"Her şey ne de çabuk tükenmiş. Çoğu kez ne olduklarını dahi bilmediğim, anlamadığım olaylar hayatımda yer bulabilmiş. Kendilerince beni oluşturan izleri kalmış.

Var olduğunu sanırsınız, oysa hiç yoktur, kendinizi kandıra kandıra yılları büyütmüşsünüzdür. Ya da yok olduğunu sanırsınız, oysa o hala vardır ama siz görmezden gelip geçip gitmesine izin verirsiniz. Nasıl göreceğinizi bilmiyorsanız, göremezsiniz, bu yüzden, kavuşmak bazen ayrılmak gibidir. Ne ben koynuna alınıp kuşlar gibi uyutulacak çocuktum artık, ne de Safinaz abla öylesine mesafesiz değildi..."

 

Mahalledeki tatar çocuklarının okulumuzun önündeki arsada yaptıkları futbol maçlarına beni iştirak ettirmemeleri en önemli sorunumdu. Aramızda savaş başlattım. Dayak yiye yiye dayak atmayı da onlardan öğrendim. Ben teker teker yakaladıkça onları dövüyordum, onlar da toplaşıp beni dövüyorlardı. Öyle ki, beni dövebilmek için yaşları benden bir hayli fazla ağabeylerini de devreye sokmaya başlamışlardı. 
Onların abisi varsa, benim de teyzemin oğlu Yılmaz var, diyerek on sekiz-on dokuz yaşlarındaki teyze oğluna durumumu anlatarak yardımını istedim. Teyze oğlu ise, yardım etmek bahanesiyle dolaştığımızda, ıssız bir yerde bana tecavüz etmeye kalkıştı. Evet! Ne yazık ki, birinci dereceden akrabam olan bu sapık herif bana tecavüz etmeye kalkışmıştı. Kaçarak kurtulmuştum onun elinden. Kaçarak, onun bende yarattığı sarsıntıdan ise hiçbir zaman kurtulamayacaktım.

Kaçarak geldiğim yer oturduğumuz apartmandı, ama girdiğim ev kendimizinki olmadı. Merdivenlerden koşarak evimize doğru çıkarken, alt katımızda oturan Safinaz ablanın kapısı açılıp, dışarı çıktı.

“Ne bu telaşın yakışıklı? Gel… Gel hele, gir içeriye!” diyerek beni evinden içeri soktu.

Hala, tir tir titriyordum. Olanları niçin, nasıl anlattığımı bilemiyorum, ama anlattığım için pişman olmayacaktım; çünkü, bundan sonraki dönemlerde her şeyimi, ama her şeyimi, tereddütsüz anlatabileceğim sırdaşımı böyle edinmiştim.

“Sen, on üç yaşında olduğun için kaçıp kurtulabildin.” Ona, yaşımı sorduğu zaman kendimi büyük gösterme güdüsüyle on iki yaşımda olduğumu gizleyip onüç yaşımdayım, demiştim; ─ne fark ediyorsa─ “ya altı yedi yaşındayken bu tip sapıkların sıkıştırdığı, cinsel kimliği oturmamış çocuklar ne yapsın? Piyasada ki homoseksüellerin çoğu bu sapıkların eseri değil mi?” Çok doğruydu dedikleri.

“Ne iyi kadınsın sen be Safinaz abla!”

“Doğru söyle!”

“Vallahi!”

“Dur, şam tatlısı getireyim sana…”

“Yok, valla yiyemem…”

Önüme bir tabak dolusu şam tatlısı koyup yemem için ısrar etti. "Hatırım için ye... Küserim yoksa, bak..."

Bir tane yiyeyim madem," diyerek elime bir tatlı aldım. O anlatıyordu.

“Ortalık sapıktan geçilmiyor. Gözünün iliştiği herkes o potansiyelde! Mahvedilmiş bir sürü hayat kalıyor onlardan geriye! Kütahya’dayken evlendiğim o zurnacıyı hatırlar mısın?"

"Ayıyı mı?"

"İşte o ayı da sapığın tekiydi. Pis herif daha zifaf gecemizde benimlen zorlan ters ilişkiye girdiydi de kaçıp buralara gelmeme sebep olduydu."

"Tokat attıydı da," diyecek olduğumda, sözümü kesti.

"O tokatı atmasaydı da ayrılacaktım o mendeburdan. Akşam gelince babamlan konuşmayı düşünüyordum. Senin anan kan dökülür deyince, babamın sahip çıkmayacağına hükmederek atladım trene, kaçtım oradan. İstanbul’a gitmekti niyetim lakin tren Kütahya Eskişehir arasında çalışan kara trenmiş, ben de Eskişehir’e geldim işte. Aslında iyi de oldu. Bu tatlı işini öğrenip tezgâhımı kurduktan sonra kendime yepyeni bir hayat kurdum."

"Ayı gelip, her gün haber var mı diye seni soruyordu."

"Geçen sene boşandım ondan. Avukatıma verdim vekâletimi, açtım boşanma davasını."

Safinaz ablanın annemle de kafaları barışmıştı. Sabah karanlığından akşam karanlığına kadar evinde olmuyordu ama, akşam oldumu da sık sık annemle oturmaya geliyordu. Bu sohbetlerde yukarı kattaki Madam da oluyordu bazen; üç komşu adeta kırk yıllık ahbap gibiydiler.
Akşamüstleri ya bize geldiğinde, ya da ben ona gittiğimde, hemen her gün görüştüğüm Safinaz abla bende adeta bir tiryakilik oluşturmuştu. Öyle ki, gündüz boyu görüşemediğimizde özlemeye başlıyordum. Bazen de akşamı bekleyecek kadar dayanamıyor, çarşıda, satış yaptığı yerlerde görmeye gidiyordum. Onu, çatma bacaklı bir sehpanın üstündeki işlemeli bakır tepsisinde “şambaba” tatlılarını satarken Köprübaşı’nda, ya da Adalar’da buluyordum.
“Şam işi, şamdan işi, bunu yapan iki kişi, biri erkek, biri dişi…” diye seslendirdiği tekerlemelerle satış yapıyordu.
Yanına giderek, “Safinaz abla, şambaba kaç para?” diye sorarak laf atıyordum. O da bana, hoşuma gittiğini bildiği için mutlaka, “sen parlak çocuk, istemez para!” diyerek karşılık veriyordu.
Sonra da gerçekten de parasız olarak bir şambaba tatlısını, hindistan cevizi tozuna bulayarak elime tutuşturuyordu.

Annemden benim yahni yemeğini çok sevdiğimi duyduktan sonra, ortak sevgimiz olan bu yemeği sık sık pişiren Madam, her pişirişinde beni yahni yemeye çağırıyordu. Onun yahnisinden, Ersin gibi, katiyen gocunmuyordum; hatta, ─ laf aramızda ─ onun dediği gibi, “en lezzetli yahni keçi etiyle pişirilendi.”

Bir gün çocukça bir merakla, “Madam, bu kadar çok et alacak parayı nereden buluyorsun?” diye sormuştum. Soruma cevap vermesine fırsat bırakmadan, hemen ikinci sorumu da sormuştum. “Evinde hiç durmuyorsun. Hemen her gün çıkıp gidiyorsun. Yoksa bir işte mi çalışıyorsun?”

Onca zahmete girip, uzun uzun cümleler kurarak sorduğum soruma kısacık bir cevap vermekle yetindi. “Tanrı veriyor.”

“Bize niçin vermiyor da, sana veriyor? Bizim başımız kel mi?”

Gülerek karşıladı bu sorumu. Sonra, “sizin Tanrı başka, bizim Tanrı başka… Sizin Tanrı, Allah… Sizin Allah babanız cimri, bizim Tanrı cömert…” diye tamamladı.

Kafam öyle bir karışmıştı ki, şapşal şapsal baka kaldım. O an, onun tanrısının benim de tanrım olmasını nasıl da arzulamıştım. 

Akşam işinden döndüğünde Safinaz ablanın yanına koşturdum.

“Hayırdır inşallah! Ne bu halin, bir problemin var gibi…” diyerek karşıladı beni.

“Madamın Allah’ı, bizim Allah’ımızdan farklı mı?”

“Yok, değil!”

“O farklı diyor ama… Onun Allah’ı çok bonkörmüş, bizim Allah’ımız ise çok cimriymiş!”

“Tövbe, tövbe! Günaha girmiş. Dünyanın her yanı onun cömertçe bahşettiği nimetlerle dolu. İnsanlar, hayvanlar yiyor yiyor, bitiremiyor.”

“Ama onun Allah’ı, cömert olduğu için ona birçok para veriyormuş. Bizim Allah’ımız cimri olduğu için bize azcık para veriyormuş.”

“Yalan söylemiş sana! Ona parayı Allah vermiyor. Allah, al sana para diyerek kimseye para filan vermez ama bereketiyle nasip eder. Madamın babası İstanbul’da cam tüccarıymış. Hem perakende, hem toptancı… Adam öldükten sonra dükkân abisi ile buna kalmış. Abisi aynı işi sürdürdüğünden bunun payına mahsuben belirli bir kira ödüyormuş ve o kira madamın geçimini rahatlıkla sağlıyormuş… Anladın mı?”

“Anladım,” dedim. Biraz, bir şeyler anlamıştım.

Evimizin bulunduğu ara cadde, iki yanındaki yüksek binalardan ve yıllanmış ağaçlardan ötürü sürekli gölge içinde kalıyordu ve güneşin güçlü olduğu günlerde bile serin bir koridoru andırıyordu. Bu kasvetli görüntüsü insanın içini karartıyordu.

Oturduğumuz binanın zemin katında iki dükkân vardı. Bunlardan daha küçük olan çay ocağıydı. Babam, arada sırada buraya uğrayarak çay içiyordu. Sanırım oradakilerle sohbet etmek de hoşuna gidiyordu. Daha çok da bitişik dükkânda esnaflık yapan emekli imam ile…

Emekli imam, dükkânında cenaze levazımatından tutun da Kuran’ı Kerim’e kadar pek çok şey satıyordu. Tüm semtin bu tür ihtiyaçlarını karşılayan bir dükkândı onunki… Emekli imamın dükkânında, on dokuz, yirmi yaşlarındaki İmam Hatip Lisesi mezunu oğlu duruyordu. Yakışıklıca bir delikanlıydı. Benimle küçümsemeden, hatta fikirlerime önem vererek konuşması hoşuma gidiyordu; bu nedenle dükkânlarında geçirdiğim zamanlar da fazlalaşıyordu. Babası gibi imam olan oğlana, neden imamlık yapmadığını sorduğumda, bana, “tayinimi yaparlar cehennemin dibinde ki bir köy camiine şimdi… Yapılacak iş mi alla sen,” demişti.

Amaç para kazanmak ise, para matbaası gibi çalışan dükkânları yeterdi de, artardı bile.

Tam bir Cumhuriyet karşıtlığını savunan, padişahların lafını ettikçe, adlarının önüne “Cennetmekan”, sonuna da “efendimiz” koyan emekli imam, Mustafa Kemal Atatürk’ün adı geçmesi gerektiğinde de, onu “Kör” diye adlandırıyordu. Ve, “onun bir gözü takmadır, cam gözdür,” diyerek, taktığı lakabı haklı çıkartmaya çalışıyordu. Susmasını bilmeyen adam, bir de, “Selanikli bir Yahudi dönmesidir kendisi,” diye lafını sürdürüyordu.

Bir gün dayanamamış, “ne olmuş öyleyse?” diye çıkışmıştım ona.

Babam, bu ukalalığıma kızmış, “büyüklerine karşı saygılı ol baki’im!” diye ikaz etmişti beni.

Sinirimi yenememiş, kızgın ve kırgın, ağlamaya başlamıştım. Sonra, “siz ikiniz, Atatürk’ün boku bile olamazsınız!” diye haykırarak oradan kaçmıştım. Bu babama ilk kez diklenmem olmuştu ve buna cesaret etmeme neden olan büyük Atatürk olmuştu.

Bununla beraber, bu diklenmem nedeniyle babamdan yiyeceğim dayağın korkusuyla, eve gidememiş ve Safinaz ablaya sığınmıştım.

Ona babamla emekli imama ettiğim hakareti anlattım. Benden daha çok o kızmıştı. “İyi demişsin!” diyerek beni onayladı. “Onlar kim, benim hemşehrim kim?”

“Hemşehrin mi?”

“Hemşehrim ya… Ben de onun gibi Makedonya kökenliyim.”

Lafımı ölçmeden, biçmeden, "çingene değil misiniz siz?" diye soruverdim.“

Az bozulur gibi oldu, sonra gülmeye vurdu. "Çingene lafını kullanma! Roman de..."

"Neden?"

"Biz çingene değil, romanız da ondan. Çingene lafı romanları aşağılamak için kullanılır."

"Nassı yani?"

"Of! Bi de onu mu anlatayım sana şimdi?"

"Anlat nolur!"

"Kısaca anlatayım bari," diyerek isteksizce anlatmaya başladı: "Eskiden Babil ülkesinde bu arap milletinin de, yahudi milletinin de atası olan İbrahim adında bir peygamber varmış. Bu adam..." Anlatacaklarını dinlemek için canım gidiyordu ama, burada öyle bir laf etmişti ki, kendimi tutamadım, sordum.

"Ne yani? Arap milleti ile Yahudi milleti akraba mı?"

"Akraba ya... İşte bu birbirini kıtır kıtır doğrayan akrabaların atası İbrahim, putperestlerin tapınağındaki heykelleri kırıp parçalayınca, Babillilerin o zamanki hükümdarı Nemrut tarafından ateşe atılarak yakılmasına karar verildi.
Ateşin çevre duvarı, yapılıp- tamamlanınca, Nemrut emretti. Ateş için odunlar taşındı. Oraya odun götürmek için odun yüklenen develer, odunların, İbrahim’i yakmak için taşındığını bildiklerinden, sırtlarındaki yükü yere düşürürlerdi, götürmek istemezlerdi. Bundan ötürü İbrahim, onlara hayır duada bulunurdu. Ancak katır, hırsla ve gönülden odun taşımıştı. İbrahim, katırlara lanet etti. Bu odunlar, bir yıl boyu taşındı. İbrahim’in ateşe atılmasına sıra gelince, sıcaklığından ötürü kimse yanaşamadı. Ne kadar çalıştılarsa, onu ateşe atamadılar. Aciz kaldılar. Şeytan, İbrahim’in ateşe atılamadığını görünce, hemen, kendisini önemli bir kimse şekline soktu. Önemli bir insan havasında, Nemrut’un karşısına geçti.  Nemrut ona: "Sen kimsin, ne kişisin?" diye sordu. Şeytan, "İşittim ki, şu büyücü kimseyi, ateşe atmak istemiş, atamamışsınız. Sana, onu ateşe atmanın yolunu göstermeye geldim," dedi. Nemrut: "Yöntemin nedir, söyle bakalım!" dedi. Şeytan, "O’nu mancınıklarla atın!" diyerek Nemrut’a mancınığın yapılmasını öğretti. Mancınık yapılınca, Nemrut emretti, İbrahim’i, zincirlerle bağlı olarak getirdiler. Mancınığa koyup, atmak istediler. Lâkin mancınıkla da atamadılar. Tekrar aciz kalınca, yine Şeytan işe karıştı ve şöyle dedi: "Bir erkekle bir kız kardeş, burada çiftleşmeli ki, bunu ateşe atabilesiniz!" Nemrut onun dediği gibi biri kız, biri erkek iki kardeş buldurttu. Çin ile Gane adlı iki kardeş bu işi yaptı ve Çingeneler de onların soyundan türedi. İşte bu hikayeden dolayı roman milleti, kendilerine çingene denilmesinden hoşlanmazlar. Bu hikâyeyi İbrahim'in torunları olup, öz akraba olan Yahudiler ve Müslümanlar uydurmuştur. Bu iki akraba millet birbiriyle savaşıp, birbirlerini öldürüyorlar ve birbirlerinin kadınlarının, kızlarının ırzına geçiyorlar. Değil mi?"

"Hem de öyle valla..."

"Şimdi roman milleti mi sapık, kardeş kardeşe savaşıp birbirlerini düzen bu iki akraba kavim mi sapık, sence? Ne dersin?"

"Tabii ki, bu iki kavim sapığın sapığI hem de... Safinaz abla be?"

"Ne var gene?"

"Kızmayacaksan söylerim."

"De, kızmayacam!"

"Hani şeytan akıl verince atabildiler mi İbramı, onu merak ettiydim."

"Anlaşlıldı, hikayenin geri kalanını da anlatmam gerekecek sana. Anlatayım madem, dinle! Bu İbrahim, sonra mancınığın içine konuldu ve ateşe atıldı. İbrahim mancınıktan fırlatılınca, havada ateşe doğru ilerlemeye başladı.  Allah(c.c), Cebrail'e emretti: "Yetiş! İbrahim havadayken tut!" Ona: "Ben Cebrail"im de! Benim yapabileceğim bir dileğin var mı? Diye sor", dedi. Cebrail, hemen o anda, İbrahim"e yetişti: "Ey İbrahim! dedi. Ben Cebrail"im! Allah(c.c.)"nün emriyle sana geldim. Benden ne dilersen dile!" İbrahim: "Benim dileğim, Allah(c.c.)"na dır, sana değildir. Ben O"nun kölesiyim! Ateşte O"nundur! Nasıl dilerse öyle yapsın!" dedi. İbrahim, Allah"tan başka kimseden yardım dilemeyerek: "Ben sadece Allah"tan yardım isterim dediği için Allah(c.c.), ona, "Halilim" (dostum)dedi ve adı "Halilullah"(Allah"ın dostu) oldu.
Allah(c.c.), o zaman ateşe şöyle emretti:
"Biz söyledik: "Ey ateş, İbrahim"in üzerine soğuk ve selâmet ol!"" Ve İbrahim, ateşin ortasına düşünce, ateş dört yana çekildi. Ateşin ortasında bir yer açıldı. Güzel bir pınar çıktı. Çevresi yeşillendi. O da geldi, pınarın yanına oturdu. Ayağındaki zincir bağları çözüldü. Nemrut, yüksek bir saray yaptırmıştı. O sarayın üstüne, ağaçtan yüksek bir sedir yapılmasını emretti. O yüksek yere çıkarak, ateşi görmek istedi. Hem de şöyle dedi: "İbrahim"in ateş içindeki halini göreyim! Acaba yanıp kavruldu mu?" Nemrut, ateşin içine baktı. Ateş ortasında, pınarı ve yeşilliği gördü. İbrahim"de, sağ olarak pınarın yanında oturuyordu. Nemrut, bu hal karşısında şaşırdı, kaldı. "Ey İbrahim!" diye bağırdı. İbrahim"de: "Ey Allah düşmanı! Ne diyorsun?" diye cevap verdi. Nemrut, "Bu ateşi senin için kim böyle yaptı?" diye sordu. O da: "Ateşi Yaratan!" dedi. Nemrut, "O Yaratanın hakkı için ateşin içinden dışarı çık. Seni göreyim!" dedi. İbrahim kalktı. Ateşin içinde yürüdü. Nereye ayakbastıysa, o yerdeki ateş sönüyor, orası çimenlik oluyordu. Bu suretle İbrahim, dışarı çıktı, durdu. Nemrut, "Ey İbrahim! Sana ne söyleyeyim! Senin yüce bir Rabbin varmış. Şimdi dileğim, senin Rabbine konukluk etmektir!" dedi.  İbrahim, "Benim Rabbimin konukluğa ihtiyacı yoktur." dedi. Nemrut, "Ben onu konuklasam gerek!" dedi. Bin at, bin deve, koyun, sığır ve kuşları; yani sultanları konuklamaya yarar şeyleri getirdiler. Hepsini, İbrahim"in Rabbine karşı kurban ettiler. Ancak Allah(c.c.), hiç birisini kabul etmedi. Nemrut, kurbanın kabul edilmediğini anlayınca, İbrahim karşısında mahcup oldu. Bu utançla, İbrahim"in yüzüne bakamadı. Üç gün sarayına kapandı. Nemrut, halkın kendisinden yüz çevirmesinden korktuğu için sabırsızlandı. Saraydan dışarı çıktı, hemen adamlarını, dört bir yana mektuplar yazarak yolladı: "Çabucak ordular gönderin! Tamamen silahlansınlar. Gök Tanrısı ile savaş etsem gerek!" dedi. Yüz bine yakın talimli asker, Nemrut"un önünde toplandı. Sonra Melek, Nemrut"un yanına varıp:
"Ey zavallı, senin gibi bir biçareye asker ne gerek! Yüce Allah, yarattığı en küçük bir kuluna emrederse, seni de, askerini de yok eder!" Dedi. Yüzünü göğe yöneltti:
"Yarabbi, Sen, bu tağutun neler söylediğini bilirsin. Bunun helakini, sana havale ediyorum!" Dedi. 
Yüce Allah, yaratıklarının en zayıfı olan sivrisinek ordusuna emretti. Akın akın geldiler. Nemrut ordusundaki askerin, yüzlerine, gözlerine üşüştüler. Sivrisineğin çokluğundan, askerler, birbirlerini görmezlerdi. Her adamı ve atını ısırdığında, acısı dayanılmaz olurdu. Bu acıyla, hayvanlar şaha kalkar, canının acısından, askerleri yerlere fırlatırdı. Böylece, bu zalim ordu, perişan oldu. Nemrut, yapayalnız kaldı. Kaçıp, sarayına girdi. Kapıları sağlamca kapattı. O beladan kurtuldum sandı. Fakat Yüce Allah(c.c.), sineklerin en zayıfına emretti. Öyle ki bir gözü kör, bir ayağı topaldı. Baca deliğinden içeri girmiş,Nemrut"un dizi üstüne konmuştu. O, onu tutup öldürmek istedi. Sinek uçtu, yüzüne kondu. O da onu, yüzünden kovmak istedi. Sinek yine uçtu, onun burnunun içine girdi. Oradan beyninin içine kadar yürüdü. Azar azar beynini kemirmeğe başladı. Nemrut iki eliyle yüzüne, gözüne vuruyor, acısını bir parça dindirmek istiyordu. Sinek, ona, o kadar işkence ediyordu ki, ne zaman başını sallasa, sineğin kemirişi diniyordu. O da, o zaman rahat ediyordu. Eğer başına, bir şeylerle vurmazlarsa, sineğin beynini yemesi yine devam ediyordu. O zaman, Nemrut"un feryadı göklere çıkıyordu. Sonunda, başına vuracak bir görevli gerekti. Tokmaklar hazırlandı. Nemrut"un yakınlarından, nöbetle onun başına vuracak kişiler görevlendirildi. Nemrut, hafif vurandan darılır, kuvvetli vurandan memnun olurdu. İşte kendisini "tanrılaştıran" ve kendi çağının en büyük krallığının başındaki zalimin akıbeti böyle oldu! "

"Çok güzel bir hikayeydi, ağzına sağlık."

"Ben de bu hikayeler çok. Ara sıra anlatırım istersen."

"İstemez miyim!"

"Biz gene Mustafa Kemal'i konuşalım. Mustafa Kemal'i küçültmek isteyenler uydurdukları kör, cam göz, Yahudi dönmesi yalanlarına dört elle sarılırlar. Bu uydurmalar Mustafa Kemal düşmanlarınca çok kullanılıyor. Ama, onun kadar yakışıklı, onun kadar akıllı, onun kadar kahraman biri daha gelmemiştir bu memlekete…"

Annem aşağıya inip de, "niye oturup duruyorsun burada? Eve gelsene artık," diyerek götürmek istediğinde direndim.

"Gelmeyeceğim işte! Gelirsem babam dövecek!"

Safinaz abla, "dövmeye kalkışırsa kaçar gelirsin buraya," diyerek gitmemi istedi.

Annem, "baban o kadarcık şey için dövmez, korkma. Dövmeye kalkışırsa da ben mani olurum" diyerek beni zorla eve götürdü.

Camide vaaz verir gibi babama nutuklar çeken, siyasi ve tarihi misyondan yoksun bu adamla hiçbir tartışmaya girişmeden, öylece dinleyen babamdan nefret ediyordum. Dövse dahi umursamayacaktım ve aynı hakareti sürdürecektim: "Sen de, o imam bozuntusu da Atatürk"ün boku bile olamazsınız işte!"

Babam hiçbir şey demeden, ama bir karış suratla karşıladı. Geçip bir kenara oturdum.

*

Babama küskünlüğüm devam ediyordu. Kalın bir karton tuval üstüne sulu boya/guaş boya ile manzara resmi yapacaktım. Önce tahayyül ettiğim manzarayı karakalemle çizmeye çalışmıştım, ama çizdiklerimde perspektif diye bir şey yoktu. Babam bocaladığımı gördüğünde, "getir de bir bakayım," dedi.

Götürsem mi, götürmesem mi? Götürmeyeceğim işte!

"Getir şunu, evladım!" diyerek ısrar etti.

Ben de götürmemekte inat ettim.

Birden sesini yükseltmeye başladı: "Kalkıp cetveli aldırma elime, getir!"

Korkup götürdüm. Baktı, çizdiklerimi beğenmedi, hepsini sildirdi. Başladı öğretmeye: "Uzaklarda olan şeyler yakındakilerden daha küçük görünürler. Şu dağlar uzakta, o halde küçük çizilmeliler. Onların önündeki ada, onlardan daha büyük görünür. Şu en öndeki kayalıklar da çok yakın oldukları için çok büyük çizilmeliler. Anladın mı?"

Anlamıştım.

"Çiz bakayım!"

Çizdim, gene beğenmedi, "bu dağları daha dar ve upuzun çiz."

Silerek çizdim yeniden, bu defa beğendi. "Onların önündeki adayı dağlardan daha büyük çizeceksin. Şöyle…" diyerek tarif ettiği adayı çiziverdi. "Tamam, şimdi de bize en yakın olan kayalıkları çok büyük çizeceksin. Tamam mı?"

Resim kağıdının üstlerine kadar yükselmiş kayalıklar çizdik. "Gördün mü bak, resim sanki canlı gibi oldu. Haydi, şimdi de boyayalım resmi…"

Boyadığım resim adeta canlanıverdi gözlerimin önünde; çok hoşuma gitti. Babam da, ummadığı kadar güzel bir resim olduğunu söyledi. "Öğretmenine gösterdikten sonra getir, çerçeveletip evimizin duvarına asalım," dedi. Gerçekten de asar mı, yoksa benimle barışabilmek için yağcılık mı yapıyor, karar veremiyordum.

Resmi okula götürdüğümde, öğretmen önce resmi benim yaptığıma inanmadı. Tebeşirle, tahtaya benzeri bir manzara resmi yapmamı istedi. Usta çizerler gibi, birkaç dakika içinde çiziverdim istediğini: En uzaktakiler en küçük, en yakındakiler en büyük… Öğretmen çizdiğimi görerek inandı benim yaptığıma. "Otur! Pekiyi…" Fakat, resmimi iade etmedi. Bir hafta, on gün bekledim, belki iade edecektir diye, ama etmedi. Gittim yanına istedim resmimi, "babam çerçeveleterek duvarımıza asacak," diyerek.

Öğretmenim, "o resmi, Milli Eğitim Bakanlığının açtığı, ilkokullar arası resim yarışmasına yolladık," diyerek beni yanından uzaklaştırdı.

Şaşkınlığım had safhadaydı. O şaşkın halimle küslüğümü unutarak babamın odasına koşturdum.

"Resmim İlkokullar arası resim yarışmasına yollanmış babacığım," diyerek yanına gittiğimde,

"Biliyorum," dedi babam. Öyle ya, okulun müdürü o, bilecek elbette.

"Bana söylemediniz ama," diyerek sitem ettim.

Bana gülümseyerek, "Küstük ya, onun için söyleyemedim," dedi.

Fazla da üstelemek istemedim.

Babam, öptü beni, odadakilere, "benim oğlum ressam olacak," dedi.

"Öptü," diyordum kendi kendime; haykırmak istiyordum, "babam beni öptü!" On iki yıldır itilip kakıldıktan sonra, sizi sürekli inciten bir babanın o öpücüğü kadar değerli hiçbir şey olamazdı.

Bu "öpücük" ile barışı ilan etmiş olduk.

Ressamlığın bir iş olup olmadığını bilmiyordum. Nasıl olunduğunu da… Babama sordum bunu.

Babamın verdiği cevap umduğum gibi olmadı: "Güzel resimler yaparak." Ama olsun, babam mademki güzel resimler yaparak ressam olacağımı söylemişti, dünyanın en güzel resimlerini yapardım ben de…

Safinaz ablaya gittim. Kadıncağız kapıyı bacaklarında ağdalarla açmak zorunda kalmıştı. Ağdayla bacak kılarının alındığını ilk kez ondan görüyordum. Evet, annem de ateşin üstünde şekerli suyu dakikalarca kaynatıp, macun kıvamına getirerek ağda üretirdi, ama onunla odalarına girer, kapıyı da rahatsız etmememiz için içerden bir güzel kilitlerdi. Safinaz abla öyle değil, o benim yanımda macunu bacakları üstüne sıvaya sıvaya kıllarını yolmaktan çekinmiyordu. O macunu bacak derisinin üstünden hızla çektikçe de adeta benim canım acıyordu. Bacakları incecikti, ama düzgündüler. O meşgalesi arasında sordum:

"Ressam nasıl olunur Safinaz abla?"

Babamdan alamadığım cevabı o verdi bana, "Liseyi bitirdiğin zaman üniversiteye gidip, Güzel Sanatlar Akademisi resim bölümünde ya da Eğitim Enstitülerinin Resim Öğretmenliği bölümünde okuyarak…"

Değil mi ki, babam gururlanarak, benim oğlum ressam olacak demişti, kesin kararımı vermiştim: "Ben ressam olacağım…"

( Çın&gan başlıklı yazı AliKemal tarafından 10/11/2015 tarihinde sitemize eklenmiştir. Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu , kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. )
Okuduğunuz Yazının Site Kurallarını İhlal Ettiğini Düşünüyorsanız, Site Yönetimine Bildirmek İçin Tıklayınız.
 

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu