Kraliçem Hayatın Mükemmel
Kraliçem, Hayatın Mükemmel!
Gece saat üçü vuruyordu. Lüks rezidansın otuzuncu katında, Boğaz’a tepeden bakan o geniş salonda yalnızca iki şey hüküm sürüyordu: duvar saatinin acımasız tık tıkları ve yüz binlerin hayranlıkla izlediği Tülay’ın yüzüne vuran telefonun buz gibi mavi ışığı.
Tülay, elindeki ekrana bakarken derin bir iç çekti. Ekranda son paylaştığı fotoğraf duruyordu; altına yağmış binlerce yorum, kalpler, alkışlar… Fakat odadaki zifiri yalnızlığı dağıtmaya yetmiyordu hiçbirisi.
Salonda yankılanan saatin her tıkı, Tülay’ın zihninde geçmişin tozlu sayfalarını aralıyordu. Birkaç yıl öncesine kadar eski mahallesindeki o mütevazı evi geldi aklına. Çengelköy’deki o ahşap evin bahçesinde, pencereden eğilip komşusuna “Nasılsın?” diyen, çay kokusuna karışan kahkahalarda, bir tas sıcak çorbanın buğusında samimiyeti arayan günleri… Sonra bir gün, o küçük ekranın sunduğu illüzyon kapısını çaldı. Yüz binlerce takipçi, alkışlar, markalar, “Sen her şeye layıksın” diyen modern dünyanın o oylayıcı, zehirli fısıltıları…
Zihninde menajeri Hakan’ın yıllar önce attığı o ilk nutuk çınladı: “Tülay, bu mahalle duygusallığını bırak artık! Kendine değer ver, insanlarla arana mesafe koy. Herkes senin dengin değil, ulaşılmaz olacaksın ki kıymetin bilinsin!”
O zamanlar bu sinsi akla ne kadar da kolay kanmıştı. “Kendine değer vermek” ambalajıyla sunulan katıksız bir bencilliğe teslim olmuş; bir tık ötede daha iyisini bulacağı hülyasıyla, dağ gibi duran dostlukları egoyla ezmişti.
Tülay, ayağa kalkıp camdan dışarı, İstanbul’un ışıklarına baktı. — “İnsan neden kendi cennetini kendi elleriyle yıkar ki?” diye fısıldadı. “Ne çok insan var şu şehirde… Ama bir tanesi bile kapımı çalıp 'Gerçekten nasılsın Tülay?' demiyor. Şöhret dedikleri şey, meğer etrafına çekilen buzdan bir parmaklıkmış. İnsanlar beni değil, o ekrandaki illüzyonu seviyor. Tanınmak ne büyük bir külfetmiş meğer… Herkes seni görüyor ama kimse seni hissetmiyor.”
Kendi kendine mırıldanırken, zihninde aniden İmam Gazâlî’nin Kîmyâ-yı Saâdet’inde okuduğu o sarsıcı cümleler yankılandı:
“Dünya bir gölge gibidir; onu yakalamak için koşarsan kaçar, ona sırtını dönersen seni takip eder. Dünya tarladır, akıllı olan harman zamanı boş elle kalkmamak için ne ektiğine bakar. Ey insanoğlu! Kalabalıklar içinde olsan da son durağa yalnız yürüyeceksin.”
İhyâ’da kibir üzerine söylenen o teşhis de gelip oturdu zihnine: “Kibir, hakikati inkâr etmek ve insanları hor görmektir. İnsan kendini başkalarından üstün gördüğü an, kalbindeki merhamet çeşmesi kurur ve o kuraklık en sonunda sahibini yutar.”
— “Haklıydın be Gazâlî…” dedi Tülay, gözünden süzülen bir damla yaşı silerken. “Biz dünya gölgesini yakalamak için koşarken ruhumuzu yolda düşürdük. Kendi kendime yeterim sandım, gururuma, egoma yenildim. Ben kalabalıklar içinde alkışlanırken, meğer kendi zindanımın tuğlalarını örüyormuşum…”
Nefes almakta zorlanmaya başladı. Göğsünün ortasına oturan o ağır sancı, yalnızca fiziksel bir ağrı değil, yıllardır biriken içsel bunalımların, yalnızlığın ve vicdan azabının patlamasıydı. Yalpalayarak kanepenin kenarına tutundu.
Gözleri masanın üzerindeki o küçük, soğuk ekrana kaydı. Bildirimler durmaksızın akıyordu. Bir yorum daha geldi ekrana: “Kraliçem, hayatın mükemmel!”
Acı bir tebessüm belirdi dudaklarında: — “Mükemmel mi?..” diye fısıldadı çatallı bir sesle. “Ah bir bilseniz… İçinde samimiyetin, merhametin ve kul hakkının olmadığı o yüksek duvarlar ilk rüzgarda üzerimize çöküyor. Kur'an’ın haber verdiği o hakikat ne kadar da açıkmış: 'Oysa insan, kendini kendine yeterli gördüğü için azgınlaşır.' Ben de kendimi yetti sandım… Oysa insan insana muhtaçtı, insan insanın yurduydu…”
Nefesi iyice daraldığında dizlerinin bağı çözüldü; şatafatlı salonun ortasındaki pahalı halının üzerine yığıldı.
Gözleri tavana çakılı kalmışken, çocukluğunda dedesinden dinlediği o ayet-i kerime yankılandı ruhunun derinliklerinde: “Her canlı ölümü tadacaktır. Ve ancak kıyamet günü yaptıklarınızın karşılığı size eksiksiz verilecektir. Kim ateşten uzaklaştırılıp cennete konursa, o gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı ise, aldatıcı bir faydalanmadan başka bir şey değildir.”
— “Aldatıcı bir faydalanma…” diye inledi. “Bir ekranın soğuk ışığına sattık ruhumuzu. 'Kendi kendime yeterim' kibriyle Allah’a da, kuluna da sırtımızı döndük…”
Sancı kalbini bir bıçak gibi kesti. Halının üzerine yuvarlanan telefonunun ekranı hâlâ parlıyordu. Son bir gayretle elini uzattı, telefon rehberini açtı. Yüzlerce isim, onlarca 'tanınmış' dost, ajanslar, menajerler… Fakat bu son demde “Bana yardım et” diyebileceği tek bir gerçek dostunun olmadığını anladı.
Kendi eliyle dokuduğu o yalnızlık kozasının içinde, yapayalnızdı. — “İşte…” dedi son nefesini vermeden hemen önce, duvardaki saatin tık tıklarına sığınarak. “Alkışlar bitti, perdeler kapandı. Topraktan geldik, yine toprağa dönüyoruz… Ama ne acı, kalabalıklar içinde kimsesiz gitmek…”
Gözleri yavaşça kapandı. Salonun ortasında, ekranların soğuk ışığı altında cansız bir beden kaldı sadece.
Aralıksız iki gün geçti. Otuzuncu kattaki o lüks daireden ne bir ses çıktı ne de içeri bir insan adımı girdi. Şehrin sokaklarında milyonlarca insan birbirine teğet geçiyor, binalar göğe uzanıyor ama gönüller dipte can çekişiyordu. Tülay’ın yokluğunu ne ajansı fark etti ne de takipçileri. Onlar için Tülay, yalnızca her gün tüketilmesi gereken dijital bir içerikten ibaretti.
İki günün sonunda, biriken kargoları teslim etmek isteyen görevlinin kapıda duyduğu o ağır, buz gibi sessizlik üzerine polise haber verildi. Kapı kırılıp içeri girildiğinde, o şaşaalı salonun ortasında, ışığı hâlâ sönmemiş bir telefonun yanında buldular cansız bedenini.
Ertesi gün gazetelerin ve haber sitelerinin manşetleri hazırdı: “Ünlü Fenomen Evinde Ölü Bulundu!” “Lüks Dairede Yapayalnız Bir Veda!”
İnsanlar habere tıklayıp iki saniye üzüldüler, altına birer taziye emojisi koyup hayatlarına, kendi yaldızlı kafeslerine geri döndüler.
Oysa Tülay’ın o soğuk odada bıraktığı sessiz çığlık, Gazâlî’nin asırlar öncesinden uyardığı o hakikatin ta kendisiydi: İnsan, harcını samimiyetin ve ibretin oluşturmadığı duvarların altında kalmaya mahkûmdu. Toz pembe tüllerin arkasına saklanan o sahte cennet yıkılmış; modern dünyanın kibirli suratına, kendi handsıyla hazırladığı o soğuk ve yapayalnız sonun ağır tokadı inmişti.
İlyas Kaplan Redfer
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.