Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum Atışma Online Üyeler
(0 oy)

Ayı Bizi Yemedi Biz Birbirimizi Yedik

Ayı Bizi Yemedi Biz Birbirimizi Yedik

Biraz uzun oldu ama zaman ayırıp okursanız çok güleceksiniz 😂



Ekip Ruhu

1. Kadir (Ekibin Sözde Komutanı, Kaba Kuvvet Abidesi):

Amaç: "Ben dağın kurduyum oğlum" deyip ormanda yolunu kaybeden, her sorunu mangal maşası, balta veya kafa atarak çözeceğini sanan tip.

Görevi: Arabayı sürmek, mangalı yakmak, herkese bağırmak.

Zaafları: Asla geri adım atmaz. Yanlış yola sapsa bile "Burası kestirme, coğrafya bilginiz yok" der. Hayatında belgesel dışında ayı görmemiştir ama sorsan ayıyla güreşmişliği vardır.



2. Sedat (Gamsız Boğaz, Mide Mühendisi):

Amaç: Dünya yansa üstünde sucuk pişirecek olan, hayattaki tek motivasyonu karbonhidrat ve protein dengesi olan dev gövde.

Görevi: Erzak sorumlusu (daha yola çıkmadan yarısını yedi).

Zaafları: En büyük panik anında bile "Şu etleri ziyan etmeyelim" der. Ayı saldırsa ayıya fırlatacağı son şey elindeki yiyecektir; gerekirse canını verir, sucuğu vermez.



3. Metin (Evham Kumkuması, Yürüyen Panik Atak):

Amaç: Şehirden 5 kilometre uzaklaşınca oksijen zehirlenmesi geçireceğini sanan, cebinde tansiyon aleti, çantasında üç farklı böcek ilacı ve yanık kremiyle gezen tip.

Görevi: Olumsuz enerji basmak, felaket senaryosu yazmak.

Zaafları: Çıt çıksa "Kuduz kurt sürüsü geldi" der. Olay anında mantıklı hiçbir şey yapamaz; ya kendi kafasına kolonya sıkar ya da arabanın anahtarını çalıların arasına düşürür.



4. Berkecan (Grup Felaketi, Doğal Afet, Cinslik Abidesi):

Amaç: İki hafta Cihangir’de yoga kampına gidip kendini doğanın efendisi ilan eden, ama kaldırım kenarındaki su birikintisinin üstünden atlarken bacağına kramp giren plaza kurgusu. Kampa su geçirmez tasarım dağcı botu, bembeyaz keten gömlek, kaşmir şal ve organik el dezenfektanıyla gelmiştir.

Görevi: Herkesin sinir sistemini çökertmek.

Zaafları: Çamur, böcek, is, duman, toprağın kokusu, rüzgarın esiş açısı... Kısacası doğaya dair her şey onun aurasını kirletir. Ölümle burun buruna gelse bile ilk düşüneceği şey botunun lekesi, gömleğinin kırışıklığı ve ortamın aurasıdır.



İlk ve Son Kamp Macerası

Kadir’in emektar jipi, Bolu Dağları’nın telefonun bile zar zor çektiği o ıssız yaylasına çamura bata çıka yanaştığında saat akşamüstü beşti. Motor sustu, ormanın o buz gibi sessizliği çöktü.



Kadir kapıyı tekmesiyle açıp aşağı atladı, ciğerlerine havayı çekip gerindi:



Kadir: Ulan be! Şuna bak şuna! İşte oksijen bu oğlum! Metropolün egzoz gazı ciğerlerimizi çürütmüştü. İnin lan aşağı! Sedat kömür çuvallarını kap, Metin sen çadır demirlerini tut!




"Arka kapı hafifçe, sanki içinde bomba varmış gibi yarım santim aralandı. İçeriden önce burnuna kadar çektiği organik lavanta kokulu dezenfektan spreyinin fıslaması, ardından da Berkecan’ın o baygın sesi duyuldu"



Berkecan: Kadir… Bir saniye kapıyı çarpma lütfen, kapı fitilinden içeriye polarize olmamış hava girdi. Bir de… Burası çok çiğ kokuyor. Zemin ıslak mı bana mı öyle geliyor?



Kadir: (Bagajdan iki çuval meşe kömürünü yere fırlatarak) Ulan gerizekalı, yayla burası yayla! Yağmur yağmış dün gece. Ne kokacaktı, AVM’nin havalandırması gibi yumuşatıcı mı kokacaktı? İn arabadan!



Berkecan: (Kafasını uzatıp yere bakar, dehşet içinde gözleri açılır) Hayatta inmem! Kadir çimenlerin dibi bariz balçık! Benim ayağımdaki  botların gözenekleri İtalyan Alpleri’ndeki özel bir mineralle kaplı, çamur değerse kireçlenme yapar.



Sedat: “Yarım ekmek arasına sıkıştırdığı domatesi, sanki hayatında son kez yemek yiyormuş gibi mideye indiriyordu.” 😂 Vay arkadaş… Oğlum senin o botların kireçlense ne olur, beton mu döküyorsun üstüne? İn lan, iki kilo antrikot aldım, koli koli et var bagajda; elim yağlıyken senin botunu keserim bak!



Berkecan: Sedat o salamlı parmaklarını benden en az iki metre uzakta tut! Ben sana haftalardır ne diyorum? Kampa giderken vibrasyonumuzu yükseltmemiz lazım. Sen bagajı şarküteri reyonuna çevirmişsin! İşlenmiş et yiye yiye bağırsak floran çimento bağlamış senin, hâlâ bana laf yetiştiriyorsun.



Metin: (Arabanın ön koltuğunda oturmuş, parmağındaki nabız ölçere bakmaktadır) Ya beyler bağırmayın şurada! Benim nabız şimdiden 98’e fırladı. Kadir buranın rakımı kaç? Oksijen fazlalığı beyin damarlarında spazm yapıyormuş, Google’da okudum. İnmesek mi acaba? Arabada mı yatsak?



Kadir: (Elindeki kamp çekicini havada sallar) Sabır ya Rabbim, sabır! Ulan üç tane koca herifle mi geldim, kreş grubunu mu geziye çıkardım belli değil! Biri oksijenden korkar, biri çamurdan kaçar! Berkecan, o totondaki bembeyaz keten pantolonla seni o ağacın dalına asarım, in lan aşağı çadırı kuracağız!



Berkecan arabadan öyle bir indi ki, sanırsın uzay mekiğinden yabancı bir gezegene adım atıyor. Bagajdan çıkardığı mavi ameliyat galoşlarını  botlarının üstüne geçirdi. Tek ayağını çimene koydu, yaylandı, öteki ayağını koydu. Keten gömleğinin kollarını iki parmak kıvırmış, boynuna da açık gri kaşmir bir şal dolamıştı.



Sedat ekmeğini yutarken kahkahayı bastı:

Sedat: AHAHAHA! Ulan Kadir şuna bak! Dağa ameliyata gelmiş doktor gibi geziyor herif! Lan Berkecan, köylüler seni böyle görse 'Bolu semalarına leylek indi' diye sapanla taşlar oğlum seni!



Berkecan: (Gözlerini devirerek portatif bambu sandalyesini açar) Gülün siz avamlar, gülün. Biyogüvenlik diye bir şey var. Ben sizin gibi kene ısırınca 'Tükürükle ovala geçer' diyen bir ortaçağ zihniyetine sahip değilim. Ben toprağın negatif enerjisini filtreliyorum şu an.



Kadir: Filtrene başlatma şimdi! Al şu kazığı, çadırın köşesine çak!



Berkecan: (Kazığa iki parmağının ucuyla dokunur) Kadir bu demir paslı mı? Tetanos riski var bunda. Ayrıca bunu çakarsam yer altındaki solucanların yaşam alanını deleriz, ekosisteme şiddet uygulamak istemiyorum.



Metin: (Panikle arabadan fırlar) Solucan mı?! Kurt mu var burada?! Parazit kaynıyordur o toprak! Kadir ben basmam oraya!



Kadir: (Çekici yere fırlatır, çıldırma noktasına gelir) Lan delirtmeyin beni! İki saat yol çektim sizin dırdırınızdan! Sedat, yak şu mangalı! Etleri diz! Bu iki salağı da aç bırakacağız, görsünler ekosistemi!



İki saat boyunca Sedat’la Kadir kan ter içinde çadırları kurdu. Berkecan ise çadırdan en az 40 metre uzağa kurduğu sandalyesine oturmuş, termosundaki detoks suyunu yudumlayarak çadırın rüzgar açısını eleştiriyordu: "Kadir o çadırın kapısını kuzeybatıya baktırdın, gece feng shui’miz kayacak, sabah migrenle uyanırsan bana ağlama."



Kadir her defasında ağzının içinden küfrederek mangalı yelliyordu.



Sonunda mangal kor haline geldi. Sedat ızgaraya antrikotları, köfteleri, sucukları dizdi. Etlerin yağı kömüre damladıkça etrafa buram buram koku yayıldı. Hava iyice kararmış, ay ışığı ormanın üstüne vurmuştu. Soğuk havada etin kokusu öyle bir yayıldı ki, Berkecan bile sandalyesinden kafasını uzatıp istemsizce yutkundu.




Sedat: (Izgaranın başından bağırır) Nasıl da koktu be! Kadir ver oradan ekmeği, yağına banayım! Berkecan paşam, sana da ağaç kabuğu getireyim mi oradan, kemirirsin.



Berkecan: (Burnunu çekerek) Kanserojen o duman Sedat, farkında değilsin. On sene sonra damarların tıkanınca o sucuğun faturasını görürsün.



Kadir: (Elinde koca bir tabak etle sofraya oturur) Ye lan Metin, bırak şu nabız aletini. Berkecan sen de zıkkımlanacaksan gel, yoksa sabaha kadar çim kemirirsin umrumda olmaz.



Berkecan: (Dayanamaz, kibirle sandalyeden kalkıp yaklaşır) Yani… Bedenimin hayvansal proteine değil ama belki biraz aminoaside ihtiyacı olabilir. Sadece şu yağsız yerinden iki çatal alırım, o da kan şekerim artsın diye.



Sedat: Yağsız yermiş… Lafa bak. Otur otur, tabağa gömül de sesin kesilsin.



Saat gece yarısını geçtiğinde ortam nihayet biraz durulmuştu. Dördü de ateşin etrafına dizilmiş, çaylarını yudumluyordu. Berkecan bile çamuru, galoşu unutmuş, ateşe bakıp "Aslında ateş elementi insanın içsel ateşini dengeliyor" falan diye ahkâm kesiyordu. Metin tansiyonunu ölçmüş, 12-8 çıkınca arkasına yaslanmıştı.



Tam o sırada…

Ormanın derinliklerinden, çadırların hemen arkasındaki sık çamlıktan öyle bir ses geldi ki, dördünün de boğazındaki çay dondu.



ÇAAAAAAT!



İki karış kalınlığında bir çam dalı, sanki birisi ortadan ikiye kırmış gibi patladı.



Ardından kuru yaprakların üzerinde ilerleyen, tonlarca ağırlıkta bir kütlenin hışırtısı: GÜM... GÜM... GÜM...



Ve gecenin sessizliğini yaran, ciğerden gelen o buhar gibi hırıltı: HUUUUUUFFF...



Kadir elindeki çay bardağını yere düşürdü. Sedat çiğnediği son lokmayı yutamadı, boğazında kaldı. Metin’in yüzü kireç gibi bembeyaz oldu, parmağındaki nabız ölçer aleti çılgın gibi kırmızı ışık yakmaya başladı.



Berkecan hariç. O hâlâ olayın ciddiyetini kavrayamamıştı:



Berkecan: (Gözlerini kısıp çalılığa bakar) Kadir… Köyün muhtarına haber verdin mi sen buraya gelirken? Biri traktörle kamp alanımıza dalıyor galiba, bu ne saygısızlık ya?



Çalılıkların arasından bir traktör değil; ayağa kalktığında iki buçuk metreyi bulan, sırtı  kıllarla kaplı, omuzları kamyon kasası gibi devasa bir bozayı çıktı.



Gözleri doğrudan masadaki mangal artıklarına, Sedat’ın önünde duran yarım kangal sucuğa kilitlenmişti.



Devasa burnunu havaya dikip öyle bir kokladı ki, Metin sandalyeden çimenlerin üstüne bayılır gibi kaydı:

Metin: (Sesi nefes borusunda tıkanarak) Kadir… Ayı… Ayı geldi Kadir… Helallik verin…



Sedat: (Ağzındaki lokmayla dona kalmış) Oha… Bu bildiğin dağ…



Kadir: (Fısıltıyla, çenesinin titremesini durduramayarak) Beyler… Sakın… Sakın ani hareket yapmayın… Dağcılar diyor ki kollarınızı yavaşça kaldırın, kendinizi büyük gösterin!!



Kadir kollarını iki yana açıp heykel gibi durdu, Sedat elindeki mangal maşasını teslim bayrağı gibi havaya dikti. Ayı onlara doğru ağır bir adım daha attı; topraktan resmen "güm" diye bir ses çıktı.



İşte tam o ölüm sessizliğinde, Berkecan sandalyesinden usulca kalktı.

Yüzünde gram korku yoktu. Çünkü iki saniye önce interneti çeken son dişle Instagram’da bir "yaban hayatı ve enerji frekansı" videosu izlemişti. Kendini Kızılderili şamanı, karşısındaki 400 kiloluk canavarı da ruh hayvanı sanıyordu.

Ağır adımlarla, kaşmir şalını düzelterek ayının önüne doğru iki adım yürüdü.



Berkecan: (Kollarını iki yana açıp kısık, bir sesle) Şşşt… Sakin ol dostum. Seni görüyorum. Seni onurlandırıyorum. İçindeki vahşi doğayı ve öfkeni anlıyorum… Ben Berkecan, toprak elementiyim. Aramızdaki frekansı hisset…



Kadir: (Gözleri yuvalarından fırlamış, dişlerinin arasından fısıldar) Ulan Berkecan geri bas! Ne elementi, ruh hastası herif! Ayı o ayı!



Sedat: (Tir tir titreyerek) Oğlum adam ayıyla networking yapıyor ya…



Berkecan: Susun avamlar, bozmayın aurasını! (Ayıya doğru bir adım daha atıp avuç içlerini gösterir) Biz dostuz dev çocuk… Sadece sevgiye odaklan…



Bozayı kafasını hafifçe eğdi. Hayatında ormanda tüfek sıkan avcı görmüştü, kaçan dağcı görmüştü, ama karşısına geçip kısık sesle kendisine "dev çocuk" diyerek ellerini uzatan bembeyaz keten gömlekli biri ile ilk defa karşılaşıyordu. Ayı şok 😂😂😂



Ayı derin bir nefes aldı: HUUUFFFFFFFF!

Ağzından çıkan sıcak, çiğ et ve çamur kokulu buhar doğrudan Berkecan’ın yüzüne çarptı. Kaşmir şalı hafifçe havalandı



Berkecan’ın o yüzü bir anda kireç gibi dondu:

Berkecan: Iyyy… Kadir bu dişlerini fırçalamamış! Ağzı leş gibi çürük kokuyor! Çekil önümden pis hayvan!

Ayı bu hakarete dayanamadı. Ağzını öyle bir açıp kükredi ki: RÖÖÖÖAAAARRRR!



Ormandaki bütün çam iğneleri döküldü, yer sarsıldı.



Metin: (Sandalyeden çimenlerin üstüne yuvarlanıp feryat eder) ANAM! YUTACAK BİZİ! KADİR KOŞ!



Sedat: (Masadaki yarım kangal sucuğu tişörtünün içine sokup fırlar) Sucuğu bırakmam! Kaçıııın!



Dördü birden aynı anda arkasını dönüp jipe doğru depar attı. Ama arkalarında 400 kiloluk bir dağ canavarı vardı ve hayvanın canı sucuk çekmişti.



Berkecan önde, keten gömleği rüzgârda uçuşarak koşuyordu. Ama her adımında arkaya bakıp bağırıyordu:



Berkecan: ÇAMUR VAR BURADA! KADİR DÜZ BASAMIYORUM, ÇİM KAYGAN! SPOR SALONUNDA KARDİYO YAPMIYORUZ BİZ BURADA, YAVAŞ KOŞUN!



Kadir: Ulan arkana bak arkana! Hayvan traktör gibi geliyor!



Jipin yanına ilk Metin vardı, kapı koluna asıldı.



Metin: KİLİTLİ! KADİR ANAHTAR NEREDE?!



Kadir: Cebimdeydi… Dur, düşürmüşüm!



Sedat: Ne demek düşürdüm?! Arkamı dönmeye korkuyorum, ensemde nefesini hissediyorum Kadir!



Ayı arkalarından dört nala geliyordu. Kadir can havliyle çadırların kurulduğu yere doğru geri koşup otların arasından parlayan anahtarı kaptı. Ayı tam Kadir’in üstüne hamle yaparken Sedat çaresizlikten elindeki mangal maşasını ayıya fırlattı:



Sedat: Al lan maşayı, sucuk yok sana!

Maşa ayının burnuna "çınnn" diye çarptı. Ayı bir an afalladı, yönünü Sedat’a çevirdi.



Sedat: AAAAA! KADİR AÇ ŞU KAPIYI!



Kadir kumandaya bastı, kapılar açıldı. Dördü birden tek bir kapıdan içeri girmeye çalıştı. Metin altta kaldı, Sedat göbeğiyle kapıya sıkıştı, Berkecan Sedat’ın sırtına tırmanıp arka koltuğa balık gibi atladı. En son Kadir içeri dalıp kapıyı çekti.



Tam o saniyede: GÜÜÜÜÜM!

Ayı arabanın şoför kapısına öyle bir omuz attı ki, jip iki tekerleğin üstüne kalkıp tekrar yere oturdu. İçeride mahşer yeri yaşanıyordu.



Metin: (Arabanın tabanına sinmiş, elleriyle kulaklarını kapatmış) Girdi içeri! Tavanı delecek! Kadir vasiyetimi oku, araba kardeşime kalsın!



Kadir: (Anahtarı kontağa sokmaya çalışır ama eli titremekten deliği bulamaz) Susun lan bir! Sokamıyorum anahtarı.



Berkecan: (Arka koltukta dik oturmuş, üstünü başını silkeleyerek) İnanılmaz bir ilkellik bu! Kadir, klimayı açar mısın? İçerideki oksijen seviyesi düştü, ayrıca Sedat’ın koynundaki sucuk ekşidi, migrenim tuttu!



Sedat: Ulan ayı kaportayı dişliyor, herif klima diyor! Kadir bas şu marşa kurban olayım!



Kadir kontağı çevirdi. Motor gürledi: VRAAAN!



Ama araba hareket etmedi. Çünkü Kadir panikten el frenini indirmeyi unutmuştu, gaza yüklendikçe lastikler çamuru havaya savuruyordu. Dışarıdaki ayı ise pes etmiyordu; ön pençelerini kaputun üstüne koydu, yüzünü ön cama yapıştırdı. Camda devasa burnuyla buhar halkaları çıkararak içeri dik dik bakıyordu.



Metin: Göz göze geldim… Gözünün içi kırmızı! Kadir bizi diri diri yiyecek bu!



Berkecan: (Arka koltuktan cama doğru organik lavanta dezenfektanını sıkarak) Pis hayvan! Git buradan! Çek o salyalı burnunu camdan, film kaplamayı çizeceksin!



Kadir: Ulan el freni çekiliymiş!



Kadir el frenini indirdi, vitesi bire takıp gaza kökledi. Jip çamurdan fırladı. Ayı kaputtan yana doğru savruldu, yere düştü ama hemen toparlanıp arabanın peşinden koşmaya başladı. Kadir geri vitese taktı, ağaçların arasından zikzaklar çizerek, çadırların üstünden geçip onları un ufak ederek ana yola doğru gazladı.



Ayı yaklaşık 200 metre arkalarından koştu, sonunda yorulup durdu ve gecenin karanlığında havaya doğru son bir kez böğürdü.



Ana yola çıktıklarında arabanın içi mezarlık gibi sessizdi.



Benzinlik tabelası göründüğünde saat sabahın beşiydi. Jipin sol kapısı içeri çökmüş, tavanında pençe izleri kalmış, ön camı buhardan ve ayı salyasından görünmez hale gelmişti.

Kadir arabayı sağa çekti, kontağı kapattı. Direksiyona kafasını koydu, derin derin nefes aldı.



Sedat tişörtünün içinden ezilmiş, pestil haline gelmiş sucuğu çıkardı. Boş gözlerle sucuğa baktı, sonra camı açıp benzinliğin çöp kovasına doğru fırlattı:

Sedat: Ben hayatım boyunca bir daha et yemem. Yemin ederim yarından itibaren veganım. Sucuk görmek istemiyorum.



Metin: (Tansiyon aletini cebinden çıkarıp benzinliğin zeminine fırlattı, ayağıyla üstüne bastı) Kırıldı zaten… Bitti. Ben pazartesi günü işi bırakıyorum. İstanbul’dan da taşınmıyorum. Evimden bakkala bile gitmeyeceğim. Doğa dediniz, beni canavarla burun buruna getirdiniz!



Kadir: Beyler… Bu arabada bir daha 'kamp' diyen olursa, 'hafta sonu doğaya kaçalım' diyen olursa… Yemin ederim o ayıyı bulur, kendi ellerimle ona teslim ederim. Bu bizim ilk ve son kampımızdı. Bu gece burada yaşanmadı. Birbirimizi de iki ay boyunca aramıyoruz.



“Ve jip, içindeki dört kafadarın bitmek bilmeyen bağrışmaları eşliğinde yoluna devam etti. İçeride bir süre daha tartışma devam etti.



Arka koltukta kaşmir şalını dizlerine örtmüş, üstündeki keten gömleğin yakasını iki parmağıyla düzelten Berkecan, sanki kaportayı dişleyen 400 kiloluk ayı onların peşinden koşmamış gibi hafifçe boğazını temizledi.

Dikiz aynasına bakıp saçının önünü düzeltti, sonra son derece ciddi ve tatlı bir ses tonuyla:



Berkecan: Yalnız beyler… Olayı kişiselleştirip doğaya küsmeyelim lütfen. Bence ayı konsepti fena değildi, sadece orman biraz fazla taşraydı. Ben internetten baktım şimdi; haftaya Kaz Dağları’nda cam tavanlı, içinde jakuzisi olan glamping çadırları var. Kişi başı sabah kahvaltısı dahil detoks çayı da veriyorlar. Ne dersiniz, haftaya oraya mı aksak?



Arabaya bir saniye mezarlık sessizliği çöktü.

Hemen sol yanında oturan, iki dakika önce tansiyon aletini parçalamış, gözünün beyazı kan çanağına dönmüş Metin kafasını yavaşça çevirdi. Gözbebekleri titriyordu.



Bir anda kendini tutamayıp iki eliyle birden Berkecan’ın o ipek karışımlı keten gömleğinin yakasına ve boğazına yapıştı:



Metin: (Tükürükler saçarak, dişlerini gıcırdatıp Berkecan’ı koltuğa bastırır) OĞLUM BAKKK! BOĞARIM LAAAAN SENİ! VALLAHİ BOĞARIM! AYININ YAPMADIĞINI BEN YAPARIM LAN SANA! GLAMPİNG DİYOR HALA! KAZ DAĞLARI DİYOR! SENİ O JAKUZİDE BOĞAR, DETOKS ÇAYINA ÇAMAŞIR SUYU KATARIM!



Berkecan: (Gözleri yuvalarından fırlamış, Metin’in ellerini tırmalayarak arabanın tavanına doğru ciyaklar) AYYYYYYYY! İMDAT! KADİR ÇEK ŞUNU ÜSTÜMDEN! YETİŞİİİİN ADAAAAM ÖLDÜRÜYORLAAAAR! BOĞUYOR BENİ PSİKOPAT! KAŞMİR ŞALIMI YIRTTI AYYYYYY POLİSİ ARAYIIIIIN!



Sedat: (Ön koltuktan arkaya yarım dönüp kapının koluna asılır) Metin bırakma boğazını! Kadir, araba hâlâ 40’la gidiyor ama tam atılmalık hızdayız! Açıyorum kapıyı, fırlat dışarı şunu!



Kadir: (Direksiyonu tek elle tutup dikiz aynasından arabanın tavanını titreten bir kükremeyle) YAAAA SABIIIIIR! AÇ SEDAT AÇ! VALLAHİ GERİ VİTESE TAKIP ÜSTÜNDEN GEÇMEZSEM ŞEREFSİZİM! AÇ ŞU KAPIYI!

Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)

Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler

  • Yorumlar 0
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com
Ayı Bizi Yemedi Biz Birbirimizi Yedik

Ayı Bizi Yemedi Biz Birbirimizi Yedik

Hafif Hasarlı Hafif Hasarlı