İşte Yine Esip Geçiyor
İşte yine esip geçiyor eteklerimizden,
dünyayı ardında bir toz bulutu gibi bırakarak,
Emredildiği yere doğru koşar adım giden,
arkasına bakmayan kararlı bir derviş gibi.
Ne izi kalır girdiği sokaklarda
ne de esintisi geçtiği yeşil vadilerde.
Yorgun seyyahların alnındaki teri silen,
seccadesini cömertçe seren bir derviş.
O eserken durup dinlemeli insan,
kendi kalbinin gürültüsünü susturup,
Çünkü o fısıltıda ezelden gelen bir ahdin,
unuttuğumuz bir sözün yankısı vardır;
Dinleyen dinlenir onun türküsünde,
duyan anlar toprağın neden aşık olduğunu göğe.
Gözyaşlarımızı yanaklarımızdan çalarken hissettirmeden,
içimizdeki yangına su taşıyan.
Bir ney gibi inler kıvrım kıvrım patikalarda,
ayrılığın acısını terennüm eder;
Her esişinde bir vedanın hüznü,
her duruşunda bir vuslatın müjdesi saklıdır.
Âlemi baştan başa dolaşır da
yine başladığı o tecelli dergâhına sığınır.
Sebepsiz ağlamaların,
ansızın gelen o derin ve manalı burkulmaların yoldaşı,
Gönül evinin kapılarını çalmadan giren,
içeriye cennet kokuları saçan misafir.
Kurumuş dallara hayat suyunu taşıyan mütevazı bir köprü,
bir görünmez bağ.
Her sabah üflediği sur ile
kainatın bağrındaki uykuyu yırtan o ezelî çağrı,
Ne Doğudan ne Batıdan;
sadece gaybın sinesinden süzülüp gelen bir rahmet cilvesidir.
Mevsimleri parmaklarının arasında bir tesbih gibi çevirirken,
vakur ve sessiz,
Sırrını sırdaşına dahi fısıldamayan,
adımları iz bırakmayan gürültüsüz bir süvaridir.
Sükûtun devasa surlarında gedikler açarak akar,
kalplerin pasını siler geçer;
Zamanı bir tül gibi gerer ufuklara,
maziyle istikbali aynı nefeste birleştirir.
Kimi zaman yangınların kucağına
buz tutmuş dualar taşıyan bir serinlik,
Kimi zaman da gururun yüksek kulelerini yerle bir eden
amansız bir adalet çığlığı.
Kibriyle toprağı döven tağutların saraylarında yankılanan
o ürpertici uğultu,
Yetimlerin gözyaşını kuruturken kadife bir el,
muktedirlere ise çelikten bir kasırga.
O ki kendi hürriyetini bile
Kendini Yaratan'ın iradesine seve seve teslim etmiş;
Hiçbir zincirin tutamadığı,
hiçbir zindanın boğamadığı bir azatlı köledir gök kubbede.
Savrulurken caddeler boyu terk edilmiş hayaller,
o hepsine bir dokunuşla can verir.
Gece yarısı pencerelerin tahta pervazlarını tırmalayan
o dertli gurbetçi,
Gözleri yollarda kalan anaların dualarını toplayıp
uzak evlatlara götüren postacı.
Çölün göğsünde kaybolmuş izleri silip,
aşıkların yoluna yeni nurlar serpen elçi;
Kum tanelerine ebediyet türküsü söyleten,
taşları bile aşka getiren hüsn-i hattat.
İçimizde biriken o ağır,
o taşıyamadığımız ketum gürültüyü alır sinsi kuytulardan,
Götürür kimsesiz dağ başlarına,
yüce zirvelerin karla kaplı yalnızlığına bırakır.
Giderken arkasında sadece ferahlamış, hafiflemiş, arınmış göğüsler bırakır.
Gözle görülmeyen,
varlığıyla bütün kâinatı secdemize seren gizli mevcudiyet,
Yaprakların yeşil diliyle bıkmadan, usanmadan
tek bir ismi heceleyen zâkir.
Ne kadar kaçsak da peşimizden gelen,
alnımızdaki ter gibi sadık ve samimi,
Bazen suların bağrında köpükten saraylar kuran
çılgın ve coşkulu bir mimar.
O olmasa dururdu nehirlerin koşusu,
yorulurdu bulutlar gökyüzünün ortasında;
Dünyanın ağırlaşan yükünü hafifleten,
göğün derinliklerine nefes taşıyan ciğerdir o.
Sessizce dokunur kurumuş toprağa,
ölümü bir rüya, dirilişi bir hakikat kılar.
Mabetlerin kubbelerinde yankılanan ezan sesini
ötelerin ötesine taşıyan binek,
Âdem'in balçığına üflenen ilk nefesin
yeryüzündeki hiç dinmeyen akisleri.
Yaprağın düşüşünü bir merasim,
çiçeğin açışını bir ziyafet eyleyen gaybi nizam.
Sadece bir ferahlık kalır ruhlarda,
bir de tazelenmiş bir ima göğsümüzün ortasında.
Rüzgâr ki; O’nun "Ol" demesiyle şahlanan,
"Dur" demesiyle sükûta gömülen sadık kul,
Son nefesimizde dudaklarımızdan süzülecek olan
o son "Hû"ya karışıp gidecek,
Ve bizi aldandığımız bu fani âlemden,
asıl vatanın o ebedî baharına taşıyacaktır.
Karanlık gecelerin koynunda bükülen boyunlara
bir teselli gibi dokunan ezelî ferahlık,
Gökyüzünün o engin denizinde yelkensiz gemileri
sevdalı limanlara çeken kuvvet.
Hiçbir haritanın çizemediği sınırları
tek bir nefeste aşıp geçen coşkulu seyyah
Dağların en sarp kayalıklarında biten yalnız çiçeklerin
tek sırdaşı, tek derttaşı.
Bir fırtına olup yıktığı yerlerde bile
aslında yeni bir dirilişin tohumunu saçan,
Kendi varlığından geçip Sani’in kudretini
her zerreye duyuran adsız bir münadi.
Yeryüzünün tozunu toprağını süpürürken
ruhumuzun kirlerini de alıp göğe savurur.
Lale devirlerinin, sararmış yaprakların,
uçup giden gençliğin ardından yakılan ağıt,
Uzak şehirlerin kokusunu gurbetteki garibin bağrına basan
o vefalı hemşehri.
Toprağın altındaki tohumu uyandıran o ilahi fısıltı,
o mukaddes dürtü.
Kainatın sonsuz orkestrasında hiç durmadan çalınan
o en eski, en tanıdık beste.
Ne makam tanır esip geçerken
ne de tacidarların tahtında bir an olsun duraklar,
O sadece Hak'tan aldığı emirle yürür,
sadakatini hiç bozmayan hakiki bir er gibi.
Her dokunuşu bir uyanış,
her geçişi unutulmuş bir ahdin yeniden hatırlanışıdır.
Ve nihayet; sonsuzluk denizine doğru akan
zaman nehrinin gökyüzündeki gölgesi,
İnsan soyunun ilk adımıyla başlayan o ebedî yolculuğun
en sadık şahidi.
Topraktan geldik, toprağa döneceğiz;
ama ruhumuz rüzgârla beraber hep hür kalacak.
O kutlu nefes bir gün ecel olup
döverse de bedenimizin fani surlarını,
Gök kubbede baki kalan o sedaya karışıp
Rabbine dönen canlara yoldaş olacak.
Es ey rüzgâr, es ki kalplerimizin pası sökülsün,
ruhumuz o "Hû" zikriyle doysun,
Görünmez kanatlarında bizleri de alıp
o Dost'un hiç solmayan bahçesine taşısın.
redfer
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 2
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.