Külün Üstündeki Siyah 5 Bölüm
Kâr, insanların yaşlandığını biliyordu.
Saçları beyazlıyor, sırtları eğiliyor, adımları yavaşlıyordu. Bir zamanlar dünyayı değiştirebileceklerine inanan çocuklar, yıllar sonra dünyayı değiştirmek için çok geç kaldıklarını söyleyen yetişkinlere dönüşüyordu.
Kargalar da yaşlanıyordu.
Ama Kâr, yaşlılığın yalnızca bedeni yavaşlatmadığını son yıllarında öğrendi. İnsanların ve hayvanların içinde, zamanla ağırlaşan başka bir şey daha vardı: kaybettiklerinin toplamı.
Her ölen arkadaş, her terk edilmiş yuva, her kuruyan ağaç…
Bunlar Kâr'ın kanatlarına görünmez ağırlıklar eklemişti.
Artık eskisi kadar yükseğe uçamıyordu. Soğuk sabahlarda sağ kanadı ağrıyor, uzun mesafelerden sonra nefeslenmek için çatılara konuyordu. Tüylerinin arasına gri çizgiler düşmüştü.
Şehir ise büyümüştü.
Eski su kulesinin çevresine yeni binalar dikilmiş, dere yatağının büyük kısmı betonla kaplanmıştı. Fabrikanın bacaları hâlâ duman çıkarıyordu. İnsanlar değişimden söz ediyor, ardından aynı yolları izliyordu.
Yine de her şey eskisi gibi değildi.
Ormanın kenarındaki bazı alanlar korumaya alınmıştı. Bir grup insan, yıllardır kurumuş dere yatağını temizlemek için çalışıyordu. Elif artık yetişkin bir kadındı. Çocukken cebinde taşıdığı meşe palamutlarının yerini, çantasındaki defterler ve haritalar almıştı.
Kâr onu uzaktan tanıyabiliyordu.
Kırmızı atkısını artık nadiren takıyordu. Saçlarına birkaç beyaz tel düşmüştü.
Ama her sabah, hâlâ aynı ağacın yanına uğruyordu.
Palamutların gömüldüğü yerde, yıllar önce filizlenen meşe büyümüştü. Gövdesi henüz yaşlı ağaçlar kadar kalın değildi, ama dalları gökyüzüne uzanıyor, yaprakları rüzgârla konuşuyordu.
Kâr bazen o ağacın dalına konuyordu.
Elif onu gördüğünde gülümsüyordu.
Aralarında geçen yıllar boyunca ikisi de çok şey kaybetmişti.
Ama birbirlerini unutmamışlardı.
Bir sabah, ormanın üzerinde alışılmadık bir sessizlik vardı.
Kuşlar erken saatlerde yuvalarından çıkmamıştı. Sincaplar ağaçların gövdelerine saklanmış, tavşanlar açıklıklardan uzak durmuştu. Hava ağırdı. Rüzgâr, yaklaşan yağmurun kokusunu taşıyordu.
Kâr, su kulesinin tepesinde dururken uzaktan gelen motor seslerini duydu.
Ardından helikopterler göründü.
İnsanlar yine bir şeyin çevresinde toplanıyordu.
Bu kez ellerinde kesim makineleri yoktu. Büyük araçlar, koruyucu giysiler ve metal kafesler getirmişlerdi.
Ormanın kenarına bir tabela asıldı:
BÖLGESEL YABAN HAYATI KONTROL PROGRAMI.
Kâr yazıları okuyamıyordu.
Ama tabelanın yanındaki kafesleri gördü.
Bir tilki yakalanmıştı.
Ardından iki tane daha.
Kargalar havalandı. Sürü, ağaçların üzerinden geçerek açıklığa ulaştı.
İnsanlardan biri megafonla konuşuyordu:
"Yerleşim alanlarına yaklaşan yabani hayvanların kontrol altına alınması gerekiyor. Bölgedeki popülasyonun azaltılması, insan güvenliği açısından önem taşıyor."
Kâr'ın tüyleri kabardı.
Yıllar önce insanların ormanı küçültmesi yüzünden hayvanlar şehre yaklaşmıştı. Yaşam alanları daraldıkça yiyecek bulmak için çöplüklere inmiş, yolları geçmek zorunda kalmışlardı.
Şimdi insanlar, kendi yaptıklarının sonuçlarını hayvanların suçu olarak gösteriyordu.
Bir adam kafesteki tilkiye baktı.
"Bakın, bunlar tehlikeli hayvanlar. İnsanlara saldırabilirler."
Kâr, tilkinin gözlerini gördü.
Kafesin içinde hayvan duvarlara çarpıyor, kaçacak yer arıyordu. Bir insan elini uzattığında dişlerini gösteriyordu.
Korkuyordu.
Ama insanlar korkusunu saldırganlık olarak adlandırıyordu.
Kâr, bir zamanlar kendisine saldıran yaralı tilkiyi hatırladı. Onu kurtarmak için uğraşırken nasıl dişlerini gösterdiğini, kendisine nasıl saldırdığını unutmadı.
O gün tilkiyi öldürmek kolay olabilirdi.
Bugün de bu kafeslerin önünde öfkeyle dolmak kolaydı.
Kâr, aşağıdaki insanları izledi.
Yıllar boyunca değişen şeyler olmuştu. Bazı insanlar ağaç dikmiş, bazıları suyu temizlemiş, bazıları hayvanları korumak için mücadele etmişti.
Ama şimdi yine birileri, kendi yarattıkları tehlikeyi ortadan kaldırmak için tehlikenin kaynağını yok etmeye hazırlanıyordu.
Kâr'ın içinde eski bir ses yükseldi.
Onları durdur.
Ardından başka bir ses:
Hepsini yok et.
Bu ikinci ses, ona yabancı değildi.
Yıllar önce taş ocağında, genç kargaların insanlığı ortadan kaldırmayı tartıştığı gece de aynı sesi duymuştu.
O zaman bu sesin nefret olduğunu düşünmüştü.
Şimdi, yaşlandıkça, onun daha tehlikeli bir şey olabileceğini anlıyordu.
Nefret, insana ne yapması gerektiğini söylemiyordu.
Yalnızca neyi artık görmek istemediğini söylüyordu.
Kâr kanatlarını açtı.
Aşağı indi.
Kafeslerin üzerine kondu.
İnsanlar bağırdı. Bir görevli elindeki sopayı kaldırdı.
Kâr kaçmadı.
Bir karga, metal bir kafesin üzerinde duruyordu.
İçinde ise kendisinden korkması için bütün nedenlere sahip bir tilki vardı.
İkisi de aynı dünyanın canlılarıydı.
Ve ikisinin de yaşamı, orada duran insanların kararına bağlıydı.
Elif olay yerine öğleden sonra ulaştı.
Kalabalığın arasından geçerek kafeslerin önüne geldi. Görevlilerden biri ona programın gerekli olduğunu anlatmaya başladı.
"Son aylarda hayvanların yerleşim yerlerine yaklaşmasıyla ilgili şikâyetler arttı. İnsanları korumamız gerekiyor."
Elif kafeslere baktı.
"Onların yaşam alanlarını kim daralttı?"
Adam bir an duraksadı.
"Bu, konuyla ilgili değil."
"Tam da konuyla ilgili."
Elif sesini yükseltmedi.
"Ormanı kestik. Dereleri kuruttuk. Çöpleri onların yaşadığı alanlara bıraktık. Sonra aç kaldıklarında şehre geldiler diye onları suçladık."
"Hanımefendi, burada insanların güvenliğinden söz ediyoruz."
"Ben de güvenlikten söz ediyorum. Ama güvenlik, başka canlıların bütün yaşamını ellerinden almak anlamına gelmemeli."
Görevli başını salladı.
"Her şeyi olduğu gibi bırakamayız."
Elif kafesteki tilkiye baktı.
"Kimse her şeyi olduğu gibi bırakmanızı istemiyor. Birlikte yaşayabileceğimiz bir çözüm bulmanızı istiyoruz."
Adam cevap vermedi.
Elif çantasından belgeler çıkardı. Bölgedeki hayvanların yaşam alanlarını gösteren haritalar, geçiş koridorları, yol kazalarıyla ilgili kayıtlar ve alternatif uygulama önerileri vardı.
Bunları yıllardır hazırlıyordu.
İnsanlarla hayvanların aynı yerde yaşayabilmesi için, yalnızca iyi niyetin yetmediğini öğrenmişti. Yolların planlanması, atıkların yönetilmesi, su kaynaklarının korunması, tehlikeli bölgelerin düzenlenmesi gerekiyordu.
Merhamet, tek başına bir sistem kuramazdı.
Ama sistemin neyi koruması gerektiğini merhamet hatırlatabilirdi.
Elif belgeleri görevliye uzattı.
"Bu hayvanları buradan götürmek zorunda değilsiniz. Önce yaşam alanlarını inceleyebilir, geçiş bölgeleri oluşturabilir, insanlarla karşılaşma riskini azaltabilirsiniz."
Görevli kâğıtları aldı.
"Kararı ben vermiyorum."
Elif başını salladı.
"Kararı kimin verdiğini buluruz."
Kâr, yakındaki bir dalda duruyordu.
Elif'in konuşmasını dinledi.
Yıllar önce bir çocuğun, ölü bir kedinin başında ağladığını görmüştü. Şimdi o çocuk, başka canlıların yaşamını korumak için yetişkinlerle tartışıyordu.
Kâr, ilk kez bir insanın değişimini başından sonuna kadar görmüş olabileceğini düşündü.
Elif, dünyayı tek başına kurtaramayacaktı.
Belki bütün hayatı boyunca yalnızca birkaç hayvanı kurtaracak, birkaç ağacın kesilmesini önleyecek, bazı insanların düşüncelerini değiştirecekti.
Ama bu, yaptığı şeyleri önemsiz kılmıyordu.
Bir canlının hayatı, kurtarılan canlı sayısı arttıkça değer kazanmıyordu.
Bir yaşam, tek başına da bir yaşamdı.
Kâr bunu biliyordu.
Artık Elif de biliyordu.
O akşam kargalar eski su kulesinde toplandı.
Kuzgun çoktan ölmüştü.
Son yıllarında neredeyse hiç uçamamış, kışın en soğuk gecelerinden birinde başını kanadının altına koyarak uykuya dalmıştı. Sabah olduğunda gözlerini açmamıştı.
Kâr, onun cansız bedenini bulduğunda uzun süre yanında kalmıştı.
Kuzgun'un ölümü, Kâr'ın içinde bir boşluk açmıştı. Fakat bu boşluk, yıllar önce kardeşini kaybettiğinde hissettiği boşluktan farklıydı.
O zamanlar ölümün yalnızca bir şey aldığını sanıyordu.
Şimdi ölümün, geride kalanlara bir şey de bıraktığını biliyordu.
Kuzgun'dan geriye bir yuva, öğretilmiş birkaç davranış ve yüzlerce karganın hafızasında yaşayan sözler kalmıştı.
Kâr yaşlanmıştı.
Sürünün gençleri artık onun sözlerini dinliyordu. Bazıları ona büyük bir bilgelik atfediyordu. Bazılarıysa onun fazla yumuşak olduğunu düşünüyordu.
Özellikle insanlarla ilgili düşüncelerini.
Genç bir karga, kafeslerin bulunduğu açıklıktan dönünce öfkeyle konuştu.
"Yine aynısını yapacaklar. Birkaç gün bekleyecekler, sonra hayvanları götürecekler. Bütün bu yıllar boyunca hiçbir şey değişmedi."
Kâr başını kaldırdı.
"Bazı şeyler değişti."
"Neler?"
"Artık bazı insanlar bizi dinliyor."
Genç karga acı bir ses çıkardı.
"Bizi dinlemeleri, bizi kurtardıkları anlamına gelmiyor."
"Doğru."
"Öyleyse neden hâlâ onları savunuyorsun?"
Kâr uzun süre cevap vermedi.
Sonra yaşlı kanadını açtı. Tüylerinin arasındaki gri çizgiler, ay ışığında ince yaralar gibi görünüyordu.
"Ben insanları savunmuyorum."
Genç karga sustu.
"Ben, onların yaptıklarına dönüşmemeye çalışıyorum."
"Aradaki fark ne?"
Kâr, şehrin ışıklarına baktı.
"Onlar bir ormanı yok ettiklerinde, kendilerine yeni evler yaptılar. Biz onları yok edersek, kendimize yeni bir dünya kurduğumuzu düşünebiliriz. Ama bir gün bizim de kendimizden daha zayıf bir canlıyı sırf önümüzde durduğu için yok etmemiz gerekirse ne yapacağız?"
"Biz insanlar değiliz."
"Evet."
Kâr'ın sesi yumuşamadı.
"Ama kötülük yapmak için insan olmak gerekmiyor."
Bu söz, genç karganın yüzünde öfke kadar korku da uyandırdı.
Çünkü Kâr, onların duymak istemediği bir şeyi söylüyordu.
Kendi türlerinin de yanlış yapabileceğini.
Kendi acılarının da onları adaletsizleştirebileceğini.
Ve kendilerini haklı hissetmelerinin, her zaman haklı oldukları anlamına gelmediğini.
Kâr, su kulesinin kenarına yürüdü.
"Bizim görevimiz insanları sevmek değil. Onlara güvenmek de değil. Bizim görevimiz, yaşamımızı korumak. Ama bunu yaparken başka canlıların yaşamını değersiz sayarsak, korumaya çalıştığımız şeyin ne olduğunu unutmuş oluruz."
Genç karga başını eğdi.
O gece sürü, insanlara saldırmak için bir plan yapmadı.
Bunun yerine kafeslerin bulunduğu bölgeyi izlemeye, tehlikeli alanları diğer hayvanlara bildirmeye ve Elif'in çalışmalarına yardımcı olabilecek izleri toplamaya karar verdi.
Bu karar herkesi memnun etmedi.
Bazı kargalar sürüden ayrıldı. Bazıları, insanların hiçbir zaman değişmeyeceğini söyleyerek uzak ormanlara göç etti.
Kâr onları durdurmadı.
Çünkü özgürlük, yalnızca başkalarının seçimlerine saygı duymak değildi.
Bazen kendi yolunu seçmelerine izin vermekti; yanlış bir yol seçtiklerini düşünsen bile.
İki hafta sonra kafesler kaldırıldı.
Hayvanların bir kısmı uygun yaşam alanlarına taşındı. Bir kısmıysa veterinerlerin gözetiminde iyileştirildikten sonra doğaya bırakıldı. Ormanla yerleşim bölgesi arasındaki geçiş yolları yeniden düzenlendi.
Bu, büyük bir zafer değildi.
Şehir hâlâ kirliydi. Fabrikalar çalışıyordu. İnsanlar hâlâ ağaç kesiyor, suyu tüketiyor, başka canlıların yaşam alanlarını daraltıyordu.
Ama o gün, birkaç hayvan kafeslerden çıkmıştı.
Kâr, kafesin kapısı açıldığında oradaydı.
İlk çıkan tilki, bir süre hareketsiz durdu. Sonra toprağı kokladı. Başını kaldırdı. İnsanlara baktı.
Kaçmadı.
Yavaşça çalılıkların arasına girdi.
Kâr onu izlerken yıllar önce yangının içinden kurtardığı tilkiyi hatırladı.
Aynı türden miydi, bilmiyordu.
Belki değildi.
Ama bu önemli değildi.
Önemli olan, bir canlının yeniden kendi yolunu seçebilmesiydi.
Elif, kafeslerin yanında duruyordu. Görevlilerden biri onunla konuştu.
"Bugünlük bu kadar. Yarın başka sorunlarla uğraşacağız."
Elif yorgun bir gülümsemeyle başını salladı.
"Yarın da uğraşırız."
Kâr, onun omzuna kondu.
Elif başını çevirdi.
"Yaşlandın, dostum."
Kâr bir ses çıkardı.
"Ben de yaşlandım," dedi Elif.
Bir süre birbirlerine baktılar.
İkisinin de zamanla ilgili söyleyecek çok şeyi vardı. Fakat bazı şeyler, yıllarca süren bir dostluğun sonunda bile kelimelere ihtiyaç duymazdı.
Elif elini uzattı.
Kâr, parmaklarına hafifçe dokundu.
Ardından kanatlarını açtı.
Uçarken, altında kalan dünyaya baktı.
Her şey düzelmemişti.
Belki hiçbir zaman tamamen düzelmeyecekti.
Ama o gün bir hayvan özgür bırakılmış, bir orman korunmuş, birkaç insan yaptıklarıyla yüzleşmişti.
Kâr, bunların dünyayı kurtarmaya yetmediğini biliyordu.
Yine de dünyayı kurtarmanın, bütün dünyanın bir anda değişmesini beklemek anlamına gelmediğini artık anlıyordu.
Bazen bir dünyanın yönünü değiştiren şey, kimsenin önemsemediği küçük bir karardı.
Ve bazen bir türün geleceği, kendisine yapılan kötülüğe nasıl karşılık vereceğine bağlıydı.
Kâr'ın son kışı erken geldi.
Şehir, kasım ayının son haftasında karla kaplandı. Fabrikaların bacalarından yükselen duman, alçak bulutların altında birikti. Sokaklarda insanlar aceleyle yürüdü. Otomobiller kaydı, çocuklar kar topu oynadı, yaşlılar pencerelerinin önünde durup gökyüzüne baktı.
Kâr, su kulesinin tepesinde oturuyordu.
Artık uçmak zordu.
Sağ kanadı onu eskisi gibi taşıyamıyor, soğuk kemiklerinin içine işliyordu. Yine de her sabah şehri seyretmek için buraya geliyordu.
Bir gün Elif onu buldu.
Elinde küçük bir kap vardı. İçinde birkaç ceviz ve ekmek kırıntısı bulunuyordu.
"Bugün çok soğuk," dedi.
Kâr başını kaldırdı.
Elif yiyecekleri yanına bıraktı ve onun yanında oturdu.
Uzun süre konuşmadılar.
Sonra Elif, şehrin kuzeyindeki ormana baktı.
"Meşe büyüdü," dedi. "Hatırlıyor musun? İlk filizlendiğinde avucumdan küçüktü."
Kâr hatırlıyordu.
"Şimdi dalları kuşlarla dolu. Geçen yıl ilk kez altında tilkiler gördüm. Dereye de birkaç balık dönmüş."
Gülümsedi.
"Her şey eskisi gibi değil. Ama artık hiçbir şey eskisi kadar yalnız da değil."
Kâr, şehrin üzerindeki bulutları izledi.
Elif devam etti:
"Babam geçen yıl emekli oldu. Bazen ormana geliyor. Ağaç dikiyor. Eskiden onunla bunları konuşamazdım."
Bir süre sustu.
"Onu affettim mi, bilmiyorum. Belki affetmek, bir sabah uyanıp her şeyi unutmak değildir. Ama artık onun yalnızca yaptığı hatalardan ibaret olmadığını görebiliyorum."
Kâr, Elif'in sesini dinledi.
İnsanların dünyasında affetmek çoğu zaman yanlış anlaşılıyordu. Birinin yaptıklarını unutmak, onu sorumluluktan kurtarmak, yeniden güvenmek…
Oysa Elif'in anlattığı başka bir şeydi.
Bir insanın geçmişte yaptıklarını inkâr etmeden, gelecekte başka biri olma ihtimalini kabul etmek.
Bu, yapılan kötülüğü silmiyordu.
Yalnızca kötülüğün bir insanın bütün geleceğini belirlemesine izin vermiyordu.
Elif başını Kâr'a çevirdi.
"Biliyor musun, bazen keşke sen konuşabilseydin diyorum."
Kâr hafifçe öttü.
"Belki o zaman daha çok insan seni dinlerdi."
Kâr gözlerini kapattı.
İnsanlar onu dinler miydi?
Belki.
Belki de onu bir laboratuvara götürür, zekâsını inceler, söylediklerini kaydeder ve sonra kendi hayatlarına devam ederlerdi.
Kâr artık bunu düşünmek istemiyordu.
Elif'in yanında oturması yeterliydi.
O gün güneş bulutların arasından kısa bir süre göründü. Işık, su kulesinin paslı kenarına vurdu. Uzakta bir çocuk, kaldırımın üzerinde yiyecek arayan bir güvercine ekmek uzattı.
Güvercin önce geri çekildi.
Sonra yaklaştı.
Çocuk gülümsedi.
Kâr o küçük sahneye baktı.
Yıllar önce Elif'in bir kargaya ekmek uzattığı günü hatırladı.
Dünya değişmiş miydi?
Biraz.
Yeterince mi?
Hayır.
Ama bazen umut, değişimin tamamlandığına inanmak değildi.
Değişimin henüz bitmediğini kabul etmekti.
Kâr başını Elif'in omzuna yasladı.
İlk kez, bir şey yapması gerekmiyormuş gibi hissetti.
Ne bir ormanı koruması ne bir sürüyü yönetmesi ne de insanlara kendilerini hatırlatması gerekiyordu.
Bir süre yalnızca oradaydı.
Yaşıyordu.
Ve yaşamının sonuna yaklaşırken, yıllarca aradığı huzurun dünyadaki bütün sorunların çözülmesi olmadığını anladı.
Huzur, bütün sorunların çözülmesini beklemeden de bir başkasının yanında kalabilmekti.
Kâr, ertesi sabah uyanmadı.
Elif onu su kulesinin tepesinde buldu. Siyah tüyleri karla kaplanmıştı. Başını kanadının altına sokmuş, sanki birazdan kalkıp uçacakmış gibi duruyordu.
Elif yanına oturdu.
Uzun süre hiçbir şey söylemedi.
Sonra onu dikkatlice kucağına aldı.
Bir karganın ölümü, şehirdeki hiçbir saati durdurmadı.
Fabrikalar çalıştı. Otomobiller yolları doldurdu. İnsanlar işe gitti. Bir yerde bir ağaç kesildi, başka bir yerde bir çocuk doğdu.
Dünya, bir canlının ölümüyle sona ermedi.
Ama bir şey kayboldu.
Kâr'ın hafızasında taşıdığı orman, çocukluğunda gördüğü dere, Kuzgun'un sesi, yaralı tilkinin gözleri, Elif'in kırmızı atkısı…
Bunların hiçbiri artık Kâr'ın içinde yaşamıyordu.
Elif, onu ormanın kıyısındaki meşenin altına gömdü.
Ağacın dallarında kargalar toplandı.
Bazıları Kâr'ı tanıyordu. Bazıları onu yalnızca yaşlı bir karga olarak biliyordu. Birkaçıysa onun adını bile duymamıştı.
En gençlerinden biri öne çıktı.
"Bu karga kimdi?"
Yaşlı bir dişi karga cevap verdi.
"İnsanların dünyayı mahvettiğini gören biriydi."
Genç karga başını yana eğdi.
"Onlardan nefret eder miydi?"
Yaşlı karga bir süre düşündü.
"Evet."
"Peki neden onlarla savaşmadı?"
"Savaştı."
"Öyleyse neden onları yok etmedi?"
Yaşlı karga, meşenin dallarına baktı.
"Çünkü onların yaptıklarını durdurmak istiyordu. Onlara dönüşmek değil."
Genç karga sustu.
Sonra sordu:
"İnsanlar değişti mi?"
Yaşlı karga şehrin ışıklarına baktı.
"Bazıları."
"Hepsi mi?"
"Hayır."
"Öyleyse ne değişti?"
Yaşlı karga, toprağın üzerinde duran küçük meşe palamutlarını işaret etti.
"Artık onların ne yapacağına bakmadan, bizim ne yapacağımıza karar verebiliyoruz."
Genç karga bu cevabı tam olarak anlamadı.
Henüz anlaması gerekmiyordu.
Bir gün kendi kayıplarını yaşayacak, kendi öfkesini tanıyacak ve kendi kararlarını verecekti.
Belki Kâr'ın sözlerini hatırlayacaktı.
Belki unutacaktı.
Miras, kendisinden önce yaşayanların bütün düşüncelerini ezberlemek değildi.
Onların başladığı yerden devam edebilmekti.
Yıllar sonra ormanın kenarında bir çocuk yürüyordu.
Elinde küçük bir defter vardı. Bir ağacın gövdesini inceliyor, yerdeki ayak izlerini takip ediyor, gördüğü kuşları çiziyordu.
Bir dalın üzerinde siyah bir karga duruyordu.
Çocuk ona yaklaştı.
Karga kaçmadı.
Çocuk cebinden bir ceviz çıkardı ve yere bıraktı. Sonra geri çekildi.
Karga aşağı indi.
Cevizi aldı.
Çocuk gülümsedi.
Bir süre sonra yoluna devam etti.
Karga ise meşenin dalına geri döndü.
Gökyüzü açıktı. Uzakta şehir görünüyordu. Bacalar hâlâ duman çıkarıyordu, yollar hâlâ kalabalıktı. İnsanlar hâlâ doğanın sınırlarını unutabiliyordu.
Ama ormanda yeni ağaçlar büyüyordu.
Dere, bazı günler yeniden akıyordu.
Kuşlar yuva yapıyordu.
Ve bir çocuk, kendisinden korkması için hiçbir nedeni olmayan bir canlıya zarar vermek yerine ona yiyecek bırakmayı seçmişti.
Bu küçük olay, insanlığın kurtulduğu anlamına gelmiyordu.
Yalnızca başka bir ihtimalin hâlâ var olduğunu gösteriyordu.
Kâr'ın hikâyesi burada bitmişti.
Ama onun sorduğu soru, yaşayanların önünde durmaya devam ediyordu:
Bir gün sana yapılan bütün kötülüklerin hesabını sorabilecek güce ulaşırsan, o gücü nasıl kullanacaksın?
Sana zarar verenleri yok ederek mi?
Yoksa onların bir daha kimseye zarar veremeyeceği bir dünya kurarak mı?
İnsanlık, kendisine ait olduğunu sandığı dünyanın üzerinde yükselirken bu soruyu defalarca unutmuştu.
Belki bir gün yeniden hatırlardı.
Belki hatırlamazdı.
Ama doğa, insanların kararını beklemiyordu.
Bir tohum çatlıyor, bir kök taşı yarıyor, bir kuş kanatlarını açıyordu.
Dünya, insanlığın iyi olup olmadığını öğrenmek için beklemeyecekti.
Yaşam, bize verilmiş bir mülk değil; bizden sonra da devam etmesi gereken bir emanetti.
Son.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.
Edebiyat ve Kültür Platformu