Akşamın Olduğu Yerde
“Akşamın Olduğu Yerde…”
Güneş, karşı tepelerin ardında kaybolurken
arkasında büyüleyici bir kızıllık bıraktı. Suyun üzerinde sarımsı, kızılımsı
bir parıltı oluşmuş, iç burkan bir mahzunluk yayılmıştı etrafa. Gece yavaşça
örtüsünü sererken, otelin ön bahçesinden bu manzarayı seyrediyordum.
Hoparlörden yükselen o inc ses, sanki bilerek seçilmişti:
"Akşamın olduğu yerde bekle diyorsun,
gelmiyorsun…"
Söz değil sadece, ses de içime işliyordu. Sanki
beni alıp gecenin koynuna, zamanın durduğu bir ana götürüyordu. Karşı kıyıda,
sadece nefes alışlarının duyulduğu, bekleyenin bekleneni beklediği bir
yerdeydim artık.
Sahildeki banklara oturmuş çiftler, denizin
üzerindeki ışık oyunlarını izliyordu. Kimisi birbirine sarılmış, kimisi
sessizliğe gömülmüş… O anların onlara düşündürdükleri, belki de benim
hissettiklerimle aynıydı. Karşı tepelerin ardından yavaşça yükselen soluk bir
yarım ay, gecenin karanlığını delmeye çalışıyordu. Ortam büyüleyiciydi.
Yalnızlık, ağır ağır çöküyordu içime. Ama bu
bir terk edilmişlik değil, olması gerekenin olmayışının, bulunması gerekenin
bulunamayışının derin acısıydı. Karşı kıyıdan geçen bir motorun sesi, sanki bu
yalnızlığı delmeye çalışan tek ses olmuştu o an.
Kalbim, karanlığın içinden çıkıp gelmesini
beklediğim o kişiye sessizce çarpıyordu. Dudaklarımda mırıltıyla, dualarımda
onun adı vardı. O, burada olmadığı anlarda bile varlığı hissedilen, hep
beklenen, hep istenendi.
İçimden, önümdeki sahilde dolaşanların arasına
karışmak geldi. Kalktım. Otelin ön bahçesinden geçerken birkaç tanıdıkla
karşılaştım. Belki de dalgınlığımdan ben fark etmedim; onlar selam verdi, ben
sadece karşılık verdim. Kim olduklarını bile düşünmedim.
Sahile indim. Banklarda oturanlar, kol kola
yürüyenler, ayaklarını denize sarkıtıp sessizce bir şeyler fısıldayanlar…
Herkes kendi dünyasında, herkes birbirine karşı saygılı. Satıcılar bile bu
havayı bozmamak istercesine bağırmadan, yavaş seslerle simit, kağıt helva,
tatlı satıyorlardı. Kimse kimseyi tanımıyor ama sanki herkes aynı duyguda
birleşmişti.
Benim ise bir “merhaba”ya, içten gelen bir
sesle "nasılsın" diyecek birine ihtiyacım vardı. Sevgiyle bakan bir
çifte göz, bir nefes kadar yakın bir dokunuş...
Yürüdüm. Ne kadar yürüdüğümü bilmiyorum.
Ayaklarım beni nereye götürüyorsa oraya gittim. Bir banka oturdum. Denizden
esen serinlikte, dalgaların sesiyle baş başaydım. Sonra kalkıp kıyıya indim.
Ayakkabılarımı çıkardım, bir taşın üzerine oturup ayaklarımı denize soktum.
Belki saatlerce yürümekten ağrımıştı ayaklarım, ama acı hissetmiyorlardı.
Sanki:
“Yeter ki onu bul, biz şikayet etmeyiz,”
diyorlardı sessizce.
Geçen birkaç kişi, bu halime anlam verememiş
olabilir. Ama ben sadece orada, o anın içindeydim. Ayağım ıslak, ayakkabılarım
ve çoraplarım elimde, paçalarım sıvalı şekilde otele döndüm. Lobiye girerken,
ön büroda yarı uykulu gözlerle bana bakan görevli sanki gözleriyle:
“Bu ne hal?” diye
soruyordu.
Odama çıktım. Loş ışık, pencerenin ardından
içeri sızıyordu. Ayakkabılarımı ve çoraplarımı gelişi güzel bir köşeye
bıraktım. Günün yorgunluğu üzerime çökmüştü. Kendimi olduğu gibi yatağa
bıraktım.
Bir süre sonra sabah ezanı okunmaya başladı. O
ilahi sesi büyük bir huşu içinde dinlerken yavaşça gözlerim kapandı. Gece beni
içine aldı…
Kamil Erbil
- Yorumlar 2
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.