Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum Atışma Online Üyeler
(0 oy)

Makamın Fiyatı Halkın Bedeli

Aklıma bir ülke geliyor. Hangisi, emin değilim.


Zamanında o ülkede bir işe girebilmek için başkalarına komisyon veren adamlar vardı. Bir kapının açılması için bir elin cebe girmesi, bir imzanın atılması için başka bir elin uzanması gerekiyordu. İnsanlar emekleriyle giremedikleri kapılardan paralarıyla geçiyorlardı. Bugün hâlâ var mıdır böyle şeyler, bilmiyorum. Belki isimleri değişmiştir, belki yöntemleri incelmiş, belki de eskiden fısıltıyla konuşulan şeyler artık gündelik hayatın sıradan bir parçası olmuştur. Bilmiyorum.


Ama bildiğim bir şey var: Bir ülkede hak etmekle elde etmek birbirinden ayrılmaya başladığında, çürüme çoktan başlamıştır.


Önce bir işe girmek için ödediğin para çıkar karşına. Sonra hak ettiğin terfiyi alabilmek için tanıman gereken insanlar. Ardından bir masaya oturmak, bir dosyayı öne aldırmak, bir telefonun ucundaki sesi kendine yakın hissettirmek için verilen tavizler... Her seferinde insan kendine küçük bir açıklama bulur. Hayat böyle, der. Düzen böyle, der. Ben yapmasam başkası yapacak, der.


Ve insan, bir gün kendi ahlakının mezarını kazarken bile başkasının elindeki küreğe bakmaya başlar.


Liyakatsizlik böyle büyür. Gürültüyle değil, alışkanlıkla. Bir sabah uyanıp her şeyin bozulduğunu görmeyiz. Her gün biraz daha eğiliriz. Önce bir haksızlığa ses çıkarmayız, sonra o haksızlığın bize de yapılmamasını isteriz. En sonunda adaleti değil, sıranın bize gelmesini bekleriz.


İşte asıl tehlike budur: Haksızlığa karşı çıkması gereken insanın, yalnızca haksızlığın kendisine uğramamasını dilemeye başlaması.


Sonra düşünüyorum: Peki, bu işin daha üst bir makamı yok mu?


Bir ülkenin sıradan bir işinde torpil aranıyorsa, devletin en yüksek kararlarının verildiği yerlerde ne aranıyor? Bir yurttaş hakkını savunacak bir iş bulmak için birilerinin kapısını çalıyorsa, milyonlarca yurttaşın hakkını savunmak üzere seçilen insanlar hangi kapılardan geçiyor?


Milletvekilliği geliyor aklıma.


Adı bile bir sorumluluk taşıyor. Milletin vekili. Yani kendi sesini duyuramayanın sesi, kendi hakkını arayamayanın eli, kendi derdini anlatacak kürsüsü bulunmayanın kürsüsü olması gereken insan. Bir işçinin alamadığı ücrette, bir öğrencinin sönen umudunda, bir emeklinin pazar filesini doldururken yaptığı hesapta, bir gencin yıllarca çalışıp yine de bir gelecek kuramamasında temsil edilmesi gereken bir irade...


O makamın anlamı, oturduğun koltuğun yüksekliğiyle değil, eğildiğinde kimin derdini duyduğunla ölçülmeli.


Fakat bazen duyduklarım beni başka bir ihtimalin karşısına çıkarıyor. İş insanlarının, nüfuz sahibi kişilerin, parası ve çevresi olanların siyasette kendilerine bir yer satın almaya çalıştıklarına dair iddialar duyuyorum. Ne kadarı doğru, hangi olayda ne yaşandı, bilmiyorum. Bir iddiayı gerçek diye yazmak kolaydır; asıl zor olan, kanıtın olmadığı yerde hüküm vermemektir. Kimseyi delilsiz suçlamak istemem.


Ama şu soruyu sormak için bir mahkeme kararını beklemem gerekmiyor: Bir insan milletin vekili olmayı gerçekten istiyor mu, yoksa milletvekilliğinin ona sağlayacağı imkânları mı istiyor?


Çünkü bu ikisi aynı şey değil.


Birincisi yük taşımaktır. İkincisi yükseğe çıkmak.


Birincisi halkın derdini kendi rahatından önce düşünmeyi gerektirir. İkincisi halkın derdini, kendi yükselişinin arka planındaki bir dekor olarak kullanabilir. Birincisinde makam, sorumluluğun adıdır. İkincisinde ise sorumluluk, makamın yanında taşınan bir evrak çantasına dönüşür.


Elbette her siyasetçi böyledir diyemem. Her milletvekilinin niyetini bilemem. Fakat bir sistem, insanların iyi niyetli olmasına güvenerek ayakta kalmamalıdır. İyi niyet değerlidir ama adalet, yalnızca iyi insanlara denk gelme şansı değildir. Bir ülkenin düzeni, yanlış insanın da yanlış yapmasını zorlaştıracak biçimde kurulmalıdır.


İşte burada dönüp topluma bakıyorum.


Biz kime oy veriyoruz?


Bizi temsil edecek olana mı, yoksa bizimle aynı renkte bayrak taşıyana mı? Hakkımızı arayacak olana mı, yoksa yıllardır desteklediğimiz takımın formasını giyene mi? Bir insanın ne söylediğine, ne yaptığına, hangi sorunun karşısında nasıl durduğuna mı bakıyoruz; yoksa hangi partinin kürsüsünden konuştuğunu öğrenince zihnimizdeki bütün kapıları açıp kapatıyor muyuz?


Bazen siyaset, bir futbol maçına benziyor. Sahada kimin iyi oynadığına bakmıyoruz; bizim formayı giyip giymediğine bakıyoruz. Hakem yanlış karar verdiğinde rakip takımın taraftarı itiraz ederse haksız, bizim takımın oyuncusu aynı şeyi yaparsa mağdur oluyor. Başkasının hatasına adalet, bizimkine mazeret arıyoruz.


Oysa devlet bir stadyum değildir. Rakip takımın yenilmesiyle senin çocuğunun geleceği düzelmez. Senin desteklediğin partinin kazanması, sırf kazandığı için doğru kararlar alacağı anlamına gelmez. Bir siyasi partinin başarısı, taraftarlarının sevinciyle değil, yurttaşların hayatında neyi değiştirdiğiyle ölçülmelidir.


Biz bazen oyumuzu bir emanet gibi değil, ömür boyu yenilenmesi gereken bir sadakat yemini gibi görüyoruz. Bir kez tarafımızı seçtik mi, gerisi kolaylaşıyor. Artık sorgulamak zorunda değiliz. Kötü bir karar mı alındı? Karşı taraf daha kötüdür. Bir sorun mu ortaya çıktı? Zamanı değil. Bir vekil mi sessiz kaldı? Belki perde arkasında çalışıyordur.


Böyle böyle, hesap sormamız gereken insanlara hesap vermemek için mazeret üretmeye başlıyoruz.


Ve sonra dönüp onlara kızıyoruz.


Belki de en acı çelişkimiz burada yatıyor: Bizden hesap sorulmasını istemediğimiz hâlde, bizi yönetenlerden hesap vermelerini bekliyoruz. Kendi tarafımızın yanlışını görmezden gelip karşı tarafın yanlışını büyütüyoruz; sonra da neden adaletin herkese eşit davranmadığını soruyoruz.


Adalet, yalnızca başkasının kapısına dayandığında istediğimiz bir misafir değildir. Kendi evimize geldiğinde de içeri buyur edebilmeliyiz.


Bir de genç yaşta milletvekili olanlar meselesi var.


On sekiz yaşında milletvekili olmak, tek başına ne bir meziyet ne de bir kusurdur. Yaşın küçüklüğü insanın bilgisizliğinin kanıtı olmadığı gibi, yaşın büyüklüğü de bilgeliğin garantisi değildir. Bir insan yirmi yaşında ülkesine değerli bir katkı sunabilir; bir başkası altmışında bile bulunduğu makamın ne anlama geldiğini kavrayamayabilir.


Benim itirazım yaşa değil.


Benim itirazım, bir insanın hangi nitelikleriyle o makama geldiğine ve orada ne yaptığına.


Bir milletvekili seçildiği gün yalnızca bir koltuğa oturmaz. Aynı zamanda kendisine oy veren insanların umutlarını, kendisine oy vermeyenlerin de haklarını temsil etme sorumluluğunu üstlenir. Çünkü milletvekilliği, yalnızca seni seçenlerin değil, aynı ülkede senin kararlarının sonuçlarını yaşayacak herkesin hayatına dokunur.


Peki, bir vekilin kaç yıl görev yaptığını biliyoruz da o yıllarda neyi değiştirdiğini ne kadar biliyoruz? Hangi kanun tekliflerini verdiğini, hangi sorunların peşine düştüğünü, seçim bölgesindeki insanlarla ne sıklıkla buluştuğunu, verdiği sözlerin hangilerini yerine getirdiğini takip ediyor muyuz?


Bir vekilin Meclis'te kaç kez konuştuğunu bilmek tek başına yeterli değildir elbette. Bazen bir cümle, yüz konuşmadan daha değerlidir; bazen sessizce yapılan bir çalışma, kürsüdeki uzun nutuklardan daha fazla hayat değiştirir. Mesele mikrofonun ne kadar açık kaldığı değil, o makamın hakkının ne kadar verildiğidir.


Bu yüzden bir insanın yıllarca milletvekilliği yapıp hiçbir şey söylemeden emekli olduğunu iddia etmek yerine, onun kaydına bakmak gerekir. Ne yaptı, neyi savundu, neyi değiştirdi, neye itiraz etti? Bir unvanın arkasına saklanmadan bu soruların cevaplarını aramak gerekir.


Çünkü bazen en büyük başarısızlık, yanlış bir şey yapmak değildir. Hiçbir sorumluluk almadan yılları tüketmek, hiçbir risk üstlenmeden yetkilerin tadını çıkarmak ve sonra bütün bunları bir meslek hayatı gibi sunmaktır.


Bir makamın dolu olması, o makamın görevini yaptığı anlamına gelmez.


Bir sandalye yıllarca bir insanı taşıyabilir. Peki o insan, kendisine emanet edilen insanların yükünü kaç kez taşımıştır?


Asıl soru burada başlıyor.


Bir insanın milletvekili olabilmesi için gereken yol, onun hangi kapılardan geçeceğini belirler. Türkiye'de siyasi partiler aday belirlerken ön seçim, teşkilat yoklaması ve merkez yoklaması gibi yöntemlerden yararlanabiliyor. Dolayısıyla bir adayın halkın karşısına çıkmadan önce hangi mekanizmalarla belirlendiği de tartışmanın önemli bir parçası. "Siyasi Partiler Kanunu'nun 37. maddesi", partilerin aday belirleme usullerine ilişkin çerçeveyi ortaya koyuyor.


Bu mekanizmalar kâğıt üzerinde yalnızca bir prosedür gibi görünebilir. Oysa aday listesinde kimin üst sıralara yerleştiği, kimin seçmenin karşısına çıkabildiği ve kimin daha en başında elendiği, temsilin niteliğini doğrudan etkileyebilir.


Seçmen sandığa gittiğinde çoğu zaman karşısında bütün adayları kendi seçtiği bir liste bulmuyor. Önünde, önemli ölçüde partilerin belirlediği seçenekler oluyor. Bu yüzden mesele yalnızca halkın kimi seçtiği değil; halkın seçebilmesi için önüne kimlerin getirildiği de.


Bir ülkenin siyasi hayatında bu soruyu sormak gerekir: Adaylar bilgi, birikim, dürüstlük, toplumsal sorumluluk ve çalışma kapasitesine göre mi öne çıkıyor? Yoksa görünürlük, para, bağlantılar, kişisel yakınlıklar ve parti içindeki güç ilişkileri, liyakatin önüne geçebiliyor mu?


Bu soruların cevabı, her parti ve her aday için ayrı ayrı araştırılmalıdır. Fakat soruların kendisini sormaktan kaçınmak, meseleyi çözmez.


Eğer bir insan, sahip olduğu imkânlar sayesinde başkalarından daha kolay bir makama ulaşıyorsa, bu tek başına onun liyakatsiz olduğunu kanıtlamaz. Varlıklı olmak suç değildir; genç olmak kusur değildir; nüfuz sahibi olmak da kendi başına yetersizlik göstergesi değildir.


Sorun, bu imkânların yeteneğin ve kamusal sorumluluğun yerine geçip geçmediğidir.


Bir insanın parasıyla bir kapıya ulaşabilmesi başka, o kapının ardındaki sorumluluğu hak etmesi başkadır.


Ve asıl tehlike, birinciyi ikinci sanmaya başladığımızda ortaya çıkar.


Çünkü makamı elde etmekle makamın hakkını vermek arasında, insanın kendisinden başka kimsenin kolayca kapatamayacağı bir mesafe vardır. O mesafeyi para kapatamaz. Soyadı kapatamaz. Yakınlıklar, alkışlar, kalabalıklar kapatamaz.


O mesafeyi ancak emek, bilgi, karakter ve sorumluluk kapatabilir.


Şimdi düşünelim: Bir insan bir işe girmek için komisyon ödediğinde, o işin karşılığında hak ettiği ücreti alır belki. Fakat toplum ne kaybeder? O işi daha iyi yapabilecek bir başkasının önüne kapanan kapıyı. Bir öğrencinin, bir çalışanın, yıllarını vererek kendini geliştirmiş bir insanın elinden alınan fırsatı. Bir başkasının yükselişi için sessizce aşağı itilen hayatı.


Şimdi aynı mantığın çok daha büyük bir makamda işlediğini varsayalım. Bunu herhangi bir kişi hakkında kanıtsız bir suçlama olarak değil, düşünmemiz gereken bir ihtimal olarak söylüyorum.


Bir makamın satın alınabilir hâle geldiği yerde, satın alan insanın ilk borcu kime olur?


Kendisine o makamı kazandıran insanlara mı, yoksa temsil etmesi gereken halka mı?


Eğer bir insan o koltuğa halkın hakkını savunmak için değil de kendi çevresine yeni imkânlar sağlamak, ilişkilerini güçlendirmek, itibarını artırmak ya da kişisel çıkarlarını korumak için gelmişse, orada yalnızca bir kişinin ahlakından söz etmiyoruz demektir. Orada, kamu görevini kişisel kazançtan ayırmayı başaramayan bir anlayıştan söz ediyoruz.


Ve bu anlayış, en sonunda en sıradan yurttaşın kapısına dayanır.


İş bulamayan gence, hakkını alamayan işçiye, geçinemeyen emekliye, çocuğunun geleceğinden kaygı duyan anne babaya...


Onların hayatı, birilerinin makam basamağı değildir.


Onların vergileri, emeği ve zamanı; başkasının itibarını büyütmek için harcanabilecek değersiz şeyler değildir. Devlet, güçlü olanın kendisini daha da güçlendirdiği bir merdivene dönüşmemelidir.


Çünkü devletin anlamı, zaten merdiveni olmayan insana da bir kapı açabilmesidir.


Liyakatsizlik yalnızca yanlış insanın doğru koltuğa oturması değildir. Doğru insanın, koltuğa ulaşamadığı için hayatının dışında bırakılmasıdır. Biri yükselirken ötekinin neden hep aşağıda kaldığını açıklayamayan bir düzendir. Başarının çalışmakla değil, kime yakın olduğunla ölçüldüğü bir iklimdir.


Ve böyle bir iklimde gençlere ne söyleriz?


Çalış, deriz. Oku, deriz. Kendini geliştir, deriz. Emek ver, sabret, dürüst ol...


Sonra onlar bütün bunları yaptıklarında kapının başka bir anahtarla açıldığını görürlerse ne olacak?


Bir gence adaletin varlığını anlatıp adaletsizliği olağanlaştırırsak, ondan yalnızca umudunu kaybetmesini istemiş oluruz. Daha kötüsü, bir süre sonra o da bize benzeyebilir. Başlangıçta yanlış bulduğu şeyleri, ayakta kalabilmek için normal kabul edebilir. Bir zamanlar itiraz ettiği düzenin içinde kendisine bir yer bulduğunda, o düzeni sorgulamayı bırakabilir.


Böylece liyakatsizlik, yalnızca makamları değil, insanların birbirine olan inancını da çürütür.


İnsan emeğin karşılık bulduğuna inanmazsa çalışmanın anlamını sorgular. Dürüstlüğün korunduğuna inanmazsa dürüst kalmanın bedelini hesaplamaya başlar. Adaletin herkese eşit uygulandığına inanmazsa kendi adaletini kurmaya kalkar.


Bir ülkenin en büyük kaybı bazen yetişmiş insanların başka ülkelere gitmesi değildir. Bazen geride kalan insanların, bu ülkede hiçbir şeyin değişmeyeceğine inanmaya başlamasıdır.


O noktada bir ülke yalnızca insanlarını değil, ihtimallerini de kaybeder.


Peki, ne yapmalı?


Önce insanlardan kusursuz olmalarını beklemekten vazgeçip hesap verebilir olmalarını istemeliyiz. Herkes hata yapabilir; mesele, hatanın ortaya çıktığında ne yapıldığıdır. Siyasetçilerin başarıları kadar başarısızlıkları da görünür olmalı. Adayların nasıl belirlendiği, seçim harcamalarının nasıl yapıldığı, kamu görevinde hangi sonuçların elde edildiği daha şeffaf biçimde takip edilebilmeli.


Partiler, adaylarını belirlerken yalnızca seçimi kazanma ihtimalini değil, o insanın temsil sorumluluğunu taşıyıp taşıyamayacağını da hesaba katmalı. Seçmenler, yalnızca seçimden önce verilen sözleri değil, seçimden sonra ortaya konan çalışmaları da değerlendirmeli.


Ve en önemlisi, kendi desteklediğimiz insanları da eleştirebilmeliyiz.


Çünkü demokrasi, yalnızca istediğimiz kişinin kazanması değildir. Kazanan kişinin de denetlenebilmesidir.


Bir milletvekili bizim desteklediğimiz partiden olabilir. Ama bu, onu yanlış yapma hakkıyla donatmaz. Bir başkasının desteklediği partiden olabilir. Bu da onun her söylediğini yanlış yapmaz. Bir insanın hangi safta durduğundan önce, hangi ilkeyi savunduğuna bakmalıyız.


Belki de artık birbirimize şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir: Benim desteklediğim insan yanlış yaptığında bunu kabul edebiliyor muyum?


Bu soruya dürüstçe cevap veremiyorsak, sorunun tamamını siyasetçilere yükleyemeyiz.


Elbette sorumluluklar eşit değildir. Kamu gücünü kullananla sandıkta oy veren aynı yetkiye sahip değildir. Bir milletvekilinin kararıyla milyonlarca insanın hayatı etkilenebilir. Bu yüzden makamın sorumluluğu daha ağırdır. Fakat seçmenin sorumluluğu da önemsiz değildir; çünkü temsilcilerin hangi ölçütlerle değerlendirileceğini toplumun siyasal kültürü belirler.


Bir ülkede liyakatsizliğin yayılmasını önlemek için hem kapıları kimin açtığına hem de o kapılardan geçenlere neden alkış tuttuğumuza bakmalıyız.


Çünkü bazen çürümüş bir düzenin en sağlam parçası, ona itiraz etmek yerine onu savunmayı seçen insanların sessizliğidir.


Aklıma hâlâ o ülke geliyor.


Hangisi olduğunu bilmiyorum.


Belki bir zamanlar işe girmek için komisyon ödenen ülkedir. Belki bir makamın çevresinde nüfuzun dolaştığı, insanların hak ettikleri yerlere ulaşmak için kendilerini değil bağlantılarını anlatmak zorunda kaldığı bir ülkedir. Belki de bunların hiçbirinin tek bir ülkeye ait olmadığını düşünmek gerekir.


Çünkü liyakatsizlik haritada sınır tanımaz. İnsanların adalet duygusunu terk ettiği her yerde kendine bir sandalye bulur.


Ama ben o ülkenin adını bilmekten çok, orada yaşayan insanların neye alıştığını merak ediyorum.


Haksızlığa mı?


Sessizliğe mi?


Yoksa artık hiçbir şeyin değişmeyeceğine inanmaya mı?


Bir gün bir genç, yıllarca çalışıp kendini geliştirdikten sonra hak ettiği bir yere gelemediğinde, karşısındaki kişiye bakıp onun daha iyi olduğu için değil, daha güçlü bağlantıları olduğu için orada bulunduğunu düşünüyorsa ne hissedecek?


Bir emekli, kendisini temsil etmesi gereken birinin rahat hayatını izlerken kendi pazar filesini doldurmak için hesap yapıyorsa ne düşünecek?


Bir işçi, hakkını aramak için aylarca uğraşırken hakkını savunmakla görevli insanların kendisini duymadığını hissediyorsa kime güvenecek?


Belki de bir ülkenin gerçek bilançosu, yalnızca kasasındaki parayla, yollarının uzunluğuyla ya da binalarının yüksekliğiyle tutulmaz. Belki o bilanço, insanların birbirine ne kadar güvendiğinde; emeğin ne kadar değer gördüğünde; bir insanın yalnızca doğru olanı yaptığı için ne kadar ilerleyebildiğinde saklıdır.


Ve belki de bir ülkenin en yüksek makamı, Meclis'teki en yüksek koltuk değildir.


En yüksek makam, insanın kendi vicdanının karşısında oturduğu yerdir.


Orada ne parti rozeti işe yarar ne para ne soyadı ne de kalabalıkların alkışı. Orada yalnızca şu soru kalır:


Sana emanet edilen gücü, kendin için mi kullandın; yoksa sana güvenen insanların hayatını biraz olsun daha adil kılmak için mi?


İnsan bu soruya vereceği cevabı başkalarından saklayabilir. Kendisine bile başka türlü anlatabilir. Fakat bir gün, bütün unvanlar geride kaldığında, geriye yaptığı işin kendisi kalır.


Bir koltuk boşalır. Bir isim unutulur. Bir makamın kapısı başka birine açılır.


Ama bir insanın hayatında açtığın ya da kapattığın kapı, bazen senden çok daha uzun yaşar.


İşte bu yüzden mesele kimin milletvekili olduğu kadar, milletvekilliğinin neye dönüştüğüdür.


Ve belki de en baştaki o ülkeyi sonunda bulabiliriz.


Aradığımız ülke, liyakatsizliğin olduğu herhangi bir yer değil yalnızca. Liyakatsizliğe rağmen hâlâ adalet bekleyen, haksızlığı gördüğü hâlde bazen susan, ama bir gün yeniden sormayı öğrenebilecek insanların yaşadığı yerdir.


Belki adı bir ülkenin adıdır.


Belki de henüz değiştirmeye cesaret edemediğimiz alışkanlıklarımızın.

Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)

Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler

  • Yorumlar 0
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com

Makamın Fiyatı Halkın Bedeli

Karanlıkta Saklı Işık Karanlıkta Saklı Işık