarak geçiyor. Dürüst olmak gerekirse bunun ne anlama geldiğinden yüzde yüz emin değilim. Ancak okuduklarımdan anladığım kadarıyla bu yapı inşa edilirken işçiler caminin içine abdestsiz girmek istememişler. Bunun üzerine inşaat durdurulmuş ve yapının 50 metre uzağına bir hamam inşa edilmiş. Sonrasında cami inşaatı kaldığı yerden devam etmiş. Anladığım kadarıyla bu hamam planı o hamamın planı. Ancak dediğim gibi tam emin değilim çünkü kimse bu açıklıkta yazmamış konuyu.
Hamam planını çevreleyen geometrik ve bitkisel bezemeler var. Kapının eşiğine girip yanınıza baktığınızda, bu bezemeler arasında bir vazodan çıkıp uzayan bir bitki göreceksiniz. O bitki Hayat Ağacıymış. Selçuklu yapılarında hayat ağacı yeryüzü ile öbür ailemi birleştiren, yani bir nevi cenneti simgeleyen bir sembol olarak kullanılıyor. Aynı girintinin en ön köşesinde ise ateş yanan kazan figürleri var. Alevler kazanın üzerine çıkacak biçimde gösterilmiş. Cehennemi simgeleyen kazanların altına sonsuzluk işareti kazınmış, üstleri ise bir sütun gibi boş bırakılmış. Bunu cehennemi boşlukla ilişkilendirmek olarak değerlendirmek mümkün.
Kapının etrafını çevreleyen figürler arasında Hitit Güneş disklerini anımsatan iki yuvarlak şekil göreceksiniz. Bunlar gerçekten güneş diski. Ancak Selçuklu kültüründe sonsuzluğu simgeler şekilde kullanılıyorlar.
Son olarak kapının tepesinde göreceğiniz aşağı sarkar biçimde yapılmış iki taştan bahsedeyim. Bu taşlar ses yalıtımı sağlayacak şekilde yapılmışlar. Yani kapının önündeki gürültünün caminin içine gitmesini önlüyorlarmış.
Kapıda ayrıca güller, bülbüller, ördek figürü, gerdanlık, yıldızlar ve çeşitli bitkisel motifler de var.Buyurunuz değerli misafirlerimiz şimdi de camiinin içine girelim.
Caminin iç mekanı oldukça sade, ibadet sırasında dikkat dağıtmayacak şekilde tasarlanmış. Ama mihrap bu sadeliğe dahil değil! İnanılmaz etkileyici bir mihrabı var caminin.
Mihrabın taşları üç katman şeklinde oyulmuş. Üst taraftaki taşlar üç boyut oluşturacak kadar dışarı taşıyor. Arkasına el sığacak kadar dışarı taşan figürler var. En üst katta bulunan iki elif bir lale figürü Allah’ı simgeliyormuş. Hemen altındaki katmanda içi dolu kalpler, bir alt sırada ise içi boş kalpler olması Allah’tan uzaklaştıkça kalbin boşalması olarak yorumlanıyor. Şimdi ben buna üşenmedim baktım. Kalp sembolünün en erken kullanımları 13. ve 14 yüzyıllarda görülmüş. Yaygınlaşması ise 15. yüzyıl deniliyor. Dolayısıyla bu sembolik anlatıma biraz şüphe ile yaklaşmakta fayda olduğunu düşünüyorum. Yani sanatçı bu şekilleri bu anlama gelsin diye yapmamış olabilir.
Caminin minberinin orijinal olduğunu öğrenmek beni çok şaşırtmıştı. Abanoz ağacından 12 yılda yapılan minberin ta kendisini görüyorsunuz içeride. Vakti zamanında kapısı çalınmış ama sonra getirilip geri takılmış. Yapımında hiç metal çivi kullanılmamış. Üzerindeki 21 kabartma metinde ise ayet ve hadislerden alıntılar mevcut. Minberin ustası da adını minberin üzerine işlenmiş: Tiflisli İbrahim oğlu Ahmet.
İçeride 3 adet sandık bulunuyor. Bunlardan ikisi emanet sandığı, bir tanesi sadaka sandığıymış. Emanet sandığı deyince aklınıza ibadet etmeye gelince kullanılan, vestiyer gibi bir şey gelmesin (benim gelmişti çünkü). İnsanlar uzun yolculuklara gidecekleri zaman kıymetli eşyalarını bırakıyorlarmış buraya. Muhtemelen camide hırsızlık yapmaya kimse cesaret edemediği için dönünce gelip geri alıyorlarmış eşyalarını.
Cami kısmının tavanında iki şey dikkatinizi çekecek. Bir tanesi kubbelerden bir tanesinin mukarnaslı olması (ki bu Anadolu’da görülen tek mukarnaslı kubbe örneğiymiş) diğeri ise tavanda gökyüzüne açılan bir açıklığın bulunması.
Bu uygulama bazı Selçuklu camilerinde görülüyor ve bu açıklığın altında bir kar havuzu bulunuyor. Caminin içerisinde bu şekilde kar (ve eridikten sonra su) tutulması ahşapların belirli bir nem seviyesinde kalmasını ve yapının uzun ömürlü olmasını sağlıyor. Bugün gezerken kar havuzunu göremiyorsunuz ama gökyüzüne açılan boşluk camla kapanmış biçimde duruyor.
Caminin içerisinde ahşap kazıklar üzerinde yükselen bir asma kat göreceksiniz. Daha doğrusu, kat günümüze ulaşamamış ama katı taşıyan kazıklar duruyor sadece. Orası Hünkar Mahfili. Yani hükümdarın halkın arasına karışmadan ibadet edebilmesini sağlayan, ona özel bir alan. Hemen arkasında, pencere gibi görünen kısım ise Şah Kapısı. Diğer kapılar kadar süslü olmasa da onun da kendi süslemeleri ve kitabesi mevcut. Üzerinde “’Mülk, Kahhar ve tek olan Allah’a aittir” yazması ise bu gerçeği bir hükümdara hatırlatması açısından düşündürücü.
Kapıdan girerken göreceğiniz bir diğer motif de kırmızı oksitle duvara çizilmiş olan mızrak ve meşale motifi. Mızrak gücü, meşale ise ilmi temsil ediyormuş.
Darüşşifa ile Caminin arasında bulunan Türbede bu yapıyı yaptıran kişilerin türbesi bulunuyor. Kapısı Darüşşifaya’ya bakıyor ama aynı zamanda bir pencere ile Cami kısmına da bağlanmış. Türbenin kapısında kalpleri tartan bir terazi motifi olduğu söyleniyor ama kalp motifi konusunda daha önce düşüncelerimi söylemiştim.Buyurunuz şimdi de darüşşifanın içini gezelim.
Hep beraber şifahanenin içine girildi ve rehber anlatmaya başladı;
Darüşşifanın içi yapının dış cephesine kıyasla sade bir alan olsa da içeride bazı süslemeler görüyoruz. Örneğin büyük eyvanın sağında ve solunda biri iç bükey diğeri dış bükey iki yelpaze deseni var. Bunların akustiği ayarlamak için yapıldığı düşünülüyor. Tam karşıda kalan yelpaze ise yıl dönümlerini gösteren bir zaman yelpazesi.
Yine büyük eyvanın tepesinde bulunan helezonik tonoz (binanın ağırlığını taşıyan tavan kilitleri) dünyada tekmiş. Burayı gezdiren kişi bize buradaki helezonik şeklin altın oran ile birebir örtüştüğünü söylemişti. Öte yandan bunun geometrik ya da estetik bir meydan okumadan ziyade tasavvufi bir anlamının olması daha olası. Nitekim tasavvufta dönme ve döngü teması sıklıkla kullanılıyor. Allah’tan geldik Allah’a döneceğiz, topraktan geldik, toprağa döneceğiz gibi…
Şifahanenin tam ortasında sekizgen bir su havuzu var. Bu havuz iki yanındaki çeşmelerden doluyor ve havuzun etrafını dolaşarak tahliye oluyor. Giriş kapısının yan tarafında kalan merdivenler ise doktorların odasına çıkıyor. Basamakların hastalar çıkamasın diye bu kadar dik yapıldığı söyleniyor.
Sütunların birine geometrik desenler işlenmiş. Bir başka sütunun sütun başlığında ise hat yazısı ile Allah ve Muhammed kelimeleri bulunuyor.
Darüşşifa hakkında günümüzde sık sık hastaların müzik ve su sesiyle tedavi edildiği anlatılır. Orta Çağ İslam dünyasında müzik ve sesin tedavide kullanıldığına dair genel tarihsel bilgiler gerçekten vardır.
Fakat Divriği Darüşşifası'nda hangi hastalıkların hangi müziklerle tedavi edildiğine dair internette dolaşan ayrıntılı hikayelerin hepsini kesin tarihi bilgi olarak kabul etmemek gerekir.
Yani gerçek tarih ile sonradan oluşmuş efsaneler burada biraz birbirine karışıyor.
Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası 1985yılında Unesco tarafından Dünya Miras Listesi'ne alınmıştır. UNESCO, eseri özellikle eşsiz bir sanatsal yapı ve Anadolu'daki Selçuklu mimarisinin olağanüstü bir örneği olarak değerlendiriyor. Ayrıca 2015'te başlayan kapsamlı restorasyon çalışmaları 2024 yılında tamamlandı ve yapı yeniden ziyarete ve ibadete açıldı.
Divriği Ulu Camii hakkında en çok anlatılan hikâyelerden biri, güneş ışığının belirli saatlerde taş süslemeler üzerinde namaz kılan bir insan silueti oluşturduğu iddiasıdır
Özellikle yaz aylarında bu gölgenin ortaya çıktığı ve bunun mimarın bilinçli tasarımı olduğu anlatılır.
Peki namaz kılan insan gerçekten var mı?
İşte en meşhur hikâye bu.
Güneş belirli bir açıyla geldiğinde, kapıdaki taş süslemelerinin oluşturduğu gölgenin ellerini bağlamış veya secde halindeki bir insanı andırdığı söylenir.
Bu görüntünün fotoğrafları ve videoları da yıllardır dolaşıyor.Bunu da yıllar önce camiyi ziyarete gelen bir japon ilim adamı tesbit etmiş.
Fakat burada iki şeyi birbirinden ayırmak gerekiyor:
Evet:Yapının taş işçiliğinde güneş ve gölge çok etkileyici biçimde çalışıyor.
“Mimar Hürremşah bunu özellikle namaz kılan insan şeklinde tasarladı” şeklindeki yorumun tarihsel bir belgesi bulunmuyor.
Dolayısıyla bunu muhteşem bir mimarı tevafuk veya olası bir tasarım oyunu olarak değerlendirmek daha sağlıklı.(Bu bölüm internetten derlenmiştir.)
Rehberin konuşması bitince Sami Hoca kaleminin ve not nottuğu küçük defterini çantasının içine koydu ve altı arkadaş kendi aralarında konuşmaya başladılar.
Türkmenoğlu:
— Gerçekten çok etkileyici.
Mehmet Fikret:
— Bunca yolu boşuna gelmemişiz.
Baki:
— İşte şimdi değdi.
İpçi Erdoğan da sessizce yapıya bakıyordu.
Nuri Hoca:
— Erdoğan, sen neden sustun?
Erdoğan:
— Düşünüyorum.
— Neyi?
— Bu taşları kim yapmış?
Nuri Hoca:
— Ustalar.
Erdoğan:
— Kaç yıl sürmüş?
Nuri Hoca:
— Uzun yıllar.
Erdoğan:
— O zaman bizim araba ustası da iyiymiş.
Herkes güldü.
Gün akşam olmaya başlamıştı.
Nuri Hoca:
— Artık dönelim.
Sami Hoca:
— Önce arabayı alacağız.
Baki:
— Doğru.
Mehmet Fikret:
— Sonra Sivas.
Türkmenoğlu:
— İnşallah.
İpçi Erdoğan:
— Bir de şu var...
Herkes ona döndü.
— Ne?
— Arabayı nasıl geri götüreceğiz?
Herkes sustu.
Baki:
— Traktörle.
— Traktör yok.
Nuri Hoca:
— Köylü genç götürecek.
Erdoğan:
— O da yok.
— Nerede?
— Gitti.
Altı kişi birbirine baktı.
Mehmet Fikret:
— Yine mi?
Arızalı araba hâlâ yol kenarındaydı.
Köylü genç gitmişti.
Traktör yoktu.
Usta yoktu.
Hava kararıyordu.
Nuri Hoca:
— Arabayı çalıştırmayı bir daha deneyelim.
Sami Hoca kontağı çevirdi.
Gır... Gır...
Çalışmadı.
İpçi Erdoğan:
— Bir daha deneyelim.
Gır... Gır...
Yine olmadı.
Baki:
— İtmeyi deneyelim.
Altı kişi arabanın arkasına geçti.
— Bir...
— İki...
— Üç!
Araba hareket etti.
Sami Hoca direksiyondaydı.
Araç yavaş yavaş ilerliyordu.
Biraz hızlandı.
Biraz daha...
Baki:
— Sami Hoca, frene bas!
Sami Hoca:
— Fren çalışmıyor!
Nuri Hoca:
— Ne?!
Araba yokuş aşağı hızlanmaya başladı.
Mehmet Fikret:
— Yakalayınnnnnn!
Türkmenoğlu:
— Nasıl yakalayalım ?! Hepimizi altına alır.
İpçi Erdoğan koşmaya başladı.
— Ben tutarım
Erdoğan arabanın kapısına yetişti.
Kapıyı açtı.
İçeri atladı.
Direksiyona geçti.
— Ben kullanırım!
Sami Hoca:
— Sen mi?!
Erdoğan:
— Merak etme!
Araba yokuş aşağı hızla ilerliyordu.
Erdoğan direksiyonu kırdı.
Araç büyük bir savrulmayla yolun kenarında durdu.
Herkes nefes nefese kaldı.
Bir süre kimse konuşmadı.
Sonunda Nuri Hoca:
— Erdoğan...
— Efendim?
— İlk defa doğru bir şey yaptın.
Erdoğan gururla gülümsedi.
— Ben zaten iyi şoförüm.
Tam o anda arabanın altından:
Çat!
diye bir ses geldi.
Herkes sustu.
Mehmet Fikret:
— Ne oldu?
Erdoğan kapıyı açtı.
Aşağı baktı.
Sonra:
— Bir şey yok.
Sami Hoca:
— Emin misin?
Erdoğan:
— Evet.
— Nasıl anladın?
Erdoğan:
— Çünkü artık araba zaten bozuk.
Herkes kahkahayı bastı.
Sonunda araç yeniden çalıştırıldı.
Bu kez motor hiç sorun çıkarmadı.
Altı kafadar yorgun, aç, uykusuz ama mutlu bir şekilde Sivas'a doğru yola çıktı.
Kimse konuşmuyordu.
Herkes yaşadıklarını düşünüyordu.
Bir süre sonra Nuri Hoca:
— Arkadaşlar...
Kimse cevap vermedi.
— Bir daha böyle bir gezi yapalım mı?
Beş kişi aynı anda:
-Hayırrrrrrr!
Nuri Hoca güldü.
— Peki.
Bir süre sonra Mehmet Fikret:
— Ama...
Herkes ona döndü.
— Ne?
— Seneye yine gidelim.
Sami Hoca:
— Sen deli misin?
Mehmet Fikret:
— Ulu Camii güzeldi.
Baki:
— Geziyi mi beğendin, yemeği mi?
Mehmet Fikret:
— İkisini de.
İpçi Erdoğan:
— Ben de gelirim.
Nuri Hoca:
— Sen gelmezsen zaten macera çıkmaz.
Herkes gülmeye başladı.
Fakat tam o sırada önlerinde bir tabela belirdi:
SİVAS 66 KM
Nuri Hoca tabelaya baktı.
Sonra saate baktı.
Gece yarısına az kalmıştı.
Sami Hoca:
— Daha 66 kilometre mi?
Baki:
— Evet.
Mehmet Fikret:
— Ben uyuyacağım.
Türkmenoğlu:
— Ben de.
İpçi Erdoğan:
— Ben yolu biliyorum.
Araçta yine aynı anda beş ses yükseldi:
-Erdoğannnnnnn!
Erdoğan ellerini kaldırdı.
— Tamam, tamam. Bir şey demedim.
Araç gece karanlığında Sivas'a doğru ilerlerken, altı kafadarın macerası nihayet sona eriyor gibi görünüyordu.
Sivas'a vardıklarında Nuri Hoca'nın başka bir planı vardı.
Ve Nuri Hoca'nın bu planında sabah yeniden yola çıkmak vardı.
Üstelik bu kez hedef Divriği değil...
Kangal Balıklı Kaplıca'ydı
Devam Edecek...
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 2
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.