EHL-İ TASAVVUF- ŞERİAT

 

Önceki sayfalarda Ehl-i sünnet tasavvufu konusunda referans kaynağımızın çoğunlukla Nakşibendi literatürü olacağını özellikle belirtmiştik. Ancak Nakşibendi literatürünün tamamını anlatmamız veya özetlememiz mümkün değil. Bunun yerine Nakşibendiyye tarihinde iz bırakan büyük sufilerden bahsedeceğiz. Elbette ki Sufiler hakkında ayrım yapmak gibi bir had bilmezlik içinde değiliz. Ancak sufilerin de manevi makam olarak derece derece olduklarını ve gerek makam gerekse manevi görevleri sebebiyle bazılarının tasavvuf tarihinde iz bıraktıklarını biliyoruz.   

Daha önce belirttiğimiz üzere amacı itibarıyla Ehl-i sünnet tasavvufu aslında tektir. “Allah-ü Teala (cc) nın rızasına ulaşmak.” Tarikat/Sufilik ise bu amacın hayata geçirilmesidir. Tarikatların fikir ve amaçları aynı iken metotları farklıdır. Metot bakımından tarikatları Sesli (cehri) zikir ve sessiz (hafi) zikir yapan tarikatlar şeklinde ikiye ayırabiliriz.    

Daha önce belirttiğimiz üzere İslam tasavvufu Tabiin döneminde Zühd hareketi olarak başladı. Gerek zâhid gerekse sufi ismiyle tanınan sufiler sonra gelenleri yaşamları ve fikirleriyle her bakımdan etkilediler. Bu dönemde kurumsal olarak “Tarikat” isminden bahsedemeyiz.

İlk dönem sufileri arasında, Tasavvuf tarihini en çok etkileyenlerden birisi Seyyid Abdülkadir Geylani (ks) dir. Abdülkadir Geylani (ks) şathiyeleri, kerametleri ve Gavsul Azam lakabıyla İslam tasavvuf tarihinde silinmez izler bırakmış ve kendisinden sonraki tüm sufileri ve tarikatları etkilemiştir. İsmine nispetle Kadirilik olarak anılan tarikatın kurucusu sayılır. Kısaca bahsetmek gerekirse;

İsmine nispetle Kadirilik olarak anılan tarikatın kurucusu Seyyid Abdülkadir Geylani (ks) (1077-1166) 1077 tarihinde Hazar denizinin güneybatısındaki Gîlân eyalet merkezine bağlı Neyf köyünde doğmuş olup, Arapça’da “el-Cîlî, el-Cîlânî”, Farsça’da “Gîlî, Gîlânî”, Türkçe’de ise “Geylânî” şeklinde telaffuz edilen nisbesiyle şöhret bulmuştur. Soy kütüğü Hz. Ali (kv) ye dayanır. Babasının son derece dindar olduğu bilinirken annesi Ümmü’l-Hayr Emetü’l-Cebbâr Fâtıma’nın da kadın velîlerden olduğu kabul edilir.

18 yaşında gittiği Bağdat’ta hadis, fıkıh ve edebiyat okudu. Usul, füru ve mezhepler tarihi hakkında geniş bilgi sahibi olan Abdülkadir Geylani (ks) tasavvufa intisap etti. Bir süre hocası Ebû Sa‘d’ın kendisine tahsis ettiği medresede hadis, tefsir, kıraat, fıkıh ve nahiv gibi ilimleri okuttu ve vaaz verdi. Bir süre sonra bütün bunları bırakarak menkıbeye göre 25 yıl süren bir inzivaya çekildi. Tarikat silsilesi Cüneyd-i Bağdâdî’ye (ks) ulaşmaktadır.

Abdülkādir-i Geylânî (ks) Bağdat’ta Şâfiî mezhebinden Hanbeli mezhebine girmekle birlikte hayatının sonuna kadar her iki mezhebe göre fetva vermiştir. Yaşadığı dönemde Hanbelîler’in imamı olmuş ve bundan dolayı kendisine “Muhyiddin” (dini ihya eden) unvanı verilmiştir. Abdülkādir-i Geylânî (ks) ameli ve itikadi olarak Hanbelî mezhebine sarsılmaz bir şekilde bağlıdır.  Şathiyeleri sebebiyle mutasavvıfları tenkit eden İbn Teymiyye onun bu tür sözleri karşısında ya susmak veya bunları te’vil etmek zorunda kalmıştır. İbn Teymiyye, onun Cüneyd-i Bağdâdî ve Muhâsibî gibi şer‘î hükümlere hassasiyetle bağlı, büyük ve saygı değer bir şeyh olduğunu söyler, hatta İbn Akīl’in hücumuna uğrayan şeyhi Debbâs’ı da savunur.

Abdülkādir-i Geylânî’nin (ks) tasavvuf anlayışı, şeriata ve dinin zâhirî hükümlerine yani Kur’ân ve Sünnete dayanır. Onun tasavvuf anlayışında beş kural vardır. 1) Himmeti (niyet ve düşünceyi) yüceltmek, 2) Haramlardan kaçınmak, 3) Hizmeti güzelleştirmek, 4) Azmi artırmak, 5) Nimete saygı göstermek. Himmeti yüce olanın derecesi yükselir. Haramlardan kaçınanları Allah korur. Hizmeti güzelleştiren keramet sahibi olur. Azmi artıranın hidayeti sürekli olur. Nimete saygı gösterenin nimeti artar.O, her an Kur’an ve hadislere uygun hareket etmeyi şart koşar. Ona göre bir zâhidin hayatında görülebilecek derunî haller dinî ölçülerin dışına taşmamalıdır. Müridlerine hep, “Uyun, uydurmayın; itaat edin, muhalefet etmeyin, yakınmayın; temizlenin, kirlenmeyin” şeklinde tavsiyelerde bulunurdu. Dinin zâhirî hükümlerine uymadığı için, tasavvuf anlayışını Kur’an’a sarılmak, sünnete uymak, helâl lokma yemek, eziyetten kaçınmak, günahlardan uzak durmak, tövbe etmek ve hakları yerine getirmek esaslarına göre şekillendiren sufilerin şeyhi Sehl et-Tüsterî’nin “sır” nazariyesini reddetmiş, kendi tarikatının şeriata uygun olduğu İbn Teymiyye gibi bir münekkit tarafından bile kabul edilmiştir. Gazzâlî’nin geliştirdiği Sünnî tasavvuf, onun tarafından devam ettirilmiştir denebilir.

Sühreverdî, şathiyelerinden söz ederek bunların sekr halinde söylenmiş sözler olduğuna dikkati çeker.  SÜLEYMAN ULUDAĞ DİA

https://geylani.beun.edu.tr/hakkimizda.html Okt. Mustafa SEZER

Bahsedeceğimiz ikinci sufi aynı zamanda sufi Cüneyd-i Bağdadi (ks) nin “Sûfîler arasında Bâyezîd’in yeri, melekler arasında Cebrâil’in yeri gibidir” şeklinde vasfettiği Bayezid-i Bistami (ks) olacak.

Bayezid-i Bistami (ks) yaşadığı zamanda (ö.848-73 yaş) zahiren şeriata aykırı gözüken şathiyeleriyle meşhur ilk dönem sufilerdendir. Bayezid-i Bistami (ks) tasavvuf hayatında sekr halini çok sık yaşamıştır. Onun tanınmış mürid ve halifelerinden İbrahim el Herevi şathiyeleri dolayısıyla aleyhinde çok şeyler uydurulduğunu söyleyerek Bâyezîd’e (ks) isnat edilen bu tür ifadelerin ona ait olabileceğine ihtimal vermemektedir.

Hadis, fıkıh ve kelâm âlimlerinden çoğu Bâyezîd’in (ks) şathiyelerini doğru bulmamakla birlikte sekr halinden dolayı kendisini mâzur görmüşlerdir. Nitekim İbn Teymiyye, sekr halinde söylenen bu tür şathiyeleri yaymak değil gizlemek gerektiğini ifade ederek ondan saygıyla bahseder ve özellikle vahdet-i vücûdcu mutasavvıfların bu sözleri delil olarak ileri sürmelerine şiddetle karşı çıkar.

Kendisinden pek çok keramet ve keşf hali nakledilen Bâyezîd (ks) olağan üstü hallere önem verilmesini istemez: “Falan kişi tayy-ı mekân ediyor” denilince, “Allah’ın lânetlediği şeytan ile leş yiyen kargalar da aynı şeyi yapıyor”; “Falan zat su üzerinde yürüyor” denilince, “Balıklar da aynı işi yapıyor” diyerek bunları önemsemediğini göstermiş ve aslolanın şeriatın hükümlerine bağlı kalmak olduğuna işaret etmişti. O, şer‘î edeblerden birine aykırı davranan kişiye Allah’ın velîlik sırrını emanet etmeyeceğini söylerdi. Onun bazı şathiyelerini şerheden Cüneyd-i Bağdâdî’ye göre Bâyezîd yine de tasavvufta son mertebeye ulaşamamıştır; söz ve halleri sülûkün başlangıç ve ortalarında görülen türdendir. Süleyman ULUDAĞ DİA Bayezid (ks) aynı zamanda Nakşibendi silsilesinde olup tarikat Yusuf Hemedani’ye kadar ismine nisbetle Tayfuriyye olarak tanınmıştır.

Bahsedeceğimiz üçüncü sufi Abdülkadir Geylani (ks) nin tarikat silsilesinde bulunan Cüneyd-i Bağdadi (ks) dir. (ö.909) Küçük yaşta ilim tahsiline başlayan Cüneyd-i Bağdadi hem şer’i hem tasavvuf ilminde kendisini yetiştirdi. Yirmi yaşında iken fetva verecek seviyeye gelmişti. Tasavvufa intisap etmesinden sonra da şer‘î ilimlerle de sürekli meşgul oldu. İlim ve tasavvuftaki üstün mertebesinden dolayı “tâvûsü’l-ulemâ” ve “seyyidü’t-tâife” olarak anılan Cüneyd-i Bağdadi (ks) şer’i ilimler ve tasavvuftaki üstün mertebesine rağmen geçimini sağlamak için ticaretle uğraşırdı.

Cüneyd-i Bağdadi (ks) bir mektubunda bu tevhidi dörde ayırır. 1- Halkın tevhidi. 2- Zâhir ulemâsının tevhidi. 3 ve 4 seçkin âriflerin (havassın) tevhidi. Âriflere ait tevhidin birinci mertebesinde Allah’ın birliğini dile getiren sâlikin gözü O’ndan başka bir şeyi görmez; zâhirde ve bâtında O’nun emirlerini yerine getirirken O’ndan başka hiçbir şeyden korkmaz, hiçbir şeye rağbet etmez. Hakk’ın tecellileri karşısında sadece Hak için Hakk’ın emirlerine uyar. İkinci mertebede sâlikin Allah’ın huzurundaki varlığı bir gölge ve hayalden ibarettir. Onu sevk ve idare eden sadece Allah’ın irade ve kudretidir. 

Cüneyd-i Bağdadi (ks) sema ve ilahilerin lüzumuna inanırken zâhirî hükümlere bağlı kalınması, şer‘î ölçülerin dışına çıkılmaması gerektiğini ısrarla vurgulamış ve şeriata aykırı tasavvufî hal ve hareketleri tenkit etmiştir.

Cüneyd-i Bağdadi (ks) Hz. Peygamber’in sünnetine sarılma ve onu örnek alma yolu dışındaki yollardan hiçbiriyle Hakk’a ulaşılamayacağını belirtir ve “Yolumuz Kitap ve Sünnet’le kayıtlıdır”, “Tasavvuf ilmi Kur’an ve hadisle sınırlıdır” derdi. SÜLEYMAN ATEŞ DİA

Zikretmemiz gereken dördüncü sufi İmam Ebubekir Şibli (ks) dir. Seyyidu’t-Tâife Şeyh Cüneyd-i Bağdâdî (ks)’nin yetiştirdiği halîfelerinden Türk-İslam mutasavvıfı Ebû Bekr Şiblî (ks) tasavvufun tarîkat devrinden önce yaşamıştır. Şiblî (ks) Abbâsî saraylarında yetişmiş, iyi eğitim almış, yöneticilik yapmış ve sonunda bunların hepsini terk ederek tasavvuf yoluna yönelen zühd ehli ilk Türk mutasavvıflardan biridir. Tarikatların kurumsallaşmasıyla birlikte Cüneyd-i Bağdâdî (ks) ’nin halîfesi olarak Kadiriye, Mevleviye, Rifaiye, Şazeliye tarikatının silsilelerindeki şeyhlerden biri olmuştur.

O, sûfî şahsiyeti kendisinde tabiat ve mîzac oluncaya kadar mücâhedeye ve nefsini kırmaya devam etmiştir. Aynı zamanda oldukça zühd ehli bir hayatı tercih eden Şiblî (ks) kendisiyle sülûkunu niyet ettiği yolda engel kalmaması için mallarını ve kitaplarını dağıtmıştır. İmam Şibli (ks) kaynaklara göre nefis terbiyesi için uzun süren bir riyazet ( Sûfîler, sâlikin nefsini mubah olan hazlardan da mahrum ederek nefis üzerinde hâkimiyet kurması gerektiğine inanırlar. Riyâzet “nefsin şehvet denilen beden ve dünya ile ilgili arzularını kırmak, bunları etkisiz hale getirmek, nefsi aklın ve dinin tesbit ettiği sınırlar içinde tutmak” şeklinde de tanımlanmıştır.)

Hayatının tamamı tevhîd olan Şiblî’ye göre zühd, ‘kalbin eşyâdan, eşyânın Rabb’ine çevrilmesidir.) Başka bir rivâyette de; Sûfî, Allah’la beraber iki cihanda da Allah’tan başkasını görmez,‛ demiştir. Şiblî’ye göre tevhîd Allah’a dâimî olarak aşk, mutlak boyun eğme ve sınırsız tevekküldür. Şiblî dünya ve âhiretin rüya, Allah Teâlâ’nın uyanıklık olduğunu söylemiştir. Ona göre bu haldeki sûfî Sevgilisi olarak Allah’ı razı etmek için şeriate uysa, gayesi Allah’tır;

Şiblî (ks) zahiri olarak küfür sayılabilecek şathiyelerinden dolayı deliliği kendisine gelebilecek itham ve saldırılara karşı kalkan yapmıştı. “ “Ben ve Hallâc aynı şey idik; beni divaneliğim kurtardı, onu aklı batırdı”Bu yüzden işaretlerle konuşuyor, şiirlerinde istiareler kullanıyordu. Belki de bu yüzden en iyi dostu Hallac-ı Mansur (ks) gibi katledilmekten kurtulmuştu. 

Tarikatler biri Hazret-i Ebû Bekir (ra), diğeri de Hazret-i Ali (kv) ye nisbet edilen iki asıl silsile kabul etmişlerdir. Seyyidu’t-tâife diye tanınan Cüneyd-i Bağdâdî’ye kadar olan silsile, Halvetiyye, Mevleviyye, Bayrâmiyye, Sühreverdiyye, Desûkiyye gibi, silsilesi Hazreti Ali’ye ulaşan pek çok tarikatta aynıdır.

İmam Şiblî (ks)’nin tasavvuf yolunda eğitim aldığı iki büyük şeyhi vardır. 1. Cüneyd-i Bağdâdî (ks) (ö.910) Fıkh-i bâtınî demek olan tasavvufta imam olan Cüneyd(ks), aynı zaman-da fıkh-ı zâhirîde de âlimdi. 2. Hayru’n-Nessâc Ebu’l-Hasen Muhammed b. İsmâil (ks) (ö. 837) Cüneyd-i Bağdadi (ks) bu şeyh için O hepimizin iyisidir,” demiştir.

Ebu Bekir Şibli (ks) İslam tasavvuf tarihinde iz bırakan sufilerdendir. Kaynaklara göre Rifaiyye, Kadiriyye, Mevleviyye ve Şazeliyye tarikatlarının silsileleri halifeleri vasıtasıyla İmam Ebubekir Şibli’ye (ks) ulaşmaktadır.

Şeyh Ebû Bekr Şiblî (ks) ’nin şeyhi Seyyidu’t-Tâife Cüneyd-i Bağdâdî (ks)’den itibaren Cüneydiyye diye adlandırılan silsilelerden tarikatların teşekkül devrinden sonra birçok tarikat ortaya çıkmıştır. Dünya’nın dört bir yanında birçok müntesibi bulunan Kâdiriyye, Rifâiyye ve Şâzeliyye gibi tarikatların silsilelerinin kendisine dayandığı Cüneyd’in halifelerinin en önemlilerinden biri, Allah için şan, şöhret, hüküm ve serveti terk eden büyük Türk-İslam mutasavvıfı Şeyh Ebû Bekr Şiblî’(ks) dir. Tasavvuf Tarihinde zühd ve takvasıyla olduğu kadar, yetiştirdiği halifeleri ve kendisinden sonra teşekkül eden tarikatlar sayesinde yerini almış olan Şeyh Şiblî (ks) Türklerin Müslüman olmalarından sonra İslam’la buldukları izzetin en önemli örneklerinden biri olmuştur. 

Tasavvuf | İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, yıl: 8 [2007], sayı: 19, ss. 211-234. Tasavvuf | İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi Ar. Gör. Dr. Süleyman Demirel Ü. İlahiyat Fakültesi 212 | Rifat OKUDAN DİLAVER GÜRER DİA

Bahsetmemiz gereken diğer bir sufi Seyyid Yusuf Hemedani(ks) dir. Hak ettiği kadar tanınmadığını düşündüğümüz Seyyid Yusuf Hemedani (ks) yetiştirdiği iki büyük sufi ile tasavvuf tarihini derinden etkilemiştir. Hace Yusuf Hemedani (ks) aynı zamanda Türk-İslam tarihini etkileyen üçüncü halifesi Hace Ahmed Yesevi (ks) dir. Ahmed Yesevi (ks) hakkında yorum yapmaya gerek duymuyorum. Herkes Türklerin müslümanlaşmasındaki rolünü az çok biliyor.

Hace Yusuf Hemedani (ks) nin dördüncü halifesi olarak görevi devralan Abdülhalik-ı Gucdüvani Kelimatı Kudsiyye adıyla bilinen  (“hûş der-dem”, “nazar ber-kadem”, “sefer der-vatan” ve “halvet der-encümen”i Yusuf Hemedânî (ks) hazretleri, müridi Abdülhâlik-ı Gucdüvânî k.s. hazretlerine tavsiye etmiş, ondan da “yâdkerd”, “bâzgeşt”, “nigâhdâşt” ve “yâddâşt” dahil sekiz adedi rivayet olunmuştur.) ıstılahları Nakşibendi literatürüne sokmuştur. Gucdevani (ks) Şah-ı Nakşibendin (ks) üveysi olarak şeyhidir ve gizli(hafi) zikri ona talim eden kişidir. Şah-ı Nakşibend (ks) den sonra Nakşibendiler tamamen gizli zikre yönelmişlerdir.   

 

Seyyid Yusuf Hemedani (ks) İslam tasavvufunun zirve isimlerindendir. Nakşibendi silsilesinde yer alan Hemedani (ks) ye nisbetle tarikat uzun bir süre Haceganiyye olarak anılmıştır. Nakşibendiliği sistematikleştiren Abdülhalık Göcdevani (ks) ve daha çocukluğundan beri Peygamber’in hiçbir Sünnet’ine bağlılıktan geri kalmayan “ Türklerin Müslüman olmalarında büyük katkısı bulunan Ahmed Yesevi (ks) nin şeyhi ve hocası olan Yusuf Hemedani’ (ks) nin (ölm, 1140) tasavvuf risalesinde Şer’iatı yaşamanın önemi şu ifadelerle belirtir:  Neticede, şeriat yolunda yürümenin yolu yöntemi, Şeytan'ın hilafına çok ibadet ve iyi kulluk etmektir. Ahiret yolunun aydınlık olması Şeytan'a muhalefetle mümkündür. SEYYİD YUSUF-İ HEMEDANi'NİN TASAVVUFA İLİŞKİN BİR RİSALESİ Prof. Dr. Mehmet KANAR İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Doğu Dilleri ve Edebiyatları Bölümü'nden Emekli.

Seyyid Yusuf Hemedani (ks) halifesi Abdülhalik Gucdevani’ye (ks) kendi sülûkundan şu şekilde bahsetmektedir: “Ey Abdulhâlik! Bilesin ki, Hak yolunun yolculuğu yani sülûk iki kısımdır: Sülûk-ı zâhir ve sülûk-ı bâtın. Sülûk-ı zâhir, daima ilâhî emir ve yasaklara riayet etmek, imkân ölçüsünde dinî esasları muhafaza etmek ve nefsin arzularından kaçınmaktır. İkinci kısım olan sülûk-ı bâtın ise, kalbi temizlemeye çalışmak ve nefsânî kötü sıfatları yok etmek için gayret sarf etmektir. Bâtın temizliği dedikleri işte budur. Yusuf Hemedani (ks)  İslâm’ın inanç esaslarını tevilsiz kabul eder, daima riyazet ve mücâhede hâlinde bulunur, müridlerine Peygamber (sav)’in sünnetine ve ashâbının izlediği yollara göre hareket etmeyi tavsiye ederdi.

            Yusuf Hemedani (ks) fıkıhta Hanefî ve itikatta Mâturîdî idi. Müntesiplerinin dindarlıklarını İslâm, iman ve ihsan boyutunda derinleştirmelerini istedi. Hemedânî (ks) İslâmî emirlere son derece bağlı, sahv ve temkini esas alan bir tasavvuf anlayışına sahipti. Keramete ve keramet göstermeye iltifat etmez, sekr ve vecdin tesiriyle zuhur eden ölçüsüz söz ve davranışları tasvip etmezdi. Prof. Dr. Kadir ÖZKÖSE-Prof. Dr. H. İbrahim ŞİMŞEK Nasihat Yayınları- Altın Silsile- den Altın Halkalar kitabından özet. Ve Necdet Tosun DİA)

Yusuf Hemedani (ks) hakkında yazılanları Fuad Köprülü’de Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar kitabında teyit etmektedir. Hemedani (ks) “Ahmet Yesevi’nin de aralarında bulunduğu halifeleri ile Türkistan bölgesinde “Sünni İslam ve Tasavvuf “ telakkisinin oluşmasını ve yerleşmesini sağlayan kişilerin başında gelmektedir. Hanefi mezhebine bağlı olan Hace Yusuf Hemedani (ks) İslamiyet’in bütün esas akidelerini te’vilsiz kabul ettiği gibi daima riyazet ve mücahede halinde bulunur, müridlerine Hazret-i Peygamber’ in ve ashabının yollarına gitmeyi tavsiye ederdi. Ord. Prof. Dr. FUAD KÖPRÜLÜ TÜRK EDEBİYATI ’ NDA İLK MUTASAVVIFLAR DİB YAYINLARI ÜÇÜNCÜ BASIM

Prof.Dr.Dilaver Gürer Hace Yusuf Hemedani: Hayatı, Eserleri ve Tasavvuf Anlayışı tasavvuf ilmi ve akademik araştırma dergisi 2020  

Prof. Dr. Kadir ÖZKÖSE-Prof. Dr. H. İbrahim ŞİMŞEK Nasihat Yayınları- Altın Silsile- den Altın Halkalar kitabından özet. Ve Necdet Tosun DİA) SEYYİD YUSUF-İ HEMEDANi'NİN TASAVVUFA İLİŞKİN BİR RİSALESİ Prof. Dr. Mehmet KANAR İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Doğu Dilleri ve Edebiyatları Bölümü'nden Emekli.

Hace Yusuf Hemedani (ks), tarikata seriat ilimlerini köprü yapan ve seriatsız tarikatın olamayacağını isbat eden Kuşeyri’nin talebesi ve damadı olan Nakşi silsilesinden Ebu Ali Farmedi (ks) nin halifesidir. Ehl-i Sünnet anlayışının takipçisi, Kur’an ve Sünnet’e sıkı-sıkıya bağlı olan Hemedani, hayatını ilim ve irşada vakfetmiş, soru-cevap şeklinde yazmış olduğu Rütbetül Hayat isimli eserinde sorulara Kur’an ve Sünnet ışığında cevaplar vermiştir. Yusuf Hemedani(ks) Rütbtül Hayat isimli eserinde, hayatı İslam ile yaşamak, iman ile yaşamak ve ihsan ile yaşamak olmak üzere üç dereceye (rütbeye) ayırmakta ve ihsan ile yaşamanın hayat derecelerinin en üstünü ve değerlisi olarak zikretmektedir. Dr. Muhammed Emin Riyahi Çünkü bu aziz şeyh kesinlikle Hz. Peygamber(s)ın dinine muhalefet etmemişlerdir. Sahabe, tabiun, tebe-i tabiun ve selef-i salihine uyarak yaşamışlardır. 

Ahmed Yesevi’nin (ks) Buhara’dan ayrılmasının ardından Yusuf Hemedani (ks) nin vasiyeti üzerine şeyhlik makamına geçen Abdülhalık Gucduvani Hızır (as) dan hafi (gizli) zikir yapmayı öğrenmiş ve bu zikri üveysi olarak Şah-ı Nakşibend’e öğretmiştir. Şahı Nakşibend (ks) a kadar Nakşiler dergahta sesli(cehri) zikir, hücrelerinde ise hafi (gizli) zikir yapıyorlardı.

Şah-ı Nakşibend (ks) seyr-ü süluku süresince hiç sesli zikre katılmadı ve şeyhlik makamına geçince de sesli zikri tamamen yasakladı. Tasavvuf tarihine iz bırakmış başka bir sufi aynı zamanda müderris olan Şah-ı Nakşibend (ks) in ilk halifesi Hace Muhammed Parsa-Parisa(ks) da önceki ve sonraki tüm sufilerle aynı görüştedir.

Muhammed Parsa, diğer bütün Nakşibendi şeyhleri gibi, şeriata sıkı sıkıya bağlılığı ile tanınmış bir sufiydi. Rivayete göre bir gün şeyhine: “Tarikat neyle bulunur?” diye sormuş, şeyhi de “Şeriata sıkı sıkıya bağlanmakla” cevabını vermişti. Nitekim o: Ben şeyhimin bu cevabından sonra ifrat ve tefritten sakınarak daime orta yolu tutmaya çalıştım. Yemek konusunda ne büsbütün açlığı ihtiyar ettim ne de doyuncaya kadar yedim. Uykuyu azaltma hususunda da itidali gözettim.  Akşamla yatsı arasını, sabah namazından önceki seher vaktini gizlice ihya etmeye gayret ettim. Gönülden mazi, hal ve istikbale aid düşünceleri def’ederek havatırın esaretinden kurtulmaya çalıştım.” demektedir.

Bu kalbi diri ve uyanık hakikat ehilleri, Rasulullah (sav), sahabe-i kiram, tabiin, tebe-i tabiin ve selef-i salihinin siretlerinde olup Kur’ana ve hadise güzelce ittiba, ashabı kirama gerektiği şekilde iktidayı kendilerine yol edinmişlerdir. Aynı zamanda Cenab-ı Vehhab Teala hazretlerine daima iltica halinde fazl-ı ilahi ve feyzi namütenahiye bağlılık halindedirler. Onların gönüllerini Allah sevgisi sarmış bulunduğu için dünya dertlerinden ve masivadan tamamen yüz çevirmişlerdir. Onların itikadlarının temizliği ve sağlamlığı nasiyelerinde okunur. Ezeli inayet onların imdadına yetişmiş olmakla inad, niza ve muhalefet damarları onların gönüllerinden çekilmiştir. Allah-ü Teala (cc) Hud suresinde kullarına şöyle bildirir (“Rabbin dileseydi insanları elbette tek bir ümmet yapardı. Fakat onlar hep ihtilâf içinde olacaklardır, rabbinin esirgedikleri müstesna; zaten O insanları buna uygun yaratmıştır. Böylece rabbinin, “Andolsun ki cehennemi hem insanlar hem cinlerle dolduracağım” sözü yerini bulmuş oldu. “ Hud 118-119) 

Allah’ın tevfiki onların refikidir. Bunlar tefrika, düşmanlık, çekişme, muhalefet ve ihtilaflardan kurtuldukları içinAllah’ın bütün mahlukatına şefkat ve rahmet nazarlarıyla bakarlar. Düşmanlık ve çatışma azabından kurtuldukları için Rasulullah (sav) onyarı fırka-i naciye, yan kurtulmuş fırka lakabıyla müşerref kılmıştır. Hadis-i şeriflerinde: Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacak. Bunların hepsi ateşte yahud haviyededir. Ancak birisi müstesna buyurmaları üzerine sahabe-i kiram: O fırka hangisidir ya Rasulellah diye sorduklarında Rasulullah: Benim ve ashabımın olduğu yolda olanlardır ki onlar sevad-ı azamdır. Buyurmuşlardır. (Sevad-ı Azam: Allahın emrini ayakta tutan, Rasullullahın sünnetine sımsısıkı sarılan ve bu yolu her şeye rağmen terketmeyenlerdir. Bunlar Kıyamete kadar her cemaat içinde bulunacaklardır - Şir-atül İslam’dan- mütercim) Hace Muhammed Parsa-Tevhide Giriş-Faslül Hitab Tercemesi Ali Hüsrevoğlu Erkam Yayınları İstanbul 1988

Bahâeddîn Nakşbend (ks)’in önde gelen halifelerinden Muhammed Pârsâ (ks), tasavvuf ve diğer dinî ilimlerde çeşitli eserler kaleme almıştır. Pârsâ’nın tasavvuf alanında yazdığı eserlerin başında kuşkusuz Faslü’l-hitâb gelir. Gerek tasavvuf ehli gerekse diğerleri tarafından istifade edilen bu yapıt, onun en meşhur ve en hacimli eseridir. Pârsâ; bu eserinde tevhid, fütüvvet, fenâ, bekâ, müşâhede, ricâlü’l-gayb, Ehl-i beyt ve sahâbeye muhabbet gibi konuları şeriat ve tarikat esaslarına göre ele almıştır.

Adı Ebu’l-Feth Celâleddîn Muhammed b. Muhammed b. Mahmûd el-Hâfızî el-Buhârî eş-Şerğî olan Hâce Muhammed Pârsâ’nın (10 veya 20 Kasım 1345-11 Ocak 1420) kitabın tam ismi bütün bunları doğrular niteliktedir: Faslü’l-hitâb li-vasli’l-ahbâb el-fâriku beyne’l-hata’i ve’s-savâb (Tasavvuf ilminde mürîdlerin vuslatı için doğru ile yanlışı birbirinden ayıran kitap).

Muhammed Pârsâ’nın en meşhur ve en hacimli olan bu eserinde tevhid, fütüvvet, fenâ, bekâ, müşâhede, ricâlü’l-gayb, Ehl-i beyt ve sahâbeye muhabbet gibi konular şeriat ve tarikat esaslarına göre ele alınmaktadır.

            Hatta kimi Şiî yazarlara göre Nakşbendîliğin en belirgin husûsiyeti sünneti ihyâ etmek ve şeriatı korumaktır. Bu da Ehl-i sünnet’e sıkı sıkıya bağlılığı göstermektedir. Öyle ki Muhammed Pârsâ’nın eserlerinde bu tarîkatın izleri yoğun olarak görülmektedir. Yani onların nazarında Pârsâ’nın bu çerçevede kaleme aldığı eserlerin esas maksadı; tartışmalı meselelerin üstünü örtmek, zâhiren Sünnî akîdeye muhalif olan hususlardan kaçınmak ve tasavvuf ile Şiîliği uzlaştırma gayretlerinin önüne geçmektir. Son tahlilde Muhammed Pârsâ’nın Ehl-i beyt’e muhabbetinin bulunduğu fakat kesinlikle Şiî olmayıp bilakis Sünnî-Hanefî olduğu müsellemdir. Şarkiyat İLMİ ARAŞTIRMALAR DERGİSİ Cilt: 14, Sayı: 3 (Aralık 2022) MUHAMMED PÂRSÂ’NIN BAŞYAPITI FASLÜ’L-HITÂB Abdulmelik İBRAHİMOĞLU • Dicle Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tasavvuf Ana Bilim Dalı,

( Ehl-i Tasavvuf- Şeriat başlıklı yazı Mustafa ESER tarafından 18.10.2025 tarihinde sitemize eklenmiştir. Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu , kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. )
Okuduğunuz Yazının Site Kurallarını İhlal Ettiğini Düşünüyorsanız, Site Yönetimine Bildirmek İçin Tıklayınız.
 

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu