Ehl-i Tasavvuf- Şeriat 2
Hace Ubeydullah Ahrâr (ks)
(1404 Taşkent-Bâgıstan-
20 Şubat 1490 Semerkant’ta)
Hâce-i Ahrâr (hürlerin şeyhi) olarak tanınan Ahrâr (ks)
Hazretleri tasavvuf tarihinde iz bırakan meşhur sufilerdendir. Adab kitaplarına
göre Nakşibendi tarikatı ondan sonra Ahrariyye adıyla bilinmiştir. Çocukluğunda
hem mektebe devam etti hem de ziraatla uğraşan babasına yardımcı oldu. Ayrıca
çalışıp kazanmaya önem verir, kimseden hediye kabul etmezdi. Ubeydullah Ahrâr
(ks) Hazretleri, elinin emeği ile geçinip kimseye muhtaç olmamak için ziraatle
meşgul olurdu.
İslâm
Dîni’nin yerleştirmeye çalıştığı akīdelerin en mühimi hiç şüphesiz tevhid akīdesidir.
Tevhîdin mâhiyetinin Allah’ın birliği olduğu husûsunda sahih dînî metinlerde
ittifak vardır. Sûfîler kelâm ve felsefe gibi disiplinlerin aksine tevhîdi
sâdece nazarî vechesiyle değil, tecrübî açıdan da ele almışlar, Allah’ı
birliğine îman etmenin yanı sıra bu birliği ilme’l-yakīn bilmek, ayne’l-yakīn
görmek ve hakka’l-yakīn yaşamak sûretiyle tecrübe ettiklerini söylemişlerdir,
Tevhid
nedir, sorusu İslâm Dîni’nde umûmî bir tanımla, Allah’ın (cc) tek olduğuna,
onun eş, oğul, benzer ve ortağının olmadığına îmân etmek, şeklinde cevap
bulur. Hac Übeydullah Ahrar (ks) Fıkarât’ın hemen başında “tevhid, vahdet ve
ittihâd nedir” sorularını sormakta ve bunlara şu şekilde cevaplar vermektedir:
“Tevhid nedir, diye sual edilirse de ki: [Tevhid] kalbi, Hakk’ın -sübhânehû-
gayrının farkında olmaktan tecrid etmek ve kurtarmaktır.
Ahrâr(ks)
’a göre tevhîdin hakīkati, “Hakk’ı
-sübhânehû- hudûs durumundan tenzih ve O’nun evveli olmayan kadîm olduğunu
isbâttan ibâret”tir.
Ahrâr(ks)’a göre, böyle bir tevhîde tâlip olan kimselerin yapacağı şeylerin
başında, Hz. Peygamber’e (sav) ittibâ gelmektedir. Bu hususta Ahrâr (ks),
Ferîdüddîn-i Attâr (ks)’ın şu beytini nakletmektedir:
Asla
olma [varlık iddiâsında bulunma]!. İşte kemâl budur, başka değil!.
Git,
O’nda kayıp/yok ol!. İşte visâl budur, başka değil!
Ömrünü, halkın irşâdı ve hayır
hizmetleriyle geçiren Ubeydullah Ahrâr (ks) Hazretleri İslâm’ın emir ve
yasaklarına son derece bağlı idi. Resûlullah Efendimiz’in Sünnet-i Seniyye’sine
tâbî olmadan yüksek mertebelere ulaşmanın mümkün olmadığını ısrarla vurgulardı.
Peygamber Efendimiz (sav)’e tâbî olmanın da, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat
istikâmetinde yaşamaya bağlı olduğunu ifâde buyururdu.
“İnsanın
yaratılış gâyesi kulluktur. Kulluğun özü ise devamlı tevâzû, mahviyet, hiçlik,
yokluk ve huşû hâlinde Hakk’a ilticâ etmek, her hâlükârda Cenâb-ı Hakk’ın
azametini tefekkür etmek ve O’nun her an bizimle beraber olduğunu
unutmamaktır.” Saâdetin elde edilmesi, muhabbete bağlıdır. Muhabbetin
teşekkülü, öncekilerin ve sonrakilerin efendisi Resûlullah’a tâbî olmaya
bağlıdır. Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat mezhebinin akîdesine uymayan bâtıl sözleri
dinlemekten kaçınmak gerekir.”
“Bütün
hâller ve vecdler bize verilmiş olsa, ama iç dünyamızda Ehl-i Sünnet
ve’l-Cemaat îtikādı olmasa, bütün bu hâlleri sadece rezillik olarak görürüz.
Bütün eksiklikler ve kusurlar içimizde olsa, fakat iç dünyamız Ehl-i Sünnet
ve’l-Cemaat inancı üzere dosdoğru olsa, bunda bir beis görmeyiz.”
Yine Mevlânâ Hâmuş Hazretleri’nden işittim: “Şerîat, tarîkat ve
hakîkati her işte takip etmek mümkündür. Meselâ yalan yasağı malûm... Bir insan
dilini ondan korumayı başaracak olursa, bu, şerîattır. Ama mümkündür ki,
kalbinde yalana bir meyil kalsın; onu da def edebildi mi, tarîkat meydana
gelir. Fakat ne dilinden, ne gönlünden, ne arzusuyla, ne de arzusuz, yalan
gelmeyecek, yani insanda yalana mecâl kalmayacak olursa, bu da hakîkat
mertebesini ifade eder.” Bu tarîkate girenler; bütün ibâdetlere ihtimam
gösterip bu merhalelerden (bu köprüden) geçmedikçe, (îmandan ihsâna yolculuk
yapmadıkça) hakikate vâsıl olamazlar. (Enîsü’t-Tâlibîn, s. 108)
Hârikulâde fiillerin ve kerâmetlerin zuhûruna fazla
meyletmemek îcâb eder. Esas
mârifet, istikamet üzere olmaktır. Hârikulâde hâl ve kerâmetlere, amelde istikamet üzere olmak ve Sünnet’e
bağlılık şartıyla itimat edilebilir. Sünnet’e bağlılık olmazsa bu tür zuhûrâta itimat edilmez. (Enîsü’t-Tâlibîn)
Ubeydullah Ahrar(ks) hazretleri
tasavvuf eğitiminin vazgeçilmezi “hizmet” için şöyle buyurmuştur:“Ben bu yolu, sûfîlerin kitaplarından öğrenerek değil,
bilâkis halka hizmet ederek katettim... İşte hizmet, bu derece fazîletlidir.
Herkesi farklı bir yoldan götürdüler, bizi de hizmet yolundan götürdüler. İşte
bu yüzden hizmet; benim râzı olduğum, tercih ettiğim ve sevdiğim bir usûldür.
İstîdat ve liyâkat gördüğüm kişilere hizmeti tavsiye ederim.” https://www.islamveihsan.com/ubeydullah-ahrar-hazretleri-kimdir.html-Reşahât,
s. 426-427
Ubeydullah Ahrâr Hazretleri, elinin emeği ile geçinip kimseye
muhtaç olmamak için ziraatle meşgul olurdu. Hak Teâlâ onun malına kısa zamanda
öyle bir bereket ihsân eyledi ki işlerini yürütmek için vekiller tâyin etmek
mecburiyetinde kaldı. Malının hesâbı yapılamıyordu. Hâce Hazretleri,
mezralarından elde ettiği bütün gelirleri, medreselerdeki ulemâya, talebelere;
tekke, zâviye ve câmilerdeki sûfîlere; yolculara, ihtiyaç sahibi müslümanların
istifâdesi için tesis edilen vakıflara akıtırdı. Ahrâr Hazretlerinin muhtelif
şehirlerde pek çok mülkü mevcuttu. Bunların bir kısmını câmi, medrese ve
tekkeler için vakfederek mühim hayır hizmetlerinde bulundu.
Ubeydullah
Ahrâr’ın (ö 1490) Fıkarât İsimli Eseri Çerçevesinde Tevhide Dâir
Kabulleri
Bu makāle, 2-4 Aralık 2016
târihleri arasında İstanbul’da düzenlenmiş olan “Uluslarası Bahâeddin Nakşibend
ve Nakşibendîlik Sempozyumu”nda sözlü olarak sunulmuş ancak basılmamış olan
tebliğin gözden geçirilerek düzenlenmiş ve geliştirilmiş hâlidir.
Abdurrahman Acer Dr. Öğr. Üyesi,
Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi. Tasavvuf Dergisi 43 (2019
https://www.islamveihsan.com/ubeydullah-ahrar-hazretleri-kimdir.html
https://www.islamveihsan.com/sah-i-naksibend-muhammed-bahauddin--rahmetullahi-aleyh--hazretlerinden-hikmetli-sozler-ve-tavsiyeler.html
https://www.islamveihsan.com/hace-ubeydullah-ahrar-hazretlerinin-sohbeti.html
NECDET TOSUN
https://www.islamveihsan.com/ubeydullah-ahrar-hazretleri-kimdir.html-Reşahât,
s. 426-427
Bahsetmeden
geçemeyeceğimiz büyük sufilerden birisi de İmam-ı Rabbani (ks) dir. İmam-ı
Rabbani (ks) tasavvufta yüksek makamlara ulaşmak için şeriatın esaslarına bağlı
kalmayı zorunlu görmüş ve kelâm, fıkıh gibi şer’î ilimleri tahsil etmenin
tasavvuftan önce geldiğini açıkça belirtmiş ve Ehl-i sünnet ve’l-cemâat
itikadına sahip olmanın tasavvufî bütün hallerden ve makamlardan önemli
olduğuna dikkat çekerek medreseyi tekkenin önüne almıştır.
Kendisi de gerek şeyhine gerekse
bağlılarına yazmış olduğu mektuplarda İslam dinine bağlı olmak gerekliliğini
özellikle vurgulamaktadır. e-makâlât www.emakalat.com Mezhep Araştırmaları Dergisi 15, sy. 2 (Güz
2022)Osmanlı’da Nakşibendiyye/Müceddidiyye Tarikatı ve Ehl-i Sünnet Hassasiyeti
Hasan GÜMÜŞOĞLU Doç. Dr., Yalova Üniversitesi, İslami İlimler Fakültesi,
İslam Mezhepleri Tarihi Anabilim Dalı, Yalova, Türkiye
İmam Rabbani
(ks) mektuplarında müridlerine İslam dinine bağlığı özellikle vurgular. Kendisi de ‘Dînî kurallara ve Ehl-i Sünnet
âlimlerinin görüşüne aykırı olan şeyleri kabul etmezlerdi. Şöyle buyururlardı:
“Mânevî hâller, şerîate bağlıdır, şerîat ise hâllere bağlı değildir. Çünkü
şerîat sağlam ve kesindir, doğruluğu vahiyle sâbittir. Hâller ise zannîdir,
keşif ve ilhâmla sâbittir”. İmâm-ı Rabbânî’nin Hayatı Görüşleri ve Eserleri Necdet Tosun Prof. Dr. Marmara Ün. İlahiyat Fakültesi. Uluslararası İmam-ı Rabbani Sempozyumu Tebliğleri AZÎZ MAHMÛD HÜDÂYİ VAKFI YAYINLARI
İstanbul - 2018
Mektubat kitabında bu durumla ilgili ifadelerden
bazıları şöyledir. (“Sahv ne kadar çok olursa, islâmiyyete uygun bilgiler
o kadar çok geliyor. Sahvın tamamı, bütünü peygamberler içindir (as). O
büyüklerin bildirdikleri ma’rifetler de, dinleridir. 2. Mektup SAHV: Vecd ve aşk ile kendinden geçen sâlikin ayılıp his ve
şuur âlemine dönmesi) (Keşflerin hepsi, ahkâm-islâmiyye’ nin açık
bilgilerine tam uymaktadır. İslâmiyyetin açıkça bildirdiklerinden kıl kadar
ayrılıkları yoktur. Tasavvufcuların birkaçı, İslâmiyyetin açıkça
bildirdiklerine uymayan keşfler bildirmişler ise de, yâ yanlış anlamışlar veya
sekr, yani şuursuzluk hâlinde iken söylemişlerdir. Bâtının zâhire uygunsuz
olduğu hiç görülmemiştir. Tasavvuf yolunun ortasında, zâhire uymayan şeyler
görünüyor ise de, bunlar da zâhire uydurulur. Zâhirle bâtın birleştirilir.
Yolun sonuna varanların bâtını, İslâmiyyetin zâhirine hep uygun olur. 13. Mektup)
(İslâmiyyet üç kısımdır: İlim ve amel ve ihlâs…
Tasavvuf büyüklerinin kazandıkları, tarîkat ve hakîkat, ahkâm-ı islâmiyyenin
yardımcıları, hizmetçileri olup, islâmiyyetin üçüncü kısmı olan ihlâsı elde
etmeye yarar. Tarîkata ve hakîkata başvurmak, islâmiyyeti tamamlamak içindir.
36. Mektup)
(“Bundan dahâ çok şaşılacak şey, bu büyüklerin yolunun
sonu, başlangıcda yerleşdirilmiştir. Burada Resûlullahın(sav) Eshâbının yolunu
tutmuşlardır. Çünki, onlar Resûlullahın “sav) ilk sohbetinde, sonda
varılabilecek şeylere kavuşurlardı. 21.mektup.- Bunların hepsi,
hattâ rûhun, sırrın, hafînin ve ahfânın bütün kemâlâtına kavuşmak, ancak
Peygamberlerin en üstününe uymakla olur (sav). Öyle ise, Ona uymak için ve Onun
dört halifesine uymak için çok çalışınız. Onun dört halîfesi doğru yoldadırlar.
Ondan sonra, herkesi doğru yola onlar getirmişlerdir. 25.mektup.) Mektubat Tercemesi H.H.Işık
Mevlana Halid-i Bağdadi (ks) nin şeyhi Abdullah ed-Dihlevi’(ks) nin şeyhi Nakşi silsilesinden “Habibüllah
Mirza Can-ı Canân (ks), dedi ki: Sünnet-i Mustafaviyeyi terk eden kimse, dinde
kendisine tabi olunmaya yaramaz.” BİR MUTASAVVIF OLARAK ŞEYH AHMED EL-HAZNEVÎ VE NAKŞİBENDİYYE-İ HÂLİDİYYE
TARİKATININ HAZNEVÎ DERGÂHI Abdulkadir TURAN Doktora
Öğrencisi, Sakarya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı.
Mevlana Hâlid
el-Bağdâdî (1779
Irak- 9 Haziran 1827 Şam-ks) sadece
tasavvuf geleneğini sürdüren bir şahıs değil, aynı zamanda İslâmî ilimlere
hâkim bir şahsiyettir. Çünkü o, sadece bir mutasavvıf değil aynı zamanda şair,
mütekellim ve fakihtir. Bu nedenle Hâlid el-Bağdâdî (ks) Yüce Allah’ın zat ve
sıfatları, mebde ve meâd, nübüvvet ve risâlet gibi metafizik olan itikâdî konularının
şeriata dayalı öğrenilmesini daha uygun görmektedir. Onun söz konusu epistemik
hareket noktasından olacak ki, birçok yerde akidenin, fırka-i nâciye olarak
gördüğü Ehl-i Sünnet’in inancına göre tashih edilmesinden yer yer
bahsetmektedir.
Tasavvuf, bazı felsefe ve kelam
ekolleri tarafından epistemolojik bir kaynak olarak kabul edilen keşif,
dışarıdan varlığını ispat eden hususlardan yoksundur. Bu nedenlerden dolayı
Hâlid el-Bağdâdî’nin ifade ettiği keşfin sahihini sahih olmayandan ayıracak
özsel araçlardan bahsetmek mümkün görünmemektedir. Ancak Hâlid el-Bağdâdî (ks)
nin farklı yerlerde verdiği bilgilerden yola çıkarak sahih keşif için dışarıdan
iki şartı gerekli gördüğü söylenebilir: Birincisi; keşfin, şeriata aykırı
olmamasıdır. İkincisi ise keşfe mazhar olan kişinin inanç, fiil ve hallerinde
istikamet üzere olmasıdır. Bu nedenle olacak ki Hâlid el-Bağdâdî (ks), birçok
yerde istikameti ön plana çıkarmakta ve istikametin bin kerametten daha hayırlı
olduğunu ifade etmektedir. Sünnete tabi olmayı ve bid’atlerden uzak durmayı da
sık sık vurgulamaktadır.
Hâlid el-Bağdâdî (ks), sûfîlerin
“şatahâtlarına” (Şatahat: Tasavvuf litaratüründe, sekr halinin galip
gelmesiyle söylenen, zahiren te’vili mümkün olmayan, akla aykırı bir iddia
içeren, kolayca anlaşılamayan kapalı ve sembolik ifadelerdir) aldanılmamasını tavsiye etmekte ve
“türehhâttan” uzak durulmasını akidenin tashihinden sonra zikretmektedir. Bunun
gibi ibâhî mutasavvıfların hallerinden uzak durmayı tavsiye etmekte ve
şeriattan hiçbir şekilde sapmamayı salık vermektedir. Hâlid el-Bağdâdî (ks),
bazen keşfin konumunu daha da düşürmekte ve onun sadece iyi bir istidada işaret
ettiğini söylemektedir. Ona göre tasavvufun en önemli esası
olan zikir, akidenin tashihi ve dört mezhepten birine göre farzları yaptıktan
sonra gelmektedir. Hâlid el-Bağdâdî (ks), sıfatlar
konusunda genel olarak Eş’arîler gibi düşünmektedir.
Mutezile’nin otorite ismi Zamehşeri’nin (ö.1144) itidalden
uzaklaştığını ve inkârla nitelendirildiğini ifade etmektedir. Sözü ettiği
inkâr, Mutezile’nin zattan bağımsız sıfatları kabul etmedikleridir. Hâlid
el-Bağdâdî(ks) Allah’ın bütün kemâl sıfatlarıyla muttasıf olduğu ve eksiklik
içecek sıfatlardan münezzeh olduğunu açıkça belirtmektedir.
Yüce Allah’ın yaratıklardan tamamen münezzeh olduğu, teşbih
ve tecsimden uzak olduğu,
hayale gelen hiçbir şeye benzemediğini, Yüce Allah ve sıfatlarının cisim, cevher ve araz olmadığı,
her hangi bir hadisin O’nunla kaim olamayacağı, cisim ve ilintilerinden münezzeh
olduğu,
Yüce Allah’ın hayatı ruh, ceset ve diğer temel şeylere bağlı
olmadığını ifade etmektedir. MEVLÂNÂ HÂLİD'İN MEKTUBATINDA BİLGİ VE ULUHİYET
Mevlana Hâlid-i Bağdâdî’nin mektubatında müntesiplerine
tavsiye ve ifade ettiği “ Sizlere,
Sünnet-i Seniyeye yapışmayı, cahiliye adetlerinden ve bidatlerden yüz çevirmenizi, sûfîlerin
şatahatına aldanmamanızı kuvvetli ve sıkı bir şekilde emir ve tavsiye ederim” cümlesi geçmişten bu
güne bütün sufilerin düsturu olmuştur.
BİR MUTASAVVIF OLARAK ŞEYH AHMED
EL-HAZNEVÎ VE NAKŞİBENDİYYE-İ HÂLİDİYYE TARİKATININ HAZNEVÎ DERGÂHI Abdulkadir
TURAN Doktora Öğrencisi, Sakarya Üniversitesi Sosyal Bilimler
Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı.
MEVLÂNÂ HÂLİD'İN MEKTÛBÂT’INDA BİLGİ VE ULÛHİYET YYÜİFD
Erkan BAYSAL Bu
makale, 4-5 Mayıs 2016 tarihinde Bingöl Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
tarafından düzenlenen “Mevlânâ Hâlid-î Bağdadî ve Halidîliğin Bingöl ve Çevresi
Üzerindeki Etkisi Sempozyumu”na sunulan “Mevlânâ Hâlid’in Mektûbâtında Kelâmî
Unsurlar” isimli bildiriden derlenmiştir. Arş. Gör., Bingöl
Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Kelam Ana Bilim Dalı,
AHMED YESEVÎ (ö.1166)
Türklerin Müslüman olmalarından
bahsedildiğinde ilk akla gelen isim hiç şüphesiz ki Ahmed Yesevi (ks)
olacaktır. Çok uzun zaman boyunca Anadolu’ya gelen Türk obalarına yerleştirdiği
dervişleriyle Anadolu’nun ve Türklerin İslamlaşmasında en etkili şahsiyetlerden
birisidir. Yakın zamana kadar Hace Ahmed
Yesevi(ks) nin Türklerin-Anadolu’nin İslamlaşmasında en etkili kişiolduğu
düşünülüyordu. AAhmed Yesevi (ks) de Mürşidi Şeyh Yûsuf el-Hemedânî gibi Hanefî
bir âlimdir. Kuvvetli bir medrese tahsili görmüş, din ilimleri yanında
tasavvufu da iyice öğrenmiştir. Bununla beraber devrinin birçok din âlim ve
mutasavvıfı gibi belli bir sahada kalmamış, inandıklarını ve öğrendiklerini
çevresindeki yerli halka ve göçebe köylülere anlayabilecekleri bir dil ve
alıştıkları şekillerle aktarmaya çalışmıştır. Bir mürşid ve ahlâkçı hüviyetiyle
onlara şeriat hükümlerini, tasavvuf esaslarını, tarikatının âdâb ve erkânını
öğretmeye çalışmak, İslâmiyet’i Türkler’e sevdirmek, Ehl-i sünnet akîdesini
yaymak ve yerleştirmek başlıca gayesi olmuştur. İslâm şeriatına ve Hz.
Peygamber’in sünnetine sık sıkıya bağlı olan Ahmed Yesevî’nin şeriat ile
tarikatı kolayca telif etmesi, Yesevîliğin Sünnî Türkler arasında süratle
yayılıp yerleşmesinin ve daha sonra ortaya çıkan birçok tarikatlara tesir etmesinin
başlıca sebebi olmuştur. (Kemal
Eraslan DİA
Ahmet Yesevi hazretleri büyük bir mutasavvıf ve
alimdi. Yazmış olduğu Divan-ı Hikmet kitabını bir şiir kitabı, Ahmet Yesevi(ks)
hazretlerini bir şair olarak değerlendirirseniz elinize bir şey geçmez. Edebiyat
Tarihçisi M.Fuad Köprülü’nün Türk Edebiyatında ilk mutasavvıflar kitabında
belirttiği gibi:”San'at endişesiyle hiç bağlı kalmayarak şiiri sırf dinî-tasavvufî
bir propaganda vâsıtası gibi telâkki eden Hoca Ahmed Yesevî’nin eseri, yukarıda
açıklandığı gibi, dâhili ( intrinseque) bedi'î kıymetten çok mahrum ve alel'âde
bir mahsûldür; tarihî hususları bir tarafa bırakarak,Divân-ı Hikmeti sırf
bedi'î bir gözle tedkik edecek olursak, bu günkü değil hattâ dünkü edebî
zevkimize göre bile ona büyük bir kıymet veremeyiz; lâkin diğer cihetten onu
tarihî bir noktadan, yâni hâricî (extrinseque) kıymet ve te’sirleri bakımından
tedkik ettiğimiz zaman,bu yüzyıllardır yaşayan eserin azamet ve kuvveti önünde
eğilmemek elden gelmez.” Türk Edebiatında İlk Mutsavvıflar M.Fuad Köprülü
Anlaşılacağı
üzere Ahmet Yesevi (ks) büyük bir alim ve sufi idi. Amacı da şiir yazmak değil
çevresindeki insanlara İslam’ı anlatmak, hidayetlerine vesile olmaktı.
Müridlerinden
Sûfî Muhammed Dânişmend’in kaleme aldığı Mir’âtü’l-kulûb isimli eserde Ahmed
Yesevî’den nakledilen: “Âhir zamanda bizden sonra öyle şeyhler zuhûr edecek ki,
şeytan onlardan ders alacak ve onlar Şeytan’ın işini yapacaklar… Ehl-i Sünnet
ve Cemâati düşman görüp ehl-i bidat ve dalâleti sevecekler” şeklindeki cümle
dikkat çekicidir. İnceleme Araştırma Dizisi Yayın No: 23 Baskı Tarihi:
Nisan 2015 Ahmet Yesevi Üniversitesi Mütevelli Heyet Başkanlığı Editör Prof. Dr. Necdet Tosun
TÂCÜ’L-ÂRİFÎN
EBÜ’L-VEFÂ
Yukarıda
belirttiğimiz üzere geçmiş yıllarda Türklerin Müslüman olmalarından bahsedilince
hepimimizin aklına ilk gelen isim Hace Ahmed Yesevi (ks) idi. Son yapılan
araştırmalara göre Anadolu’nun İslam yurdu olmasında ikinci bir isim daha
zikredilmeye başlandı. Hatta bu ismin Anadolu’nun islamlaşmasında daha fazla
etkin olduğu iddia edillir oldu. Biz böyle bir tartışmaya girecek değiliz.
Bizim için önemli olan Anadolu coğrafyasının Türk-İslam yurdu olmasıdır. Bu
gaye için sayısız insan seferber olmuş ve başarılı olmuştur. Türkler Anadolu’ya
Müslüman olarak gelmişler ve fetihlerle İslam dinini dünyanın pek çok
coğrafyasına ulaştırmışlardır. Anadolu’nun İslamlaşma serüveninde etkin isim
Tacü’ül Arifin Seyyid Ebü’l Vefa(ks) hazretleridir.
Künyesi
Ebü’l Vefa, lakabı Tacü’l Arifin, ismi Muhammed olan ve Tâcü’l-Ârifîn
Ebü’l-Vefâ el-Bağdâdî (ks) 1026-1107 yılları arasında bugünkü Irak
topraklarında yaşamış büyük bir sufidir.
Taşavvufî
düşüncenin gayesi, Allah’a lâyıkıyla kul olmayı başarabilmek ve İslam dinine
uygun bir hayat yaşayabilmektir. İslam dininin yaşanmasında nazarî bilgi tek
başına yeterli değildir, nazarî bilgi fiiliyâta dönüştürülmelidir. Bunu başaran
kimseye insân-ı kâmil denir.
XII asrın ilim kültür merkezi Bağdat’ta ilim
öğrenen Ebü’l-Vefâ vefat etmeden önce vasiyette bulunmuştur. Menâkıbnâmede
vasiyeti şöyle
yer almaktadır: Her şey yoktan var olmuştur ve her şeyin
bir var edicisi vardır. Yoktan var olan nesne, tekrar var olacaktır. Her kim
cennete girmek isterse, ona giden yola girsin ve her kim cehenneme girmek
isterse, ona giden yola girsin. Ben size ceddim Hz. Muhammed (sav)’in şeriatını gösterdim, herkes bu yola girsin. Bu
yolun dışındakiler
bid’attır. Helâk olmamak için bid’attan uzak durunuz. Her şeyin nuru olan takvâdan ayrılmayınız. Cenâb-ı
Hak istemedikçe benim sözüm ne sizi doğru yola ulaştırabilir ve ne de sizi saptırabilir. Ben
sizin yanınızda olmasam da Allah her zaman hâzırdır. Ben hâlinizi bilmesem de
Allah bilir. Gönlünüzü Allah’ın muhabbetinden ayırmayın. Allah’ı unutup kendi
nefsine zulmedenler delâlette kalırlar. Bu yüzden Allah’ı unutan tâifeden
olmayın. Dâimâ Hak’la olup saâdeti bulun.
Menâkıbnâmeye göre, Ebü’l-Vefâ ehl-i sünnetin
dört amelî mezhebinde de hüküm verecek seviyede bir alimdir. Yani fıkhî bir
meselede bu dört mezhebin hangisinin delili güçlü işe onunla amel etmiştir. Ebü’l Vefa
Kur’an ve Sünnet’i esas alan Bağdat mektebine mensuptur.
Sûfîler bu devirde genellikle ehl-i sünnet çizgisinde eserler yazmışlar ve ehl-i sünnet görüşünün hâkim olduğu taşavvufî düşünceyi yaymışlardır. Süleyman Uludağ, Ebü’l-Vefâ’ya nisbet edilen Vefâîlik’in teknik anlamda bir tarikat olmayıp, Cüneydiyye ve Tayfûriyye gibi belli bir mürşidin etrafında toplanan sûfîlerin oluşturdukları bir hareket olduğunu şöylemektedir. Bu yüzden de bir usûlü ve evrâdı bulunmamaktadır. Uludağ’a göre Vefâiyye, Sehliyye, tarikatının bir kolu olan Hevvâriyye’nin bir şûbesidir. Ebü’l-Vefâ ve mürîdlerini şer’î hükümlere bağlı sünnî sûfîler olarak değerlendirse de, ona mensup olduklarını iddia eden bazı aşırı zümrelerin de bulunmasının muhtemel gözükmektedir.
Ebü’l-Vefâ, özellikle Irak bölgesindeki
tasavvufî çevre ile birebir ilişki
kurmuş ve onları etkilemiştir. Abdülkadir Geylânî “Cenab-ı
Hakk’ın kapısında hiçbir kürdî yoktur ki, Ebü’l-Vefâ gibi olsun.”
demiştir.
Menakıbnameye göre Ebü’l-Vefâ’nın silsilesi zâhirî yönden Hz. Ali’ye, bâtınî
yönden Hz. Ebû Bekir’e dayanır. Ebü’l Vefa’nın şeyhi Şeyh Şenbekî’nin bazı tasavvufî sözleri şunlardır: “Tâatın aslı takvâdır, verâ’ halidir.
Takvânın aslı da nefis muhâsebesidir.” “Bir kimşe zât-ı ilâhîden başka bir şeyle
zengin olmaya çalışırşa câhil
kalmış şayılır.” “Kalbin salâhı, ihlâs üzere ilimle
iştigaldir.”
Ebü’l-Vefâ alçak gönüllü bir kimse idi. Büyük
küçük, herkese güzel sözle hitâb ederdi. Kendisi ne yerse, arkadaşlarına da ondan
verirdi. Bir ziyafete gittiğinde veya zâviyesinde yemek yerken, mürîdlerinin
kendisine hürmetlerinden dolayı tabağına fazla yemek koymalarına izin vermezdi.
Ebü’l-Vefâ, sâlih, fâsık demeden herkesle
sohbet ederdi. Onun gayesi, herkesi Hz. Peygamber (sav)’in şeriatına davet
etmekti. Böylece sohbetine katılan sâlih kimselerin salâhı artıyor, fâsık
kimseler de tevbe ediyorlardı. Zâhirde sâlih ve fâsık kimseye eşit davranırdı ama
sâlih kimselerin yeri onun kalbinde ayrıydı.
Hoşgörü
şahibi olan Ebü’l-Vefâ, Kalmînâ’da hiç kimsenin yemek vermediği aç olan bir
yahudiye en güzel yemekleri hazırlatıp dervişleriyle ona göndermiştir.
Gösterdiği bu hoşgörü ve yardımseverliği ile bu yahudi, müslüman olmuştur.
Mürîdlerine karşı da yumuşak davranmış, onlarla azarlayarak konuşmamış ve
onların kusurlarını örtmüştür.
Dünya
zenginliğine hiçbir zaman önem vermemiştir. Abbâsî Halîfesi Kaim-Biemrillâh’ın kendisine
Kuşân
ve çevresindeki köyleri bağışlamak
istediğini bildiren bir mektup göndermesi üzerine mektubu yırtan Ebü’l-Vefâ şu şözleri şöylemiştir:
“Bilmiş
olun ki, fakir bir kimşenin Allah’tan başkaşından bir şey talep etmeşi revâ
degildir. Allah kıyamet gününe kadar benim zürriyetimi ve şilşilemi kendinden
başkaşına muhtaç eylemeşin. Bütün âlem onlara muhtaç olsun.”
Menakıbnâmede Ebü’l-Vefâ’nın taşavvufî görüşleri hakkında bize
ipuçları veren şu
şözlerine yer verilmiştir:
“Cenâb-ı Allah gaybdır, idrâk olunmaz ve
gönül de gaybdır, temlik olunmaz. Gayb gayba ulaşsa,
gayb gaybı görür.” “Bir kimşenin Hak’la muâmelesi
hâlis olsa ve riyâ karışmasa, o kimşe yalan davalardan kurtulur.” “Bir kimse
vaktini boşa harcasa câhildir. Vaktini kusur işleyerek geçirse gafildir. Her
kim zamanını ihmâl ederse, o âcizdir.”
Ebü’l-Vefâ ârifler hakkında şunları şöylemiştir: “Allah’ın
ârifleri için bir şarap vardır. Ârifler onu içtikleri zaman gayet ferah
olurlar. Ferah olunca mest, mest olunca
vakitleri hoş, vakitleri hoş olunca gaib olurlar. Gaib olursalar
hâzır
olurlar, hâzır olurşalar nazar ederler. Nazar ederlerse talep ederler, talep
ederlerse bulurlar, bulursalar ondan
başkasını yitirirler. Yitirenler ulaşırlar ve ulaşanlar muttaşıl olup
müşâhede
edip şu ayeti işitirler: “Rableri onları kendi rahmeti, hoşnutluğu ve cennetleriyle
müjdeliyor; onlar için orada kesintisiz nimetler vardır. Onlar orada ebedî
olarak kalacaklardır. Kuşkusuz en büyük ödül Allah katında olandır.”
Tevbe
21,22)
el-Kevakibü’d Dürriyye isimli eserde, Eb’ül
Vefa’nın icazetli halifelerinden olan kendisini yıkayıp kefenlemesini vasiyet
ettiği ve elbisesini bıraktığı, Adiyy b. Müsâfir’in bazı şözlerine yer verilmiştir: “Kim amel olmadan söz ile yetinirse, Allah
ile bağını koparır. Kim bilgi olmadan kulluk ile yetinirse, dinden çıkar. Verâ’
olmadan bilgi ile yetinirse, Allah’a karşı
üstünlük taşlamaya kalkar.”
Ebü’l-Vefâ şünnî-şiî çatışmalarının yaşandıgı dönemde, râfızilere
halkın meyletmemesi için vaaz vermiş ve
vaazlarında onların âhirette azaba düşeceklerini şöylemiştir.
Menâkıbnâmeye göre, Ebü’l Vefa, kendisine
sahabenin en faziletlisini soran bir rafıziye ilk başta hulefâ-i râşidîni sırasıyla
saymış, daha şonra ağacın altında Hz. Peygambere (sav) bey’at eden altı
şahabeyi şöylemiş, Cenâb-ı Allah’ın (cc) ve Hz. Peygamber (sav) ’in takdîm ve tafdîl
ettigine
itaat etmek gerektiğini bildirmiştir. Ehl-i sünnet görüşünü benimsemiş olan
Ebü’l-Vefâ müridlerine Resul’ün (sav) ashabını sevmeyi ve onlara buğz etmemeyi
emretmiştir.
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.