Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum Atışma Online Üyeler
(0 oy)

Perde Kapanır Memleket Kalır

Âşık Veysel, karanlığın avucunda bir tohumdu;

Parmakları toprağa değdikçe yollar yeşerdi.

O, görmeden çizdi insanlığın haritasını,

Biz gözlerimizle birbirimize uzak düştük.

Bir sazın gövdesine sığdırdı koca bir memleketi,

Her telinde bir ömür, her susuşunda bir insan vardı.


Mahzuni Şerif, meydanın ortasına bir türkü bıraktı;

Sözleri, üstü örtülmüş yaraların dikişini söktü.

Bir yanda sarayların ışığı, bir yanda yoksulun ocağı…

O, sazını kaldırınca duyuldu ekmeğin sessizliği.

Bazı sözler kâğıda yazılmaz;

Bir halkın boğazında düğüm olur, nesilden nesile geçer.


Neşet Ertaş, bozkırın son istasyonunda bekledi;

Elinde bilet değil, kimseye anlatamadığı bir gönül vardı.

Bir bozlak yükseldi, trenler gurbeti taşıyamadı,

Kırşehir’in gecesi bir garibin omzuna yaslandı.

O, sevdayı süsleyip satmadı;

İnsanın en çıplak yerinden tuttu, orada söyledi.

Anladık:

Bazı gönüller kırılmaz, yalnızca türküye dönüşür.


Sonra bir perde açıldı…


Münir Özkul, eski bir evin loş odasında durdu;

Masada yarım ekmek, duvarda solmuş bir fotoğraf.

Bir babanın gururunu sırtına ceket diye geçirdi,

Yoksulluğu bağırmadan oynadı, hepimizin içine bıraktı.

Güldük ona, sonra eve döndük;

Bir de baktık, kendi babamızın susuşu aynı sahnede.


Zeki Alasya, aynayı sahnenin ortasına koydu;

Metin Akpınar’la iki ayrı gövdede aynı memleketi oynadı.

Biri bir kapı açtı, öteki arkasındaki duvarı gösterdi;

Salon kahkahaya boğuldu, gerçek yüzünü saklayamadı.

Onlar güldürürken hayatın maskesi kaydı,

İnsan bazen en çok gülerken yakalanır kendine.


Nejat Uygur, sahneye bir mahalle dolusu hayatla çıktı;

Bir mimik, bir yürüyüş, bir yanlış anlama…

Tahta döşemeler sokağa, salon komşu evine dönüştü.

Kahkahası, dar gelirli evlerin penceresinden içeri süzüldü;

Kimsenin acısını küçültmeden, insanın hâline güldürdü.

Perde kapandığında alkışlar salonda kaldı sanıldı,

Oysa neşesi, akşam yemeği yiyen ailelerin arasında kaldı.


Levent Kırca, sahneye bir masa koydu;

Arkasına oturanlar değişti, masanın gölgesi değişmedi.

Bir ceket giydi, bir kaş kaldırdı, bir ses takındı;

Koca bir düzen, birkaç dakikada kendi karikatürüne dönüştü.

Salon güldü, ışıklar söndü, seyirci dağıldı;

O masadaki koltuklar ertesi sabah yine doldu.


Ferhan Şensoy, kelimeleri cebinde taşıyan bir sokak lambasıydı;

Her cümlesi karanlığa tutulmuş ince, inatçı bir kibrit.

Bir tabureye çıktı, koskoca lafların boyunu ölçtü,

Sözcükleri sahneye çiviledi, hakikati kaçamasın diye.

Onun tiyatrosunda kahkaha yalnızca kahkaha değildi;

Bazen bir kelime, koca bir sessizliği yerinden oynatırdı.


Kemal Sunal, saf bir gülüşün içine sakladı memleketi;

Bir cebinde umut, ötekinde ödenmemiş hesaplar.

Dünyanın kurnazlığına karşı temiz kalmanın bedelini oynadı,

Biz güldük; hayat, onun cebinden son kuruşu aldı.

Şaban’ın yüzünde bir halkın mahcubiyeti,

Bir de kimsenin elinden alamadığı tertemiz inadı kaldı.


Adile Naşit, sahneye bir anne sıcaklığı serdi;

Sesi, kış akşamında kapıyı açan bir ev gibiydi.

Bir gülüşüyle sofraya görünmeyen tabaklar koydu,

Bir bakışıyla çocukluğumuzun üstünü örttü.

Dünya sertti; o, şefkati bir meslek değil,

İnsanın insana borcu gibi yaşadı.


Sadri Alışık, İstanbul’un ıslak kaldırımlarında yürüdü;

Ceketinde biraz hüzün, cebinde yarım kalmış bir hayal.

Sokak lambaları yüzüne vurdukça şehir yaşlandı,

Bir kenar mahalle yalnızlığı bütün perdeyi kapladı.

O, kaybedenlerin de hikâyesi olduğunu hatırlattı;

Bazen en büyük insanlık, yenilince de incinmemektir.


İsmail Dümbüllü’den kalan o eski sahne geleneği,

Kavuk gibi elden ele geçti, bir emanete dönüştü.

Meydanın diliyle konuştu, halkın nabzıyla güldürdü;

Çünkü bu topraklarda mizah, ışıklar yanmadan önce de vardı.

Ustadan çırağa taşınan yalnızca bir oyun değildi,

Bir halkın kendine uzaktan bakabilme cesaretiydi.


Ah ustalar…


Siz gittiniz, dekor kaldı;

Siz sustunuz, replikler ezberimizde.

Sazın teli hâlâ aynı yerden titriyor,

Sahnenin ışığı hâlâ aynı yarayı gösteriyor.

Yoksulluk kostüm değiştiriyor,

Haksızlık başrolünü bırakmıyor,

Biz her akşam aynı oyuna yeni bilet alıyoruz.


Bir gün Veysel’in toprağında insanı görebilsek,

Mahzuni’nin sözünü korkmadan söyleyebilsek,

Neşet’in gönlündeki garibi incitmesek;

Münir Usta’nın sofrasına bir tabak daha koyabilsek,

Zeki Alasya’nın aynasından kaçmasak,

Nejat Uygur’un kahkahasında birbirimizi bulabilsek,

Levent Kırca’nın gösterdiği yüzü tanısak,

Ferhan Şensoy’un cümlesini kapımızda yaşatsak,

Kemal Sunal’ın saflığını zayıflık sanmasak,

Adile Naşit’in şefkatini birbirimizden esirgemesek,

Sadri Alışık’ın yalnızlığını bir yabancıya bırakmasak…


Belki o gün,

Bir türkü yalnızca geçmişi anlatmaz,

Bir kahkaha acıyı örtmek için kullanılmaz,

Bir sahne gerçeği göstermekten korkmaz.


Selam olsun sazı yürek, sözü vicdan yapanlara;

Bir halkın acısını ezgiye, çelişkisini kahkahaya dönüştürenlere.


Siz bu memleketin geçmişi değilsiniz ustalar;

Bugünün yüzüne tutulmuş, hâlâ sönmemiş bir ışıksınız.


Ve biz, o ışığın altında hâlâ bekliyoruz…


Perde kapansın artık,

bu kez oyun bitsin diye değil;

Memleket, kendi hikâyesini

başka türlü yazmaya başlasın diye.

Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)

Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler

  • Yorumlar 0
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com

Perde Kapanır Memleket Kalır

Karanlıkta Saklı Işık Karanlıkta Saklı Işık