Bu iş
hayatımı olgunlaşarak tamamlamıştım. Artık para kazanmanın tadını almış, on
beş yaşında bir ergendim Ortaokulun
üçüncü sınıfını okuyordum ve sınıf arkadaşlarımdan bir, iki yaş daha
büyüktüm, bunun utancıyla dersleri ihmal etmeden, düzenli çalışıyordum.
Sanırım çalışkanlar güruhunun bir üyesi olabilmiştim.
Marangozhanenin sabahın köründen yatsı ezanına kadar yarattığı gürültü kirliliğine katlanmak zorunda kalıyorduk. Yatarken bana tahsis edilen evin oturma odasının tabanındaki tahta döşemelerin hemen altıdan yükselen o gürültüyle yaşamak çok zordu. Alt kattaki diğer evde, Muhittin Amca, karısı Meryem teyze ve oğlu Mehmet ile kalıyorlardı.
Muhittin amca, akciğerlerinden hastaydı. Yatsı ezanı okunup da,
marangozhanenin gürültüsü kesildikten sonra, gecekondumuzu onun öksürük ve
iniltileri doldurmaya başlardı. Muhittin amca, hastalığı nedeniyle elden
ayaktan düşüp, evden çıkamaz hale geldikten sonra, ortaokulun ikinci
sınıfından alınıp bir esnafın yanına çırak verilen Mehmet bakmaya başlamıştı
ebeveynine. Haliyle, çıraklıktan kazanılan parayla ne kadar bakılabilirse…
Mehmet, benden bir, ya da iki yaş
büyüktü. Ergenlik dönemini yaşamaya başlamış olan oğlanla arkadaş olabilmek
için can atmama karşın, henüz çocukluk sürecinde bulunduğumdan, bana pek yüz
vermiyordu. Bu yüzden, onun yanında hep ezik hissederdim kendimi.
Muhittin amca hasta haline rağmen, asabi karakteriyle her türlü kusurlarında, işlenen kusuru evdekilerin burnundan getirmekten geri de durmazdı. Mehmet"in çıraklıktan kazandığı paranın üstünden azıcık tırtıkladığını hissettiğinde de aynı şekilde, oğlanı yerin dibine sokardı.Mehmet, babasından yediği bir şamarın kahrıyla avluya çıkmış, sessizce ağlıyordu ki, teselli ederim umuduyla yanına gittim. Her ne kadar benimle arkadaşlık yapmaya tenezzül etmese de, yanına gittiğimde bana hiç ummadığım kadar yakın davrandı ve içini döktü. Nankör babasından nefret ettiğini ve anneciği olmasa alıp başını gideceğini söylüyordu. On dört yaşındaki bir çocuğun başını alıp gitmesinin bir felaket olacağını düşünüyordum ben, çünkü çocukların, anne ve babaların koruyucu kanatları olmadan hayatta kalamayacaklarına inanıyordum. O sohbetimiz esnasında, içtiğim ilk sigarayı ikram ettiğinde, onunla aynı olmanın duygusuyla kabul ettim. Öksüre tıksıra içip bitirdim.
Mehmet ile arkadaşlığımızın gelişmesi de sigara sayesinde olmuştu. Avludaki
köşemizde, babamın verdiği okul harçlıklarıyla aldığım "Yenice"
paketlerini koyuyordum önümüze, biri sönmeden öbürünü içmeye başlıyorduk.
Mehmet, evden kaçma planlarından anlatıyordu, zengin olma hayallerinden
anlatıyordu, zengin olur olmaz anneciğini konaklarda yaşatmaya başlayacağını
anlatıyordu… Ben de kavuştuğum bu olağanüstü arkadaşlığın diğer tarafı olarak
büyük bir memnuniyetle anlatılanları dinliyordum.
Nitekim, Mehmet"in evden kaçtığı haberi de gecikmedi. Birden bire, öylece,
sırra kadem basıvermişti. Mehmet"in yok olmasından sonra Muhittin amca
ile Meryem teyze öyle bir yoksulluğa düştüler ki, oturdukları evin kirasını
ödemek bir yana, bazen sofralarında yiyecekleri bir kuru ekmekleri bile
olmuyordu.Genelde, avluda, annemin çapalayıp bahçe haline getirdiği köşede
yetiştirdiği salatalık, biber, yeşil soğan gibi sebzelerden izin alarak
topladıklarıyla zeytinyağsız, sirkesiz bir çoban salatası yapıp ekmekle
yiyorlardı. Bazen annem, ya da komşular evlerinde pişen yemeklerden de
veriyorlardı.
Bir defasında, annem benimle, yarım paket kadar margarin yağ ile iki dilim
peynir yollamıştı. Evlerine girdiğimde, tam da sabah kahvaltılarını
yapıyorlardı. Kahvaltı sofralarının ortasında bir çay tabağı, çay tabağının
içinde de kırmızı toz biber ile tuz karışımı. Ekmeklerini yudum yudum o
karışıma banarak karınlarını doyuruyorlardı. Beni bu sofralarına buyur
ettiklerinde, tenezzül etmemiş gibi olmamak için oturdum. Meryem teyze annemin
göndermiş olduğu yağdan bir dilim ekmek sürmek isteyince, "ama benim
canım bu karışımdan yemek çekti," diye ısrar ederek şiddetle karşı
çıktım. Razı edince koparttığım bir parça ekmeği karışıma banıp attım ağzıma;
daha o ilk yudumda dilimin ucundan burun deliklerime kadar her tarafım acıya
kesti. Tükürdüğümü yalamamak uğruna koca bir dilim ekmeği o karışıma banarak
bitirdim. (Hala, zaman zaman o karışımdan yaparım ve aynı şekilde yerim)
Ev
sahibi, alamadığı kiralarından dolayı bu karı kocanın tepesinden inmez
olmuştu.
"Ya
kira borçlarınızı ödeyin, ya da defolup çıkın evimden!"
Bu
baskılardan sonra Muhittin amca, yıllarca hizmetini gördüğü eski patronuna
gidip boyun bükmeye karar verdi. Bir gayret evden çıktıktan sonra yürüye
dinlene ulaştığı adamdan para alamadı, ama bolca nasihat aldı.
Dönüş
yolunda bir yandan nefesi tıkanmakta, öte yandan bacaklarının dermanı
kesilmekteydi. On adım yürüyor, dikilip soluklandıktan sonra gene bir on adım
daha yürüyordu; derken bacakları iyice takatten düştüğünde ve yolun kenarına çömelip
oturarak onları dinlendirmeye koyuldu.
Oturduğundan
hemen sonra, önünden geçen bir bayan, yere bir demir para bıraktı, geçti,
gitti. Muhittin amca, ne olduğunu anlayamadı önce, kadının bıraktığı paraya
da el uzatamadı utancından. Az sonra, ikinci,…,beşinci demir paralar
bırakılmaya başlandı önüne. Muhittin amca o zaman anladı ki, insanlar onu
dilenci sanarak önüne sadaka bırakmaktaydılar; müthiş bir utanca kapılarak
oradan nasıl kalktığını, nasıl uzaklaştığını anlayamadı bile, fakat tam da uzaklaşırken
arkasından koşturup gelen bir kız çocuğu "Amca bunları almayı unuttunuz,"
diyerek getirdiği demir paraları ceketinin cebine sokuşturdu.
On beş dakikada toplanan para tamı tamına beş liraydı. Bir francalı ekmek, yarım kilo kuru fasulye ve arta kalanla da ama elli gram, ama yüz gram kıyma parası.
"Hanım, al şunları da bir kuru fasulye pişir ki, kokusu bütün bu sokağı
sarsın, emi!" diyerek, aldıklarını Meryem teyzeye teslim etti.
Meryem
teyzenin, "bunları alacak parayı nereden buldun?" sorusuna,
Eski
patronum harçlık et diye bir beş lira verdi de, Allah razı olsun!"
demekle yetindi.
Meryem
teyze de, "Allah ona daha çok versin inşallah!" dedi.
Gerçekten
de, Meryem teyzenin avluda tutuşturduğu odun ateşi üzerinde pişirdiği o kuru fasulyenin kokusu bütün bir mahalleyi tuttu.
Muhittin
amca, yeniden beş parasız kaldıklarında, para kazanabilmenin bir yolunu
bulmak için kara kara düşünmeye başladı, ama o sıfırı tüketmiş bir
adamcağızdı. Yapabileceği hiçbir iş yoktu. Dilencilikten başka… Dinlenmek için oturduğu yerde dilenci sanılarak önüne konulan beş lira
aklından çıkmıyordu. Yoksul ocaklarında bir tencere kuru fasulye pişirtmişti
o para.
"Aynı
yerde bir on beş dakika daha otursam… Mı?..."
Aynı
yerde, aynı o günkü gibi, yorulmuş da dinleniyormuş gibi oturuverse… Bir
on beş dakikacık… Kafası yatıyordu ya, kafasındakini uygulamaya geçirmeyi,
utanma duygusu yüzünden bir türlü planlayamıyordu. Beş parasızlık zulmünü
arttırdıkça, utanma duygusunu bir an önce aşması gerektiğini düşünmeye başladı.
Buna dair planlar yaptı.
Önce,
kendi sokaklarında evlerinin duvarı önüne çömelip saatlerce oturdu. Gelip
geçenler, evinin önünde pinekleyen adamın dilenci olmasına hiç ihtimal
vermeyerek önüne sadaka filan bırakmadılar. Sonra, hastalanmadan önce
müdavimi olduğu kahvehanenin önünde, yol kenarına çömelip saatlerce oturdu.
Kahvedekiler, onun dilenci olmadığını bildikleri için hiç kimse önüne sadaka
filan bırakmadı. "Muhittin abi, öyle oturma, geç şöyle sandalyeye otur,"
diyenler olduğunda, "böyle iyi," diye cevap verdi.
Daha
sonra da çok ıssız bir cadde bulup denedi utangaçlık duygusunu yenmeyi. Oturdu
yolun kenarına, gelen geçenleri seyretti saatlerce. Gelen geçenler ona bakarak,
bir dilenci olup olmadığına karar vermeye çalıştılar, ama böyle ıssız bir
caddede hiçbir dilencinin dilencilik yapacak kadar akılsız olmadığına
hükmederek önüne sadaka bırakmadılar.
En sonunda bütün cesaretini toparlayıp, çömelmiş
de dinleniyormuş havalarında, o işlek caddede oturdu yol kenarına. Çömeliş
şeklinde bir dilenci havası yoktu, sadaka vermedi hiç kimse. Eve dönüp,
düşündü, taşındı, o beş liranın verildiği gün olanları geçirdi gözünün önünden,
bir kadıncağızın önüne bıraktığı demir parayı hatırladı ve yapması gerekeni
çözdü.
İkinci günü, kıçını da yere koyup bir bağdaş
kurdu, önüne bir mendil serdi, üstüne bir demir para bıraktı; başladı
beklemeğe. Az sonra mendilin üstüne sadakaların bırakılmaya başlandığını gördü.
Yeteri kadar para toplandığını gördüğünde de topladı mendilini, evinin yolunu
tuttu.
Daha sonraki günlerde aynı şeyi sürdürdü, ama her geçen gün oturduğu süreleri uzatarak… On, on beş gün sonra, Meryem teyze ev sahibine gitti, birikmiş tüm ev kirası borçlarını kapattı.
Muhittin amca, yeni işinde ilk ayını tamamlayacağı
gün, sabah yataktan kalkamadı. Sandı ki, birileri bacaklarını kesip atmış,
belden aşağısı yok… Aylarca tedavi gördü Devlet Hastanesinde ve eve, bir
yatalak olarak döndü. Her gün üstüne oturduğu beton zemin, belinden aşağıdaki
tüm sinirleri iltihaplandırıp tahrip etmişti. Muhittin amca dilenemez olduktan
sonra, onun işini Meryem teyze yüklenmek zorunda kalmıştı. Evde yalnız başına bırakıldığında,
Muhittin amca altına kaçırırdı. Meryem teyze, iyice asabileşmiş, dilencilik
işinden döndüğü vakit onun altını döve söve temizler olmuştu.
"Tuh, Allah belanı versin herif! Gene mi
pisledin altına? Akşama kadar dilenip, bir de eve gelince senin bokunu mu
temizleyeceğim? Geber de kurtulayım senden!"
Yatsı
ezanı okunup da marangozhanenin gürültüsü kesilince gecekondumuzu Muhittin
amcanın iniltileri ve Meryem teyzenin küfürleri doldururdu.
DDT
denilen ilacın kullanımı, kansere sebep oluyor diye bütün dünyada yasaklanmıştı
ve satın almak için DDT bulamayan babam, evimizin her yanını saran
tahtakuruları ile sabahlara kadar savaş yapıyordu. Her gece onlarcasını gaz
lambamızın şişesinden içeri atarak kızarttığı parazitlerin binlercesi ürüyordu
evimizin bir yerlerinde. Ben, kızamık olmuş gibi, tahta kurusu ısırıklarının
izleri ile yaşamaya alışıyordum.
Tahta kurularının baş edilemez halde olduğu bir
gece, Muhittin amcanın göğsü nargile gibi fokur fokurdu. Bu balgamlı hırıltı
bir öksürük krizini başlattı. Ciğerleri sökülürcesine öksürüyordu. Öksürmesine
sebep olan balgamı bir sökebilseydi, rahatlayıverecekti. Ama bir türlü
sökemedi. Hırıltıları da, öksürükleri de, tahta kurularının sayısından beter
arttı. Arttı… Sonra, Meryem teyzenin sesi doldurdu gecekondumuzu:
"Öldü!... Öldü!... Aslanlar gibi yiğidim
öldü!... Komşular, erkeğim, koç yiğidim öldü!... Biricik kocam öldü komşular,
yetişin!..."
*