BALIKESİR’DE BİR KADIN 43
Günce – 5 Mayıs 2025
"Kadın, hem takvimi tutar hem zamanı unutur; her şeye yetişirken kendini unutan odur."
Bugün kız kardeşim Mine’yi ve ebeveynlerimi kahvaltıya davet ettim. Sanmayın ki bizim tekne kazıntısını es geçtim. Her pazartesi onun kursu var, o yüzden sabah saatlerinde aramızda olamayacak.
Güne yürüyüşle başlayan Karakaşlı gelene kadar sofrayı hazırlamaya koyuluyorum. Yatağı toplayıp Engin’den sonra ben de duşa giriyorum. İlk önce Mine, bir süre sonra da annemle babam çalıyor zili. “Hoş geldiniz” derken güller açıyor bizimkilerin yüzünde.
Hemen sofraya davet ediyoruz. Soframızın şenlendiği zamanlarda evimize sanki bereket yağıyor… Ağır ağır yediklerine dair tiyoyu önceki güncelerimde vermiştim. Annemin iştahı yerinde son günlerde. Eğer şu anda bu satırları okuyorsanız, hep birlikte “maşallah” diyelim. Zira annemin yıldızı pek düşüktür; hemen sararıp soluverir, maazallah.
Babam, “Kaçta randevumuz?” diye merakla sorup duruyor. Saati söylerken “Daha vaktimiz var.” diyerek rahatlatıyorum. Bu arada onlara kısır sözü vermiştim. Bizde “gade sözü” dilimize pelesenk olmuştur. Bilmeyenler için açıklayayım; "teferruatlı" demektir...
Bu arada, benim hamarat kardeşim yorgunluk kahvemi ikram ediyor. “Ahh, neredeyse unutuyordum.” diyorum; “ağzımız tatlansın” diye çikolata getirip ikram ediyorum.
“Randevu saati yaklaşıyor,” dedim. “Haydi gidelim artık.”
“Bu sefer siz gidin,” deyip geri çekiliyor annem.
“Hayret,” diyor iç sesim. Nasıl oldu da evde kalmayı seçti, bilmem.
Şu ana kadar anlattığım olayları aktardığım yer, TSM kursu için geldiğim konservatuvarın bahçesindeki bir banktı. Ve “akılsız başım!” diye saçımı başımı yolmak yerine, olumlu yanıyla bakıp geriye dönüyorum. Trafik ışıklarından geçmeden önce Engin’i arayıp malûmat veriyorum. “Şehitlik Parkı’nda (Asri Mezarlık) biraz kitap okuyup öyle döneceğim,” diyorum.
Şu sıralar okuduğum “Zamanı Durdurmanın Yolları” kitabının bazı sayfalarını renkli kâğıtlarla işaretledim. Hatta bu sayfalardan birindeki paragraf üzerine uzun uzun düşünürken, kuş sesleri eşlik ediyor gelgitlerime…
Shakespeare uzun piposundan bir nefes çekiyor ve tırnak içinde şöyle diyor:
“Yazmaktan nefret ediyorum.”
Baş karakteri şöyle cevap veriyor:
“Ama bu işte çok iyisiniz.”
Shakespeare tekrar yanıtlıyor:
“Ee? Yeteneğimle bir maşrapa ale bile alınmıyor. Hiçbir anlamı yok. Sıfır. Yazarlıkta iyi olmakla saçını başını yolmakta iyi olmak aynı şey. Sana acı veren bir yetenek ne işe yarar? Kokusu gökleri saran ve tilki boku kokan bir armağan! Yazar olacağına, kardinalin şapkasında o*****luk yapmak daha iyi. Kalemim benim lanetimdir.”
Neyse efendim, günceme geri dönmek en iyisi…
Evime çok yakın olan devlet hastanesine arabayla gidiyoruz. Mine, babamı kolundan tutarak destekliyor; bir nevi canlı baston görevi görüyor. Bilmem nedendir, bizimkiler baston kullanmaya pek sıcak bakmıyorlar şu ara.
Pazartesi olması sebebiyle olsa gerek, polikliniklerin bulunduğu koridor tıklım tıklım. Genç bir hanımefendi yer vermese, babam ayakta kalacaktı.
Bu arada “hallaç pamuğuna dönmüş” deyimi yerini buluyor; hastane taşınma telaşında, görmeyin!
Bir süre sonra sıra bize geliyor. Kullandığımız ilaçlar yanımızda. Babamın durumunu kısaca nöroloji doktoruna özetliyorum.
Sonra psikoloğun bulunduğu birinci kata yönlendiriliyoruz. Şaşkın kafam, neredeyse yönlendirme belgesini düşürüyor. Deyim yerindeyse fellik fellik arıyorum. Böyle zamanlarda stres olmamak mümkün mü?
Neyse, buluyorum en sonunda.
Babamla birlikte içeri giriyorum. Doktor Bey birçok soru soruyor, duyurmak ise bana düşüyor. Yüksek tondan konuşmaya o kadar alışmışız ki bazen kaptırıp gidiyoruz.
Tekrar aşağı inip nöroloji uzmanıyla görüşüyoruz. Yeni ilaçlar yazılıyor. Bazıları kullanılmamak üzere bir kenara ayrılıyor, bazılarıysa gramajı değişerek yazılıyor.
Annem, mevcut ilaçları sağlık ocağından yeni yazdırıp almıştı. Eczanedeki hanımefendinin doğru yönlendirmesiyle ilaç değişimlerini ve iadelerini yaptık.
Şu an yazarken bile yorgunluğum kaç katına çıktı, tarifi imkânsız galiba.
Bir kadının otomobil kullanması, hayatını ne kadar da kolaylaştırıyor. Ve çevresindekilere ne çok faydası oluyor bu sayede…
En sonunda tekrar eve dönüyoruz. Küçük kız kardeşim de büyük kızıyla geliyor. Anca vakit bulduğumuz kısırı yiyoruz. Yanında da kütür kütür salatalık turşusu. Bir demlikte çay…
Ve kullanılacak ilaçlar üzerine, oturma odamızda küçük bir seminer düzenliyoruz.
"Ama yine de gün biterken yüzündeki gülümseme, bir başka sabaha söz verir."
H. Çiğdem Deniz