Bazı Trenler Kaçmaz İstasyonun Yanlış Olduğunu Sonradan Anlarsın
“Hangi tren garındaydı? Kaybettim o gün seni.
Biraz yağmurdun hep sen, biraz yağmur taklidi.”
Şarkılar bazen insanın aklına hiç sırası değilken gelir; daha doğrusu insan, sırasını hiçbir zaman denk getiremediği şeyleri şarkılara havale eder. Bir garda birini kaybetmek, kaybedileni orada bırakmaktan ibaret sanılır önce.
İnsan, kendini büyük bir hüznün başrolü sanmaya ne kadar da hevesli. Sanki peronda durup o siyah dumanların ardından el sallayınca bütün dünya duracak, makas değiştiren raylar bile bu kederli vedaya saygı duruşuna geçecekmiş gibi. Oysa hayat öyle işlemiyor. Hiçbir zaman büyük trajediler sahnelenmiyor peronlarda; yalnızca küçük, önemsiz dalgınlıklar ve telafisi imkânsız gecikmeler birikiyor.
Kaçırdığımı sanmıştım. Bütün suçun o paslı saatte, aceleci kondüktörde ya da ceplerimde bir türlü bulamadığım bilete ait olduğuna inandırmıştım kendimi. İnsan yenilgisini dışarıda bir sebebe bağlayınca içi bir nebze ferahlıyor tabii.
"Yetişemedim," demek, "O tren benim için kalkmıştı ama ben geciktim," diye düşünmek, insanın kendi yetersizliğine taktığı en kibar madalyadır. Bir trene yetişememek asil bir kederdir çünkü; içinde koşmak vardır, nefes nefese kalmak vardır, çaresizce uzanan eller vardır.
Oysa sonradan anlaşılıyor: Bazı trenler hiç kaçmaz. Saatlerce o tahta bankta oturup ayaklarını sürüyen, pardösüsünün yakalarını kaldırıp rüzgârdan saklanan insanlar, aslında kaçan bir şeyin ardından bakmıyordur. Sadece yanlış istasyondadır. İşte insanın kendine itiraf etmekte en çok zorlandığı, içindeki o bitmek bilmeyen mahkemede bir türlü kayda geçiremediği hakikat budur.
Bütün hazırlıklar tamdır; bavul itina ile toplanmış, eski mektuplar arasına naftalin kokuları serpiştirilmiş, gidecek yerin hayali bile kurulmuştur. Fakat peron yanlıştır. O rayların üzerinden hiçbir zaman o beklenen vagonlar geçmemiştir ve geçmeyecektir.
Bizler, olmayan seferlerin tarifesine bakıp ömür tüketen tuhaf yolcularız. Beklemeyi bir erdem, ıslanmayı bir kader sayıyoruz. Üstelik yağan yağmur bile sahici değil çoğu zaman; biraz gökyüzünün kederi, biraz da kendi gözlerimizin taklidi. Kendimizi öyle bir inandırırız ki beklediğimiz şeye, gişenin çoktan inmiş kepenklerindeki o taşlaşmış kayıtsızlığı bile görmezden geliriz.
Boş raylara bakıp "Birazdan gelecek," diye mırıldanırken, aslında arkamızda akıp giden şehri, asıl binmemiz gereken vagonların çoktan başka diyarlara doğru yol aldığını bile fark etmeyiz.
Sonra bir gün, rüzgâr birden kesilir. Yağmur taklidi biter, geriye sadece çamurlu bir zemin ve üşüyen parmaklar kalır. İnsan başını kaldırıp duvardaki paslı tabelaya bakar. Harfleri silinmiş, adı unutulmuş bir yerdedir. Ne gelen vardır ne giden. Ve o an anlar: Kaçan hiçbir tren olmamıştır. Asıl mesele, var olmayan bir yolculuğun nöbetini tutmuş olmaktır...
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 1
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.
Edebiyat ve Kültür Platformu