Geceydi Ve Yalnızdılar
Geceydi ve yalnızdılar:
Dertleri yığın yığın, ayaz lime lime, karanlık ilmek ilmekti.
Çare eriştirmeye gitti atlılar, ikişer beşer,
bir gece vakti.
Neden bu kadar çok ve çabuk gidiyorlar?
Sahi bu kadar çabuk mu gidiyorlar,
yoksa biz mi terk ediyoruz gönüllü,
kendimizi bunca dalgaların hüznüne?
Hasretin avlusunda uyuyan ürkek müritler misali
muhtaçların diyarından özlem iklimlerine vardılar;
şurada bir avuç imbat,
burada bir tutam çığlık...
Toprak kokan dalgın ellerde ikiye bölünürken somun,
rüzgar giyimli sokakların son devriyesiydi.
Rehin akşamlarda lodosla deşilen gönül yaralarıydı son senfoni.
Deniz büyüdükçe gemiler ne denli küçülüyor,
limanlar ne denli anlamsızlaşıyor.
Neden yokluklarında bıraktıkları boşluk,
varlıklarıyla doldurdukları yerden bunca geniş?
Her defasında kendimizi de çoğaltarak ilave ettiğimizden mi?
Neden bazı kimselerin ölümü,
ölümü güzelleştiriyor içimizde?
Onlarda yangın yok;
bize tevekkülü öğretecek kadar güzelleşerek gidiyorlar.
Onlar haklı mı,
bir sevilenin ölümü mü güzelleştiriyor ölümü bunca,
dünyayı boşalttığı gibi?
Atlar ve şarkılar birlikte vardılar uzağa.
Gökyüzünde son ıslak buluta gülümserken
vurulan son serçenin yorgunluğunu,
bitkinliğini, umutsuzluğunu bitirmek için.
Bir deniz feneri aydınlattı ilkin evlerin içini;
esrarlı dalgalar vurmadaydı başlarını kayalara
son sükun için.
Bazı kimselerin ölümü
ılık bahar yağmurlarına denk geldiğinden mi
munisleşmiş bir sevdaya benziyor?
Ve ansızın hatırlıyoruz:
o bahar ilk gördüğümüz çiçeğin beyaz olduğunu.
Neden bazı kimseler ölünce,
bir daha asla girmeyeceklerini bildiğimiz odalarına
eskisinden daha fazla siniyorlar?
Neden hala onlara gidiyor oluyoruz?
Neden arkada bıraktıkları bir yığın ayrıntının
kendilerinden daha uzun ömürlü oluşunun sırrını
bir çırpıda çözüyoruz?
Çini mavisi lambalarını,
ceviz oymalı sehpalarını,
bordo çizgili porselen çay fincanlarını
ilk gördüğümüz günleri tekrar hatırlıyoruz.
Teker teker hatırlıyoruz bütün gülücüklerini.
Bir zamanlar küçücük bir çocukken bize armağan edilmiş.
Eski zaman kokulu serin bir taş mutfakta,
tahta bir masanın başında sunulan bir dilim çilekli pasta örneğin;
ya da fanusunda incecik bir balerinin döndüğü porselen bir saati
tecessüsle seyretmenin öğretisi.
Ve nasıl olup da geriye bırakıyorlar bir gün mutlaka,
ölümlerinin bizde bıraktığı boşluğu
onlarla konuşabilecek olma umudunu?
Hani siz öldüğünüz gün diye başlayan cümlelerle;
dahası, hani ben öldüğüm gün.
Nasıl birdenbire ve bunca yıl üzerine anlamını kaybetmiş
tüm limanların yerini tutuyor?
Ve bir çocuk gönlünü,
verecek başka şeyi kalmayanların
bir gülücükle okşamasının anlamını
birden çıkarıveriyoruz.
Onları güzele götürecek yüklerinin çokluğunu bildiğimizden mi
hafifliyor yüreğimizde,
çok ağır olması gereken gidişleri ?
Ne denli ılık yağmurlarla uyanıyoruz kimi,
zamanı ve mekanı geri saran düşlerimizden.
Yeniden çocukmuşuz,
yeniden bütün boşluklarımızı doldurmuşuz,
baharmış gibi yeniden.
Hayat törpülememiş bizi; mazur ve masummuşuz.
Yazdıklarımızın altına tarih atacak yüreklilikte çökmüşüz,
gelecek yıl aynı günden umutluymuşuz.
Ne denli içimiz sızlıyor da,
oysa bir yangınmışız, anlamsızmışız, yokmuşuz.
Neden bazı kimselerin yokluğu,
varlıklarında ummadığımız kadar
büyük bir boşluk bırakıyor içimizde?
Hayatımızda
sevdiklerimizin ölümü haberiyle başlayan süreçlerin
geri alınması imkanı mı olacak
bir başka zamanda ve mekanda,
bir kez kaybetmiş olmanın bilincini yitirmemekle birlikte?
Ateş bahçelerinden,
Mavi Kuşlardan,
yaşamın tersinden okunan öykülerle
bunun için mi yol alıyoruz ölüme.
İkinci, üçüncü, dördüncü kez belki de...
Her turun ömre eklediği yeni katmanlar arasında
şaşkın ve mütehayyiriz.
Varlığın hakikatine nüfuz nedir ki?..
Ateş yakmıyor, su boğmuyor, gülün dikeni acıtmıyor mu...
Hatırlanmamak mı...
Unutulup kalmak mı bir köşede...
Daha beter ölümden .
Yüreğiyle saklanamayacak kadar ortada olmak istiyoruz sadece;
bir kalp taşıyor olmak mesela.
Ay, gölgesini dünyanın üzerine düşürmeden
bizim yüreğimize düşürsün istiyoruz
gün doğmadan önce.
Gülü sevmek yalnızca bizim hakkımızın olduğunu sanıyoruz.
Öyle değil bu dünya
Öyle değil…
Onlar yapayalnızdılar.
Dağlara alacalar, sevdalara kül düşmekteydi.
Issız kahramanlıklara muhtaçtı yetimler,
gönüllerinde en derin şarkıların çaldığı duyulmuyordu.
Zulmeti terkisinde eriten süvari
ve asaleti tirkeşinde götüren okçu adresi yitirmişti,
ve ince marazlar süpürülmeye muhtaçtı onlar giderken...
Ve ayaz annenin ellerine değmişti.
Dumanına yasaklı ateşler yanıyordu evlerde,
alevleri yorganlarda donuyordu.
Yalnızlığında acıyı büyüterek kalabalıklaşan anneden bihaberdi
kendi kalabalığında hep yalnız yaşamaya mahkum olanlar.
Yarın sizden beni soracaklar.
Bir tutam sevgisini gönlümde taşıdım demez misiniz,
ve bir nazarını yüreğinizde taşıdığınıza inandıramaz mısın?
Korkutan ve Müjdeleyen'e bir selam olsun diyeydiniz bari.
redfer
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 1
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.