Pusulanın Suçu Yok mu İdealler İktidar Ve İnsanın Karanlık Tarafı
Pusulanın Suçu Yok mu? İdealler, İktidar ve İnsanın Karanlık Tarafı
Bir gemi düşünün. Gece yarısı. Deniz, gökyüzünün bütün karanlığını üzerine çekmiş; dalgalar bordaya vurdukça tahta gövde, sanki birazdan insanlığın bütün günahlarını kusacakmış gibi inliyor. Kaptan köşesinde bir adam duruyor. Elinde bir pusula, önünde bir harita var. Haritada güvenli limanlar, bereketli topraklar, savaşsız sabahlar işaretlenmiş. Mürettebatına özgürlüğü, kıyıdakilere refahı, geride bıraktıklarına adaleti vaat etmiş. Herkes ona inanmış. Çünkü insan, karanlıkta yalnızca bir yön aramaz; karanlığın sonsuza kadar sürmeyeceğine inanmak ister.
Sonra kaptan rotayı değiştiriyor.
Önce küçük bir sapma. Kimsenin üzerinde durmadığı, birkaç dereceyle açıklanabilecek bir değişiklik. Ardından daha büyük bir sapma. Bir liman atlanıyor, bir kıyı görmezden geliniyor, birilerinin hayatı haritadaki önemsiz bir çizginin üzerine basılarak siliniyor. Kaptan hâlâ aynı kelimeleri kullanıyor: özgürlük, adalet, refah. Fakat artık bu kelimeler mürettebatı limana götürmek için değil, gemideki itirazları susturmak için kullanılıyor. Bir süre sonra kimse haritaya bakmıyor. Herkes kaptanın yüzünü izliyor.
Ve gemi batarsa tarih önünde ilginç bir tartışma başlıyor: Acaba harita mı yanlıştı, yoksa kaptan mı?
Bu soru, göründüğünden çok daha derin bir yaraya dokunuyor. Çünkü insanlık, yalnızca yanlış fikirlerin değil, doğru olduğuna inandığı fikirlerin arkasına saklanan yanlış insanların da enkazıyla dolu. Bazen bir düşünce, milyonlarca insana karanlıktan çıkış yolu gösterir; bazen aynı düşüncenin adı, o insanların kapısına kilit vurmak için kullanılır. Bir zamanlar umutla söylenen sözcükler, yıllar sonra bir hapishanenin duvarında yankılanabilir. Aynı kelime, birinin ağzında kurtuluşun habercisiyken diğerinin elinde itaatin zincirine dönüşebilir.
Peki, bir fikrin uğradığı ihanet, o fikrin kendisini de suçlu yapar mı?
Belki de insanın düşünce tarihindeki en büyük kolaycılıklardan biri, bu soruya aceleyle cevap vermesidir.
Çünkü soyut kavramlar mahkemeye çıkarıldığında sanık sandalyesine oturmazlar. Onların ellerine kelepçe takılmaz. Gece yarısı kapıları çalınmaz, sevdiklerinden koparılmazlar. Bir ideoloji yargılandığında, onun adına yapılanların gerçek bedelini yine insanlar öder. Fakat biz çoğu zaman, gözümüzün önündeki faili değil, zihnimizdeki kavramı suçlamayı tercih ederiz. Belki de böylesi daha kolaydır. Bir insanın kötülüğünü kabul etmek, onunla aynı dünyayı paylaştığımızı kabul etmektir. Bir fikri suçlamaksa kötülüğü kendimizden uzaklaştırmanın güvenli bir yoludur.
İnsan, kendi karanlığına bakmak yerine lambayı kırmayı sever.
İdeolojiler, kâğıt üzerinde çoğu zaman kusursuz görünür. Adaletin terazisi şaşmayacak, özgürlük kimsenin elinden alınmayacak, refah birkaç kişinin sofrasında birikmeyecek, hiçbir insan diğerinin gölgesinde yaşamaya mahkûm edilmeyecektir. Bu vaatlerin karşısında kim durmak ister? Kim eşitliğe, güvenliğe, haysiyete ya da daha iyi bir dünyaya açıkça düşman olduğunu söyleyebilir?
Sorun, çoğu zaman ideallerin ne söylediğinden çok, onların adına kimin konuştuğunda başlar.
Bir fikir, insanın zihninde yaşarken ihtimallerden oluşur. İktidara yaklaştığında kurumlara, kurallara ve kararlara dönüşür. İktidarı ele geçirdiğinde ise kendisiyle birlikte insanın bütün zaaflarını da yönetmeye başlar. Çünkü fikirlerin elleri yoktur; ama onları uygulayan insanların vardır. Fikirlerin kişisel hırsları yoktur; ama onları temsil ettiğini söyleyenlerin vardır. Bir düşünce kendi başına kimseyi susturamaz, kimseyi sürgüne gönderemez, kimsenin hayatını bir imzayla altüst edemez. Bunları yapan, düşünceyi eyleme dönüştüren insandır.
Ne var ki burada ince bir çizgi bulunur. İnsanın sorumluluğunu savunmakla ideolojiyi her türlü eleştiriden muaf tutmak aynı şey değildir.
Bir kaptanın pusulayı yanlış kullanması, pusulanın kuzeyi göstermediğini kanıtlamaz. Fakat pusula sürekli olarak gemileri uçuruma götürüyorsa, belki de artık yalnızca kaptanları sorgulamanın zamanı geçmiştir. Belki haritanın çizgilerine, rotanın hangi kıyıları dışarıda bıraktığına, güvenli limanın kimin için güvenli olduğuna da bakmak gerekir.
Çünkü her fikir, dünyayı anlamanın yanı sıra onu belli bir biçimde düzenleme iddiası taşır. Her düzenleme, bazı imkânları öne çıkarırken bazılarını sınırlar. Her ideal, hayal ettiği insanı ve toplumu tarif ederken görünmez bir insan tasarımı da kurar. Bir düşüncenin iyiliği yalnızca vadettiği sonuçlarla değil, o sonuçlara ulaşmak için insana ne yapmayı meşru gördüğüyle de ölçülmelidir.
Adalet adına adaletsizlik yapılabiliyorsa, özgürlük adına insanların sesi kesilebiliyorsa, eşitlik adına itiraz eden herkes düşman ilan edilebiliyorsa, artık mesele yalnızca kötü bir uygulayıcının varlığı değildir. O fikrin kendi içinde taşıdığı çelişkileri, iktidarla kurduğu ilişkiyi ve yanlışlanmaya ne kadar açık olduğunu da sorgulamak gerekir.
İyi niyet, bir düşüncenin başlangıcı olabilir; fakat doğruluğunun sonsuza kadar geçerli kalacağına dair bir senet değildir.
Gücün insan üzerindeki etkisi de tam burada başlar.
İktidar, insanın karakterini bir gecede değiştiren sihirli bir değnek olmayabilir. Bazen yalnızca zaten var olanı görünür kılar. Daha önce korkudan saklanan kibri, sınırları olmadığı sanılan bir özgüveni, kendisini başkalarından üstün görme arzusunu gün ışığına çıkarır. Bazen de insanı yavaş yavaş değiştirir. Öyle yavaş ki aynadaki yüzün ne zaman yabancılaştığını fark edemez.
İlk gün yalnızca bir ayrıcalık ister. Çünkü bunca mücadeleyi vermiştir; bunu hak ettiğini düşünür. Sonra bir eleştirinin susturulmasını ister. Çünkü eleştirenler, yaptığı büyük işin anlaşılmasını engelliyordur. Ardından kendisine yakın olanların kayırılmasını doğal bulur. Çünkü onlar da davaya hizmet etmiştir. Bir süre sonra kendi çıkarıyla toplumun çıkarı arasındaki sınır silinir. Artık kendisine yapılan her itirazı ülkeye, millete, devlete ya da insanlığın geleceğine yapılmış bir saldırı olarak görür.
Ve insanın içindeki en tehlikeli dönüşüm gerçekleşir: Kendi arzusunu ahlaki bir zorunluluk sanmaya başlar.
Bu aşamada iktidardaki kişi yalnızca gücünü korumaz; gücünü korumayı bir erdem olarak sunar. Kendi kalıcılığını toplumun istikrarıyla, kendi yenilmezliğini davanın başarısıyla, kendi hatasızlığını da halkın geleceğiyle bir tutar. Böylece kişisel ihtiras, kamusal bir vazifeymiş gibi giydirilir. Çıkar, kutsal bir kelimenin içine saklanır. Hırs, tarihin kendisine verdiği bir görev gibi anlatılır.
Belki de yozlaşmanın en ürpertici biçimi budur: İnsanın kötülük yaparken kendisini kötü biri olarak görmemesi.
Çünkü açıkça kötülük yaptığını bilen insanın içinde hâlâ bir çatlak vardır. Ama kendi zulmünü iyilik, kendi korkusunu tedbir, kendi tahakkümünü düzen, kendi suskunluğunu sadakat diye adlandıran insanın önünde artık ahlaki bir ayna kalmamıştır. Ayna hâlâ oradadır; yalnızca üzerine bayrak asılmıştır.
İşte bu yüzden hiçbir lider, yalnızca iyi olduğuna inandığı için güvenilir sayılamaz. İyi niyet, denetlenmeyen gücün karşısında ince bir camdır. İnsan bazen en büyük yanlışlarını, kendisini haklı bulduğu için yapar.
Peki, toplumun görevi nedir?
Bir liderin arkasında yürümek mi, yoksa onun yürüdüğü yolu sürekli kontrol etmek mi?
Bu sorunun cevabı, vatandaşlık ile biat arasındaki mesafede saklıdır. Biat eden insan, liderin ne yaptığına bakmadan onun kim olduğuna inanır. Vatandaş ise liderin kim olduğundan bağımsız olarak ne yaptığını sorgular. Birinde sadakat kişiye yönelir; diğerinde ilkeye. Birinde liderin hatası, takipçinin zihninde mazeret aramaya başlar. Diğerinde hata, hesap sormanın gerekçesi olur.
Biat, insanın vicdanını bir başkasına emanet etmesidir. Oysa vicdan, başkasına devredildiğinde sorumluluk ortadan kalkmaz; yalnızca görünmez hâle gelir.
Bir liderin yanlışını savunmak için her defasında yeni bir gerekçe bulan insanı düşünün. Önce yapılan haksızlığın gerekli olduğunu söyler. Sonra haksızlığa uğrayanların bunu hak ettiğini ileri sürer. Ardından yaşananların abartıldığını, gerçeklerin çarpıtıldığını, bütün bunların büyük amaç uğruna katlanılması gereken bedeller olduğunu anlatır. Her savunma, bir sonrakine yer açar. Bir süre sonra insan, savunduğu fikri koruduğunu sanırken o fikrin en temel ilkelerini kendi elleriyle aşındırır.
Çünkü sadakat, hakikatin önüne geçtiğinde artık bir erdem olmaktan çıkar; insanın kendi kendisini susturma biçimine dönüşür.
Oysa toplumun gücü, liderine hiç yanılmadığını söylemesinde değil, yanlış yaptığında bunu yüzüne söyleyebilmesindedir. Bir düşünceye bağlı olmak, onu eleştiriden korumak değildir. Tam tersine, onu kendi iddiasına layık olmaya zorlamaktır. Adaleti savunan bir toplum, adaletsizliği kendi mahallesinde gördüğünde de sesini yükseltebiliyorsa adaleti gerçekten savunuyordur. Özgürlüğü savunan biri, yalnızca kendi düşüncesinin özgürce ifade edilmesini değil, karşısındaki insanın da konuşabilmesini istiyorsa özgürlüğün ne anlama geldiğini kavramıştır.
Ahlak, insanın yalnızca düşmanına uyguladığı bir ölçü değildir. Asıl anlamını, o ölçüyü kendi yakınına da uygulayabildiğinde kazanır.
Bu nedenle bir toplumu ayakta tutan şey, herkesin aynı fikre inanması değildir. Asıl mesele, hiçbir fikrin insanın üstüne çıkamayacağı bir ahlaki zemin oluşturabilmektir. Çünkü fikirler insanlara yol göstermek için vardır; insanlar fikirlerin uğruna harcanabilecek malzemelere dönüşsün diye değil.
Bir ideoloji, kendisini eleştiren herkesi düşman ilan etmeye başladığında, artık yalnızca iktidarı değil, kendi geleceğini de korumasız bırakır. Hatalarını söyleyebilen insanlar azaldıkça yanlış kararlar çoğalır. İtirazın yerini alkış aldıkça hakikat, odanın içinde kimsenin dokunmaya cesaret edemediği bir eşya gibi kalır. Herkes orada olduğunu bilir ama kimse ona yaklaşmaz.
Ve bir gün, bütün salon alkışlarken ülke sessizce yanlış yöne gider.
Yine de burada bir tehlike daha vardır: Lideri suçlayarak fikri bütünüyle masum ilan etmek de, fikri suçlayarak insanın sorumluluğunu ortadan kaldırmak kadar kolaycı olabilir.
Çünkü bazen lider, düşüncesine ihanet eder. Bazen düşünce, daha doğarken kendi içinde bir tahakküm tohumu taşır. Bazen de ikisi birbirini besler: İktidar fikri kendi ihtiyaçlarına göre büker, fikir de iktidara ahlaki bir zırh sağlar.
Bu üç ihtimali birbirinden ayırmadan konuşmak, tarihin önümüze bıraktığı dersleri yarım okumaktır.
Bir fikrin özgürlük vaat etmesi, onun her koşulda özgürlük üreteceğini kanıtlamaz. Eşitliği savunması, eşitliğe ulaşmak için hangi araçları meşru gördüğünü önemsiz kılmaz. Adaleti amaç edinmesi, adaletin tanımını yalnızca kendi elinde tutma hakkı vermez. Bu nedenle bir ideolojiyi değerlendirmek için yalnızca onun en güzel cümlelerini okumak yetmez. O düşüncenin iktidara geldiğinde ne yaptığına, muhaliflerine nasıl davrandığına, kendi hatalarını düzeltmek için hangi mekanizmaları kurduğuna ve gerektiğinde kendi kendisini sınırlayıp sınırlayamadığına da bakmak gerekir.
Bir düşüncenin gerçek sınavı, kürsüde söylediği sözler değil, gücü eline geçirdiğinde yapmaktan vazgeçebildikleridir.
İşte bu yüzden kurumlar önemlidir. Bağımsız yargı, özgür basın, hesap verebilir yönetim, kuvvetler ayrılığı ve örgütlü bir sivil toplum yalnızca devlet düzeninin teknik ayrıntıları değildir. Bunlar, insanın kendi iyiliğine fazla inanmasının önüne konmuş ahlaki sınırlardır. Hiç kimsenin yanılmaz olmadığını kabul etmenin somut yollarıdır.
Demokratik bir düzen, insanların melek olduğuna güvenerek kurulmaz. Tam tersine, insanların hata yapabileceğini, çıkarlarını ortak iyiliğin önüne koyabileceğini ve kendi yanlışlarına inanabilecek kadar ileri gidebileceğini hesaba katarak kurulur.
Bu açıdan denetim, güvensizliğin değil, insanı tanımanın sonucudur.
Bir köprü, onu yapan mühendis kusursuz olduğu için ayakta kalmamalıdır. Rüzgârı, yükü, malzemenin yorulmasını ve olası arızaları hesaba katan bir sistemle ayakta kalmalıdır. Devlet de bir kişinin erdemine emanet edilemeyecek kadar ağırdır. Milyonlarca hayatın geleceği, tek bir insanın karakterine, uykusuna, öfkesine ya da vicdanının o gün ne kadar ses çıkarabildiğine bağlı bırakılamaz.
Çünkü iyi bir insanın yönettiği denetimsiz bir düzen bile, yarın kötü bir insanın eline geçebilir.
Ve kurumların asıl değeri, iyi liderleri daha güçlü kılmalarında değil, kötü liderlerin verebileceği zararı sınırlamalarındadır.
Belki de bütün mesele, haritayı kutsallaştırmadan ona inanmayı öğrenmektir.
İnsan, yönsüz yaşayamaz. Adalete, özgürlüğe, eşitliğe, güvenliğe ve ortak bir geleceğe ihtiyaç duyar. Bu ihtiyaçlar bizi fikirler kurmaya, idealler geliştirmeye, daha iyi bir toplumun mümkün olduğuna inanmaya iter. İdealler olmadan insanlık yalnızca bugünün şartlarına razı olurdu. Hiçbir haksızlık değişmez, hiçbir sınır aşılmaz, hiçbir yeni ihtimal doğmazdı.
Ama ideallerin varlığı, onların adına konuşanlara sınırsız bir yetki vermez.
Bir fikri sevmek, onu dokunulmaz ilan etmek değildir. Bir lidere inanmak, ona hesap sorma hakkından vazgeçmek değildir. Bir davaya emek vermek, o davanın yanlışlarını görmezden gelmeyi gerektirmez. Tam tersine, insanın gerçekten değer verdiği şeyi koruması, onun adına yapılan yanlışlara karşı çıkabilmesini gerektirir.
Çünkü bir fikrin özünü korumanın yolu, onu eleştiriden saklamak değil, eleştiri karşısında ayakta kalıp kalamadığını görmektir.
Ve bazen bir ideali kurtarmanın ilk adımı, o idealin adını ağzından düşürmeyen liderin karşısına geçip hayır diyebilmektir.
Bu hayır, her zaman yüksek sesle söylenmez. Bazen bir imzayı atmamakta, bazen haksızlığa uğrayan birinin yanında durmakta, bazen herkesin sustuğu yerde bir soru sormakta, bazen de yıllardır savunulan bir düşüncenin yanlış olduğunu kabul edebilmekte saklıdır. İnsan kimi zaman kendi mahallesinin alkışını kaybetmeyi, kendi vicdanını kaybetmemek için göze alır. Bu, gösterişli bir kahramanlık değildir. Kameralar dönmez, müzik yükselmez, kimse yavaş çekimde yürüyen bir insanın arkasından bakmaz.
Ama tarihin yönünü değiştiren ahlaki başlangıçlar, çoğu zaman tam da böyle görünmez anlarda doğar.
Bir insanın kalabalığa rağmen kendi vicdanını koruduğu yerde, toplum yeniden düşünmeye başlar.
Şimdi o gemiye bir kez daha dönelim.
Gece hâlâ karanlık. Deniz hâlâ sert. Kaptan, yıllardır kendisine inanan mürettebata dönüp rotanın doğru olduğunu söylüyor. Haritanın kusursuzluğundan, yolculuğun büyüklüğünden, limana ulaşmak için ödenmesi gereken bedellerden söz ediyor. Bazıları başını sallıyor. Bazıları korkudan susuyor. Bazılarıysa artık kıyının nerede olduğunu hatırlamıyor bile.
Sonra mürettebattan biri pusulayı eline alıyor.
Kaptana düşman olduğu için değil, geminin batmasını istemediği için. Yıllardır bu yolculuğa inandığı için. Limana ulaşmanın mümkün olduğuna hâlâ inandığı için. Pusulayı kaptanın elinden alıp kuzeyi yeniden bulmak istiyor.
Belki kaptan öfkelenecek. Belki onu hain ilan edecek. Belki diğerleri, alıştıkları düzen bozulmasın diye ona sırt çevirecek. Fakat o insanın sorması gereken soru basit: Gemiyi kurtarmak mı istiyorum, yoksa kaptanın haklı çıkmasını mı?
Bu ikisi aynı şey değildir.
İnsanlığın siyasi ve ahlaki tarihi, bu ayrımın etrafında dönüp duruyor. Liderini korumak uğruna ülkesini, fikrini korumak uğruna insanı, inancını korumak uğruna vicdanını feda edenlerle; sevdiği şeyin yanlışını kabul edebilenler arasındaki ayrım bu. Bir taraf, hakikati kendi bağlılığının içine hapsetmek istiyor. Diğer taraf, bağlılığını hakikatin önünde diz çöktürebiliyor.
Belki de olgunluk, insanın inandığı her şeyi savunabilmesi değil, inandığı şeylerin yanlış olabileceği ihtimalini de taşıyabilmesidir.
Çünkü fikirler bize bir yön verebilir; fakat hangi yöne gittiğimizi sorgulama sorumluluğunu üzerimizden alamaz. Liderler yol gösterebilir; fakat vicdanımızın yerine geçemez. Devletler düzen kurabilir; fakat adaletin ne olduğunu tek başlarına belirleyemez. Hiçbir makam, hiçbir bayrak, hiçbir büyük vaat insanın ahlaki sorumluluğunu kendiliğinden ortadan kaldırmaz.
Ve hiçbir ideal, kendisini savunanların ellerinde gerçekleşen her şeyi peşinen aklayacak kadar masum değildir.
Belki pusulanın suçu yoktur. Belki kaptanın da bütün hikâyesi tek bir kelimeye sığdırılamaz. Ama gemi batıyorsa, yalnızca kaptanın niyetini tartışmanın ya da haritanın güzelliğini anlatmanın artık kimseye faydası yoktur. Önce insanları kurtarmak, sonra rotayı, kuralları ve bu felaketi mümkün kılan düzeni sorgulamak gerekir.
Çünkü fikirler insan içindir.
İnsan, fikirlerin uğruna gözden çıkarılabilecek bir ayrıntı değildir.
Ve bir toplumun gerçek özgürlüğü, liderlerinin ne kadar büyük olduğuyla değil, hiçbir liderin kendisini adaletin üzerinde göremediği gün başlar.
O gün belki gemi yine fırtınaya yakalanacaktır. Belki pusula şaşacak, harita eksik kalacak, yeni yollar açmak gerekecektir. Fakat mürettebat artık tek bir kişinin yüzüne bakmayacaktır. Herkesin görebildiği bir pusula, herkesin sorgulayabildiği bir rota ve gerektiğinde kaptanı değiştirebilecek bir irade olacaktır.
İşte o zaman gemi, bir insanın ihtirasını değil, insanların ortak geleceğini taşımaya başlar.
Ve belki de bir toplumun ulaşabileceği en büyük olgunluk şudur: İnandığı fikri bir lidere emanet etmeyecek kadar sevmek, liderini gerektiğinde o fikir uğruna karşısına alabilecek kadar da özgür olmak.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 2
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.
Edebiyat ve Kültür Platformu