Gökyüzü Masalları 9 Yıldız Kazanı
Gökte kazan kaynarken yıldızlar oyun oynar. Bulutlar döşek olur damlalara, rüzgâr sırrını döker.
Develer tellal, pireler berber iken, ben gökyüzünün beşiğini tıngır mıngır sallarken ipin ucu koptu. Düştüm bir ışığın peşine.
Az gittim, uz gittim. Vardım zamanın en eski eşiğine.
Bir varmış, bir yokmuş. Kelâm masal olmuş. Masallar, aslına işaret eden misalmiş bu âlemde.
Evvel zaman içinde, ahir mekân içinde, evvelin en evvelinde, vaktin doğmadığı, mekânın dolmadığı o sırra kadem basmış ilk sessizlikte...
Yeryüzü sofrası kurulmamış, gökler daha yarılmamışken ne denizler varmış ne denizlere yağan yağmurlar.
Ne kuşlar varmış ne kuşların kanadı.
Tohum yokmuş ki çiçek açsın. Çiçek yokmuş ki kokusu taşsın.
Uçsuz bucaksız âlemde yalnızca kum tanelerinden kalabalık, altın rengi yıldızlar yanarmış.
O ulu yıldızların bağrına kurulmuş, alev alev kaynayan dev kazanlar varmış.
Gökyüzü masallarının o kadim sofrası bu ocaklara kurulur, altından kazanlarda harlanır, ışığının özünde sabır pişer, sır kaynarmış.
Bilgeler diyarında yıldızların bir kez nefes alıp vermesi asırlar sürermiş.
Ocağından kopan tek bir kıvılcım, karanlığı baştan başa gündüz edermiş.
Bu yaşlı Bilge Yıldız, bağrındaki kazanı çağlar boyu kaynatmış da kaynatmış.
Neyi mi pişirirmiş?
Onu o vakit kimseler bilmezmiş.
Yalnız şu kadarı söylenirmiş:
O kazanda ne pişerse içine, yeryüzünde kurulacak bir sofranın haberi ta öncelerden müjdelenirmiş.
Derken asırlar asırları, çağlar çağları kovalamış. Kazandaki sır iyice demini almış, sabır kıvamını bulmuş ve yeryüzü sofrasının kurulabilmesi için o kaynayan kazandaki sırrın ve sabrın taşma vakti gelmiş.
Çünkü Ulu Sultan, kazanlarında pişeni kendine saklamazmış. Pişirdikleri sır demlenince onu göğün bekçilerine, sırdaşlarına emanet edermiş ki vakti gelince bir sofra kurulsun.
Yaşlı Bilge Yıldız da vakti gelince kazanının altın kapağını kaldırmış ve çağlar boyu pişirdiği bütün hazinesini, ekinci elinin tohum savurması misali yeryüzüne serpivermiş.
Sonsuz sayıda zerre gecenin dört bucağına dağılmış. Tüm zerreler, ezelde söz verdikleri gibi sonsuza dek tertemiz kalmak üzere...
Ama o hazinenin içine öyle bir sır bırakılmış ki tek bir sırdaşa emanet edilemezmiş.
Yaşlı Bilge Yıldız onu ikiye bölmüş ve iki yarısını iki emanetçiye vermiş.
İşte bu masal, o iki sır taşıyıcısının masalıdır.
Birinin adı Alaz'mış.
Sırrın közünü taşıyan...
İçinde yıldız ocağının ateş yanını saklarmış. O köz öyle hararetliymiş ki hiçbir kaba sığmaz, taşar da taşarmış.
Öbürünün adı Ayaz'mış.
Sırrın kabını taşıyan...
İçinde yıldız ocağının serin yanını, sırrı saklayacak o derin muhafızı taşırmış. Taşkın olanın taşmaması için sınırı çizer, o taşkının taşacağı kap olurmuş.
Biri sırrın ateşi, diğeri sükûnetiymiş.
Az gitmişler, uz gitmişler. Güneşsiz bir denizde çağlar boyu birbirlerini bilmeden yıldız yıldız göç etmişler.
Ta ki bir vakit âlemin uçsuz bucaksız yollarının birinde buluşana kadar...
İkisi de durmuş.
Alaz'a fısıldanan o taşkın sır, Ayaz'a hudut olmuş da Ayaz'ın kabı o aşkın sırla dolmuş.
O kapta sükûn bulmuş.
Ve o an, o derin karanlığın ortasında âlemin en eski, en kadim buluşması olmuş.
Alaz'ın ateşi sükûn bulmuş Ayaz'ın kabında.
Ve ikisi birbirine öyle bir kenetlenmiş ki o günden bugüne hiçbir kuvvet onları ayıramamış.
Bu buluşmadan bir oğul meydana gelmiş ki ismini Cevher koymuşlar.
O Akcevher, göğün sessizliğinde çağlar boyu süzülmüş de süzülmüş. Sonunda yolu yeryüzüne düşmüş.
Orası bizim dünyamız ama daha pek gençmiş henüz.
Ne bir deniz varmış ne bir yağmur damlası.
Cevher, dumanı tüten ulu dağların bağrına inmiş. Kayaların koynuna sığınmış ve orada uykuya durmuş.
İki sırrın akacağı sırdaşı bin yıl beklemiş.
Vakit gelince göğün yüzü yarılmış.
Sultan'ın habercisi Bilge Su, yeryüzüne ilk kez inmiş.
Yağmur olmuş, yağmış.
Dereler gürül gürül yamaçlardan çağlamış. Irmaklar kayaları aşındıra aşındıra akmış.
Su...
Hani her şeyi bilen ama susmasını da bilen o kadim su...
İşte o su, vakit gelmiş, yeryüzünde girmedik yer bırakmamış, kayaların koynunda uyuyan Akcevher'le buluşmuş.
Su, Akcevher'e usulca dokunmuş.
Cevher bu dokunuşta çok eski bir tanıdıklık duymuş.
Ne direnmiş ne nazlanmış.
Yavaş yavaş çözülmüş, açılmış ve o ulu kazanda pişen kadim sırrını suyun derinine nüfuz ederek fısıldamış.
Su da ona kendi yollarını açmış.
Derelerini, ırmaklarını, denizlere varan bütün gümüş yollarını...
Ve Cevher suyla bir olmuş. Tüm yeryüzünde denizleri, gölleri, okyanusları doldurmuş.
Derken gökten üç elma düşmüş.
Biri sırların asıl Sultan'ının yoluna...
Biri bu sırra sırdaş olan bilgeler bilgesi suyun koynuna...
Birisi de yatağa en erken giren meraklı çocukların yastığına düşmüş.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.
Edebiyat ve Kültür Platformu