Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum AtışmaYENİ Online Üyeler
(0 oy)

Şimdi Saat Çok Geç Yorgunum

Şimdi Saat Çok Geç Yorgunum



Sokakların arasından yükselen tozlu bir eylül rüzgârı sürüklüyordu eteklerini, 

Beyoğlu’nun o eski, o unutulmuş masalıydı. 

Bir zamanlar topuk seslerinin yankılandığı o daracık, o nemli sokaklar, 

Şimdi kepçelerin devirdiği tuğla yığınları altına gömülmüş. 


Adımlarını hızlandırdı, 

belki de aynı taşlara basıyordu farkında olmadan, 

Gözleri kaldırımların ardında bir gülüş arıyordu hâlâ. 

Oysa zaman, 

bir ahşap evin gıcırdayan tahtalarında son bulmuştu çoktan, 

Ve yıkıntıların dibine gizlenmiş gizli bir leylaktı leyla .


Boğazdan içeri sürüklenen buz gibi bir imbat değil, hatıralardı, 

Sökülmüş kaldırım taşlarının arasına sıkışıp kalmış bir cıgara izmaritiydi zaman. 

Hani o karakolun yanındaki sokağa gece çöktüğünde topukların tıkırdadığı, 

Işıkları sönmüş gazinoların ardından hüznün bir etol gibi omuzlara döküldüğü çağ. 


Bakkalların unuttuğu, manavların adını hiç duymadığı o ihtiyarın torunu, 

Bütün sokak kapılarının ardına saklanmış, 

ama hiçbir kapı anahtarına uymuyordu. 

Bir terzi dükkânının camında buğulanan yalnızlık kadar uzaktı şimdi , 

Yıkıntılar arasında kaybolan bir geçmiş, 

o şarkısız gecenin en derin çığlığıydı leyla.


Grayderlerin girdiğinde bu caddenin kalbine, 

En çok Avrupalı olan o yüz, 

birdenbire soyundu bütün şatafatından. 

Taş binalar birer birer devrilirken hatıraların üzerine utançla, 

Leyla’nın o beyaz dişli gülüşü de gömüldü moloz yığınlarının en dibine. 


Şimdi ne bir plak var elinde tutabileceği, 

ne de öğle üzeri çalınacak bir kapı, 

Bulvarın gürültüsü yutmuş o romantik melodi temposundaki incelikleri. 

Bir şehrin hafızası yıkılırken kepçe darbeleriyle acımasızca, 

Ben hâlâ bir sinemanın köşesinde ölenlerin değil, 

kalanların izini sürüyordum.


İkinci makyajı yapılıyordu şimdi İstiklal Caddesi’nin, 

çırılçıplak ve savunmasız, 

Sırrı dökülmüş ihtiyar bir aynanın karşısına oturtulmuştu binalar. 

O aynanın arkasında, 

kimsenin görmediği bir yönde saklanıyordu belki Leyla, 

Belki de fısıldadığı o şarkıda kalmıştı bütün ömrü: 

"Şimdi saat çok geç, yorgunum." 


Oysa saatler hiç geçmemişti benim için, 

o geceden beri durmuştu zaman, 

Gözlerimi alamıyordum henüz yıkılmamış binaların o kırık pencerelerinden. 

Sanki birden bir tül perde aralanacak 

ve dalgalı saçları dökülecekti sokağa Leyla’nın

Ve ben yine bir çocuk gibi yolları yarılayıp sevdama sığınacaktım.


Karşı pencereden karşı pencereye kurulan o paslı çamaşır iplerinde, 

Şimdi ıslak çarşaflar değil, 

fırtınada savrulan eski fotoğraflar sallanıyordu. 

Yoldan geçenlerin bıkkın yüzlerinde aradım Leyla’nın gül kırmızısı entarisini, 

Kimse tanımıyordu, 

kimse bilmiyordu.


Sokaklar birbirine devriliyor, 

ayaklarım şişiyordu attığım her çaresiz adımda, 

İnsan kendi aradığı hayale bu kadar mı yabancılaşır bir şehirde? 

Bir taşın altına saklanmış gibiydi 

çocukluğumun ve gençliğimin o tek Maksim Gazinosu, 

Işıkları söndüren garson da gitmişti, 

sahneden çekilen o son assolist de.


Ağır adımlarla yürüdüm taze yıkıntılardan yükselen o yoğun toz bulutunda, 

Her adımda bir hatıra çıtırdıyordu bastığım kaldırım taşlarının altında. 

Oysa Leyla, yıllar öncesinden fırlayıp gelmiş bir taze kardelendi belki, 

Bu çirkin yıkımın, bu acımasız betonlaşmanın ortasında 

Bana inatla selam gönderen. 


Göremedim; 

gözlerim körleşmişti arayışın o yorucu, o yıpratıcı hırsından, 

Bilemedim;

bir selamın bir moloz taşının üzerindeki sargın sarmaşık olduğunu. 

O bana şarkı söylemeyecekti biliyordum, 

ama bir gülümseme yetecekti ömrüme, 

İmzalı bir plak gibi saklayacaktım o anı kalbimin en kuytu yerinde.


Köşedeki tabut imalatçısı duruyordu hâlâ, 

ahşap kokusu sinmişti sokağa, 

Ölenleri ve kalanları en iyi o biliyordu bu kıyamette. 

Sormadım ona Leyla’yı, 

korktum adının bir ölüler defterinde geçmesinden, 

Çünkü o benim için bir gecenin karanlığında sonsuza dek yaşayan tek kadındı. 


Topuklarının tıkırtısı hâlâ kulaklarımda çınlayan bir senfoniydi sanki, 

Karakolun yanındaki o karanfil sokağının kokusu, 

şimdi bütün şehri kaplamıştı. 

Eğer o tabutçu "Öldü" deseydi, 

bu bulvar büsbütün çökerdi üzerime, 

Sormadım, sustum, 

bir fısıltı gibi geçip gittim ahşap talaşlarının arasından.


Yıkımdan önce en çok Avrupalıydı bu caddeler, 

Şimdi ise kimliği elinden alınmış, hafızası silinmiş bir sürgün yeri. 

Ne Rum meyhanelerinden yükselen ut sesleri var artık, 

ne o eski tanıdıklar , Yorgi, Kostas, Dimitri

Sadece inşaat gürültüleri ve geçmişini arayan bir adamın yorgun adımları. 

Leyla belki de hiç var olmadı, 

belki de bir gazino ışığının yarattığı bir hayaldi.


Ama o hayal ki, 

O ışıklı caddelerin bütün çıkmaz sokaklarından daha gerçekti. 

Bir etolün altına gizlenmiş o dalgalı saçlar, 

savruldu gitti zamanın rüzgârında, 

Geriye sadece yetim kalmış bir adam 

ve hiç gidilmeyecek sokakların yolları kaldı.


Gün akşama dönerken yine, ışıkları söndü 

Ben yine o ilk gecenin karanlığına sığındım, 

karakolun hemen yanındaki karanfil sokağına. 

Topuk seslerini dinledim o boşlukta, 

belki bir yerden yeniden başlar yürüyüşü diye, 


"Leyla..." dedim yine fısıltıyla, 

"Leyla dedim ,işte getirdim gençliğimi ...

" Hiçbir parmak sus demedi bu kez dudaklarıma, 

hiçbir davet gelmedi öğle üzeri için. 

Ama biliyorum, 

bu yıkıntıların en altında, bir yerlerde 

hâlâ saklıdır o hatıra.


Bana şarkı söyleyemeyen 

ama bir ömrü o topuk tıkırtısına adayan, 

İstanbul’un son kontesi Leyla’yı

Unutmak mümkün mü ?


redfer



Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)

Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler

  • Yorumlar 0
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com
Şimdi Saat Çok Geç Yorgunum

Şimdi Saat Çok Geç Yorgunum

redfer redfer