Kelimelerin Ötesindeki Sükût
Kelimelerin Ötesindeki Sükût
İnsanın bu dünyadaki en kadim mesaisi, içinde doğduğu ve sınırlarını hiçbir zaman tam olarak çizemediği kâinatı anlamlandırma çabasıdır. Varlığın o devasa çarkları dönerken, insan anlamsızlığın boşluğunda kaybolmamak için bir tutamak arar. Tarih boyunca bu tutamağı en çok arayanlar, hayatı akılla kavramaya çalışan filozoflar ile onu sezgilerle, rüya gibi dokuyan şairler olmuştur. Onlar ayrı kollardan aksalar da aynı denize dökülen iki nehir gibi, kâinatın bir bütün halinde işleyişini canlandırmak istediler. Çünkü parçalanmış bir dünya, insan ruhuna dar gelir; zihin ve kalptir ki her şey kâinata neşe getiren ilahi bir bağ arar. Bu arayışın en saf ve en görkemli adı ise şuydu: Kâinat musikisi.
Yıldızların dönüşünden mevsimlerin döngüsüne, insanın doğuşundan toprağa dönüşüne kadar her şeyin bir ölçüsü, bir nizamı olmalıydı. Bir senfoni… Filozoflar bu senfoninin matematiksel formüllerini, kavramsal iskeletini kurmaya çalışırken; şairler onun duygu sularında, metaforların okyanusunda yüzmek istediler. Gündelik hayatın gürültüsünden, kirlenmiş sözcüklerden ve daracık kabuklarından sıyrılarak varlığın özüne varmayı arzuladılar. Dünyanın en saf, en kirletilmemiş hakikatini bulmak adına: Saf ve soyut bir ses çıkarmayı denediler. Ne var ki, insan olmanın getirdiği o aciz sınır, sonsuzluğa uzanan ellerini her defasında geri çekti. Aradıkları o mutlak uyumu, dünyevi seslerle ve eksik dillerle ifade edemeyeceklerini anladılar. Göğüslerindeki o ağır yük, kelimelerin boyunu aştı ve gözlerinden süzülen damlalarla dışarı taştı. Ağladılar…
Çünkü insan, idrak edebildiği kadarıyla var, idrak edemediği karşısında ise sadece bir hiçtir. O büyük hakikatin karşısında dilleri tutuldu. Dönüp kendi ürettikleri sanatlara, mısralara ve kuramlara baktıklarında, o muazzam kâinat akordunun yanında her şeyin ne kadar cılız kaldığını gördüler: Müzik? … o yalnızca çengi çengine… tıngırtı… Sokakların ucuz eğlenceleri, kulak tırmalayan geçici nağmeler, insanı hakikate ulaştırmaktan uzak, sadece anlık bir neşe veren boşluktan ibaretti. Arzulanan o kozmik senfoni ile ellerinde kalan bu gürültü arasında dağlar kadar fark vardı. Ancak bu hayal kırıklığı, onları susturmadı; aksine içlerindeki o en saf arayışı daha da biledi. Şair, kelimelerin bittiği yerde başlar çünkü. Bir mısradan diğerine geçerken, anlamın boyutu değişir, ruh yeni bir kapı aralar. Şairin çığlığına nispetle bir mısradan diğerine geçme anı… Hâmuş.
"Hâmuş"; yani sessizlik. Divan edebiyatında "susmuş" demektir ama sıradan bir susuş değil; sözün bittiği, mananın başladığı o derin, o külfetli sükûttur. Bütün argümanlar, bütün estetik kaygılar ve şiirsel iddialar o büyük sessizlikte erir. İşte o an, geriye ne laf kalabalığı ne de karmaşık felsefi sistemler kalır. Varlığın en çıplak, en saf haliyle ortada kaldığı o demlerde, insan ruhunun ulaşabileceği en yüksek mertebe tecelli eder: Şairden çıkan en güzel ses… Filozof ruhunun insicamı… Ağlama hali. Çünkü en saf düşünce ve en derin şiir, nihayetinde kelimelerle değil, insanın içindeki o dilsiz çözülmeyle, o arınma gözyaşıyla tamamlanır. Kâinatın musikisi, ancak kalbin sessizliğinde işitilir. Denemenin o ince sızıyla bittiği noktada, bilincin kapıları kapanmaz; aksine, kelimelerin bittiği yerde asıl seyahat başlar. Çünkü filozofun aklı ile şairin kalbi, o dilsiz eşikte birleştiğinde, kâinatın merhameti de insanın üzerine bir sis gibi çöker.
O ağlama hali, bir yenilginin değil, tam aksine idrakin en üst mertebesinin adıdır. İnsan, sonsuzluğun karşısında ne kadar küçük olduğunu fark ettiği an büyüktür. Felsefe bu büyüklüğü kavramaya çalışır, şiir ise onun gölgesinde titrer. Fakat ikisinin de boynu, o büyük Hâmuş karşısında bükülmek zorundadır.
Çünkü ses, ne kadar saf ve soyut denense de bir yerde maddî dünyanın kirine bulaşır. Nota havada asılı kalır, mısra kâğıtta kurur. Oysa kâinatın kalbinde dönen o devasa senfoni ne nota tanır ne de vezin. O, sadece vardır. Ve insan, o varoluşun ta kendisine ancak kalbinin rezonansıyla yaklaşabilir. İşte bu yüzden, ne zaman ki dünya gürültüsü zihnimizi boğmaya başlasa, ruhumuz o kadim sığınağı arar. Çengi çengine seslerin tıkırtısı arasında kaybolmamak için, şairin o sessiz mısrasına, filozofun o derin insicamına sığınırız. Ve anlarız ki; kâinatın musikisi dışarıda, enstrümanların ucunda çalınan bir melodi değil, insanın kendi içindeki o sessiz çözülmenin, o arınma gözyaşının ta kendisidir.
Filozoflarla şairler, kâinatın bir bütün halinde işleyişini canlandırmak istediler. Kâinat musikisi. Bir senfoni… Saf ve soyut bir ses çıkarmayı denediler. Ağladılar… Müzik? … o yalnızca çengi çengine… tıngırtı… Şairin çığlığına nispetle bir mısradan diğerine geçme anı… Hâmuş. Şairden çıkan en güzel ses… Filozof ruhunun insicamı… Ağlama hali. Vesselam
Mehmet Aluç
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.
Edebiyat ve Kültür Platformu