Yağmur Damlalarını Toplayıp Cebime Koydum
YAĞMUR DAMLALARINI TOPLAYIP CEBİME KOYDUM
Nisan ayının ortalarıydı. O sabah, pencereyi araladığımda toprağın o kendine
has kokusu doldu içeriye. Yağmur yeni dinmiş, baharın serinliği duvarlara
sinmişti. Kuşlar ötüşüyor, rüzgâr hafifçe perdeyle oynuyordu. Bahçedeki
bülbülün sabah türküsü, ruhumda eski zamanların tozunu üflüyordu sanki. Kim
öğretmişti ona bu ezgiyi? Belki de hayatın ta kendisiydi öğretmeni… Her sabah
biraz daha unutmaya başladığımız o içsel sesi hatırlatmak için ötüyordu.
Çok düşünmeden çıktım evden. Arabanın kontağını çevirdim ve hiç belirli bir
yön tayin etmeden sürdüm yola. Silecekler yağmurla yarışa girmişti. Yağmur
damlalarının camdaki dansı, bir tür hatıra filmi gibi akıp gidiyordu gözlerimin
önünden. Nereye gittiğimin önemi yoktu; doğanın koynuna, denizin sessizliğine,
içimin karanlığına doğru gidiyordum belki.
Körfeze vardığımda arabanın farları puslu sabahın içinde zor seçilen bir
manzarayı aydınlattı. Denizle göğün birbirine karıştığı o gri ton, içimde bir
zamanlar kalan yarım cümleler gibi anlamlı ve belirsizdi. Arabadan indim.
Yağmur hâlâ yağıyordu. Şemsiyesiyle yürüyen genç bir delikanlı bana dönüp
“Islanıyorsun,” dedi, biraz da hayretle. Gülümsedim sadece. Anladı beni, o da
gülümsedi. Herkesin kendine göre bir yağmur hikâyesi vardır, onunki belki
bambaşkaydı.
Kumla sahiline doğru yürüdüm. Bir çay bahçesinin naylon çadırı altına
oturdum. Çay söyledim. Masaya düşen yağmur seslerini, denize karışan damlaların
ritmini dinledim bir süre. Garson geldi, ilgilendi: “Birini mi bekliyorsunuz?”
diye sordu. “Hayır,” dedim, “geçmişimi bekliyorum… belki de bir anı.” Başımı
çevirdiğimde göz göze geldiğim birkaç çocuk, deniz kenarında bir su
birikintisini gemi gibi kullanıyor, kahkahalarla oynuyorlardı. Zamanın
eskitemediği neşelerdi onlar.
Buraya gelişimin aslında gizli bir nedeni vardı. Yıllardır görüşemediğim
askerlik arkadaşım bu civarda yaşıyordu. Aramadan, sormadan gitmek istedim.
Kapıyı eşi açtı, beni görünce hemen arkasını döndü ve içeriye seslendi: “Geldi
bak!” dedi. O an bir sarılma, bir yılların telafisi oldu aramızda. Hiçbir şey
sormadan, hiç yargılamadan. Gözlerindeki ışıltıyı görünce, dostluğun zamanla
yıpranmadığını anladım.
Balkonda kahveler içildi, ev yemekleri yendi, eski günler anıldı. Gülüştük,
sustuk, yine konuştuk. Sonunda hep aynı soruya geldiler: “Hâlâ yalnız mısın?”
Eşi, tatlı bir sitemle, “Bu adam anca öteki dünyada evlenir,” dedi. Ben sustum.
Onlar cevabımı zaten biliyordu. Bazı yalnızlıklar, alışkanlığa değil, tercihe
dayanır.
Geceyi kalmam için ısrar ettiler. Kabul edemedim. Yağmur hâlâ yağıyordu.
Vedalaştık. Arabaya binip tekrar yola koyuldum. Silecekler çalışıyor, radyoda
hicaz bir şarkı çalıyordu. Yağmur, yolun yüzeyine düşüyor; düşerken geçmişin
izlerini siliyor, yeni izler bırakıyordu ardında. Sessizliğe eşlik eden bir
yalnızlık vardı içimde ama bu yalnızlık, insana iyi gelen türdendi.
O gece, göğsüme koyduğum yağmur damlalarıyla döndüm evime. Kimseye
anlatamadığım, sadece hissettiklerimle konuşabildiğim o damlaları cebime
koydum. Çünkü bazı anlar konuşulmaz, sadece yaşanır. Ve bazı yolculuklar,
sadece insanın içine doğrudur.
Kamil Erbil
- Yorumlar 1
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.