Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum Sohbet Online Üyeler
(0 oy)

Kızlar Kocalarınız Geldi Mum Kokulu Kadınlar

Kızlar Kocalarınız Geldi Mum Kokulu Kadınlar

Üniversite hayatına yeni başladığım yıllardı. Henüz daha babam ve üvey annemle birlikte Bakırköy’de yaşıyordum.
O sene üvey annemin kız kardeşinin oğlu İsa bizim eve geldi ve uzun bir süre bizle yaşadı. İsa okula filan gitmiyordu. Benimle aynı yaşta olmasına rağmen bir işi gücü de yoktu. Aslen Muşlu olmalarına rağmen Hatay’ın Kırıkhan ilçesine yerleşmişlerdi ve babası pamuk ağasıydı. Akciğerlerinden de biraz rahatsız olduğu için babasının gönderdiği paraları yiyip içip yatıyordu.
Kısa zamanda İsa ile çok iyi arkadaş olduk. Kafa dengi bir delikanlıydı. Hatta onun gelmesi sonucunda evde üvey annemin, üzerimdeki baskıları da azalmıştı. O kadar ki İsa’nın hatırına artık üvey annemin yanında sigara içmeye bile başlamıştım.
İsa, kısa zamanda İstanbul’un tanımadığı tek kaldırım taşını bile bırakmadı. Neredeyse doğma büyüme İstanbullu olan ben İstanbul’un ancak üçte birini bilirken İsa tamamını öğrenmişti bir kaç ayda.
Bir gün beraberce Büyük Ada'ya gittik. Dönüşte Vapurumuz Karaköy Rıhtımına geldiğinde İsa ’’ Burada bir arkadaşım var. Gel seninle onun yanına uğrayalım’’ dedi. Bir kaç sokağa girip çıktıktan sonra uzun bir yokuşun başına geldik. Geldiğimiz sokak o kadar kalabalıktı ki iğne atsanız yere düşecek gibi değil. Ama işin ilginç tarafı sokakta tek kadın vatandaş yok. Başladık İsa ile konuşmaya.
-Ya İsa neresi burası oğlum? Ne kadar kalabalık böyle.
-Bilmiyor musun burayı?
-İlk kez geliyorum. Nereden bileceğim? Hakket neresi burası?
-Buraya mektep denir.
-Hadi lan. Ne biçim mektep bu böyle? Tüm öğrenciler kazık kadar herifler. Hiç bayan öğrenci filan yok.
-Bayan öğrenciler içeride oğlum. Bayan öğretmenler de var içeride.
Daha önceden duymuştum genelevin Karaköy’de olduğunu. ’’ Bu namussuz beni acaba oraya mı getirdi? Ama olamaz. Daha ayağının tozuyla ne zaman öğrendi ki bu?’’ diye düşünerek yokuşu tırmanmaya başladım.
Dikkat ettim. İnsanlar bazı kulübemsi evlerin camına üşüşmüşler içeriyi gözlüyorlar. Bütün sokağa iğrenç bir koku hakim durumda. Midem ağzıma gelecek neredeyse. Ama merak da var ya işin içinde. Artık biliyorum ki o meşhur Karaköy Genelevinin olduğu sokaktayım. Hayatımda ilk kez bir genel kadın göreceğim. Nasıl bir şey bunlar? Neye benziyorlar? Filmlerdeki gibi güzeller mi? İşte bu merakla ben de gözlerimi dayadım pencerelerden birine.
Kimi eşofmanlı, kimi bildiğin alelade ev kıyafetleri içinde, bir iki tanesi de sutyen külot katına dolaşıyor ortalıkta. Memeler karınlarına yapışmış, karınları karnabahar gibi öne fırlamış, kalçalar artık Merinos mu desem Dağlıç mı desem kuyruk yağı içinde bir sürü et, alıcı bekliyor. Ve o pis koku genzimi yakıyor.
Kadınlardan biri seslendi:
-Kocacığım öyle uzak durma yanaş. Korkma yemem seni.
Öteki söze girdi.
-Ayol bu daha süt kuzusu. Gel yavrum, gel de seni milli yapayım. Belli ki bakiresin daha.
Neredeyse Milli Takımdan da okuduğum tüm mekteplerden de nefret edeceğim. O ne biçim koku öyle? Hem bu et parçaları ile insan nasıl yatar? Aşk denilen, sevişme denilen o yüce duygu buradaki kasaplık malzemeler ile nasıl olur? Hem içerideki o kadınlar nasıl olur da üç kuruş para için dışarıda bekleyen bu ağzı salyalı kuduz köpeklerle aynı yatağı paylaşabilirler? Ağzı salyalı sözü mecaz değil. Resmen ağzı salyalı bir sürü hasta insan var orada. Başında saçı olmayan, ağzında dişi olmayan, gözü görmez, beli tutmaz bir sürü tip var orada. İhtiyarı, genci, evlisi, bekarı bir sürü insan...
Mezbahadaki ya da kasap dükkanındaki çengele takılı bir sığır budunu seyretmek insanlara nasıl bir zevk verebilir ki? Her halde ya ben insan değilim ya da bunlar. Üstelik de o koku... Aman ya Rabbim o koku... Bir çöp tenekesi olsa kafamı sokup derin derin koklayacağım. Yeter ki o kokuyu duymayayım.
Az sonra İsa yanıma geldi.
-İstersen gir. Parası benden.
Artık dayanamamıştım o kokuya. Büyük Ada’da yediğim içtiğim ne varsa genelev sokağına boşalttım. Midem isyan etmişti.
Bu olay benim geneleve ilk ve son gidişim oldu.
Ertesi yıl öz annemin yanına Eyüp’e taşındım. Harıl harıl fakültedeki derslerime çalışıyordum. Çünkü üçü de her Allah’ın günü topuklarına kadar mermer tozu soluyan üç kardeş içerisinde tek üniversite mezunu ben olacaktım. Abim ve iki kardeşimin kalpleri benimle birlikte atıyor. Bu fakir gecekondudan bir öğretmen çıkabilecek mi acaba? Çok şükür onların emeklerini boşa çıkarmıyorum. Fakültede bölümün en parlak öğrencisiyim.
Adını zaman zaman duyduğunuz kardeşlerimden Naci bir gün elinde bir davetiye ile geldi eve.
-Abi bu gün Dünya Tiyatrolar günüymüş. Patrona ( Yani dayımıza ) Bir sürü davetiye vermişler. O da bizlere dağıttı. İki kişilik bu davetiyeler. Gel seninle bu akşam tiyatroya gidelim.
-Gidelim be biraderim. Ders çalışmaktan anam ağladı ne zamandır. Biraz da eğlenelim madem. Oyunun adı neymiş?
-Ay Işığında Şamata diye bir oyun. Müzikli filan bir oyunmuş.
Sene 1976 filan. İmparator Justinyen Su Kemerinin hemen yakınındaki İstanbul Şehir Tiyatrosuna daldık. Işıklar karardı önce. Sahnede kırmızı neonlarla Nazım Hikmet diye bir yazı belirdi. Daha sonra o günkü Devlet Tiyatroları Genel Müdürüydü sanırım Ergün Orbey sahneye çıkıp uzun bir konuşma yaptı. Daha sonra en arka sıradaki parkalı pos bıyıklı kardeşler ayağa kalktı. Devrim antları, devrim marşları, kısacası devrim de devrim bir şeyler söylüyorlar. Naci, ben ve Naci’nin fabrika arkadaşları da kalktık ayağa. Zavallı gariplerim sağ yumruklarını kaldırmışlardı ki benim ikazımla hemen yumruk değişimi yaptılar.
Bekliyoruz ’’ Ay Işığında Şamata ’’ başlasın diye. Lakin sazı eline alan fırladı sahneye ve ’’ Yılmaz, Yılmaz. Bizim gençler yılmaz’’’ Yılmaz ha Yılmaz...Başka bir şey yok. Ne ay ışığı var ortada ne de şamata. Kalkıp gitmek de olmaz. Parkalı abilere ayıp olmasın maksat.
Bir saatlik Yılmaz Yılmaz faslından sonra verilen aradan istifade kendimizi dışarı attık. İyi de o saatten sonra sinemaya gidelim desen olmaz. Eve dönsen o da olmaz. Böyle sap gibi eve dönmek için mi ta Eyüp’ten buralara geldik. Ne yapmalı? ’’Haydi hep beraber Tarlabaşı’na’’ diyor Naci. En büyükleri yirmi üç yaşındaki ben olan yedi kafadar oradan ta Tarlabaşı’na kadar taban teptik. Tarla Başı’nda ne b.k var onu da bildiğim yok. Eşşek sıpaları bir de lakap taktılar bana ’’ Samo Ağa’’ diye. Samo Ağa aşağı, Samo Ağa yukarı...
Güya Ağa benim ama rehber Naci. Fırlamanın bilmediği namussuzluk yok. Bakmayın şimdilerde beş vakit namazında niyazında olmasına. Arkadaşlarının da iteklemesi sonucunda hep beraber bir gece kulübüne girdik. Bizimkiler etrafımda ’’Samo Ağam’’ diye pervane olunca otomatik olarak gece kulübünün garson, konsomatris, hatta patronu bile pervane oldu etrafımda. Resmen sopa yiyeceğiz. Cepte beş kuruş para yok. Ötekiler de benden pek farklı değil. Beğenmemiş pozlarına yatarak bir kaç gece kulübünü böylece dolaştıktan sonra ben ’’ Artık dönelim’’ dediysem de Naci yanımda ne yazık ki ve maalesef o bana değil ben ona uymak zorundayım. Ağa benim ama arkadaşları tarafından emri dinlenen Naci.
Daha sonraki durağımız bir pavyon oldu. İlk girdiğimiz pavyonda hayatımda ilk kez hep filmlerde gördüğüm bir pavyon kızına o kadar yakın oldum. Bolca makyaj ve oldukça dekolte kıyafetler içinde ama genel ev kadınlarına göre çok güzel olan pavyon kızları etrafımızda dolaşmaya başladılar. Ama... Aman ya Rabbim ! Onca parfümler sürünmelerine rağmen o genelevdeki kokuyu burada da alıyorum. Oradaki kadar yoğun olmasa da burada da var o koku.
Mama dedikleri yaşlı bir kadın seslendi.
-Haydi bakalım beyler kızlarımız boş.
Kızlardan biri iyice sokuldu bana.
-Ateşin var mı aslanım?
Ateş var olmasına var da söndürecek kadar para yok. Hem olsa da harcamak niyetinde değilim. Çünkü kız yanıma yaklaştıkça o iğrenç koku da parfümü ile birlikte yaklaşıyor burnuma. Parfüm kokusu ve o iğrenç koku... Bir yerlerden hatırladığım ama bir türlü neyin kokusu olduğunu çıkaramadığım o iğrenç koku...
-Buyurun...Dedim ve çakmağımı çaktım.
Kız, elimi iki avucuyla birlikte tutarak sigarasını yaktı.
-Hiç mi silah tutmadın aslanım. Ellerin titriyor.
’’ Ne silahı yahu. Ben lastik sapan bile kullanmadım hayatımda ’’ demiyorum.
Mama söze karıştı.
-Beğendiysen al da çık yukarı.
Kaçmak lazım buradan. Yoksa iş sakat. Belleri tabancalı fedailer pis pis bakıyorlar.
-Başka kız yok mu? diyorum.
Biraz önce benden ateş isteyen kız cevap veriyor
-Hayvanat bahçemizdeki hayvanların hepsi bu kadar. Beğenmediyseniz başka bir hayvanat bahçesine gidebilirsiniz. Buralarda çok.
İçim bir tuhaf oldu. Kim bilir bu kızın ne kadar hüzünlü bir hikayesi vardı. Ama ne o anlatabildi bana hikayesini ne de benim dinlemek için zamanım oldu bir daha. Kardeşimi ve arkadaşlarını alarak çıktık oradan ve doğru evlerimizin yolunu tuttuk.
Hayatımın ilk ve son pavyon macerası da böylece bitmişti.
Yıllar sonra bir Türk filmi girdi vizyona. Hani baş rollerini Hande Ataizi, Halil Ergün ve Yasemin Alkaya’nın oynadığı bir zamanların oldukça ses getiren bir filmi. ’’Mum Kokulu Kadınlar’’ İşte ben o filmi seyrettiğimde hatırlamıştım o kokunun ne kokusu olduğunu. Evet o koku mum kokusuydu .Söndürülen bir mumun çıkardığı koku.
Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)
  • Yorumlar 18
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com
Kızlar Kocalarınız Geldi Mum Kokulu Kadınlar

Kızlar Kocalarınız Geldi Mum Kokulu Kadınlar

Sami  Biber Sami Biber