Selçuklu etkisini eserlerinde büyük ölçüde yansıtan diğer bir beylik, Isparta ve Antalya çevresinde iki kol halinde egemen olan Hamidoğulları’dır. 1280’lerde kurulan beyliğin Isparta kolu 1391’de, Tekeoğulları olarak da bilinen Antalya kolu ise 1423’de ortadan kalkmıştır. Isparta kolunun başkenti 1310’lara kadar Uluborlu iken, sonradan en önemli meliklerinden biri olan Dündar Bey’in unvanına izafeten “Felekabad” da denilen Eğirdir’e taşınmıştır. Hamidoğulları Beyliği’nden altı melik 9, iki emir 2, bir subaşı 1, bir din adamı 1, konumu belirlenemeyen beş kişi 6 yapı olmak üzere toplam 19 yapı inşa ettirmişlerdir. Yapı türleri arasında 5 cami, 1 mescit, 2 medrese, 1 hânkah, 5 hamam, 1 çeşme ve 4 türbe sayılabilir. Ayrıca 2 cami de onarılmıştır. Hamidoğulları en çok cami ve mescit yaptırmıştır.

Uluborlu’daki günümüze gelebilen yapıların büyük bir bölümü Selçuklulara aittir. Yalnızca Muhyiddin Çeşmesi kitabesine göre 1323-24 yılında Şeyh Muhyiddin tarafından yaptırılmış sade bir örnektir.

Eğirdir’deki yapılara gelince, özgünlüğünü koruyan iki yapıdan ilki ilçe merkezindeki Dündar Bey Medresesi’dir. Yapı 1301-02 tarihinde Dündar Bey tarafından yaptırılmıştır.

Medresenin karşısındaki Hızır Bey Camisi’nin Selçuklu yapısı olduğu ve Hızır Bey 1327-28) tarafından onartıldığı belirtilir. Sur dışında yer alan Baba Sultan Türbesi kitabesine göre Hüsameddin İlyas Bey’in zamanında (1355-70) İsa Dediğü adlı bir kişi tarafından 1357-58 yılında yaptırılmıştır. Ticaret dokusunda yer alan Dündar Bey Hamamı Dündar Bey zamanında 1307-08 yılında yaptırılmıştır. Büyük ölçüde yenilenmiş çifte hamam üç eyvanlı ve iki halvetli tiptedir. Burdur’daki Muzafereddin Mustafa Bey (1340-55) tarafından 1345 yılında yaptırılmış Medrese günümüze gelememiştir.

Anadolu’nun en önemli uluslararası ticaret limanlarından birini başkent yapmış Antalya kolunun kuşkusuz en önemli yapısı Antalya’da kale içinde yer alan ve büyük bir yapı topluluğunun parçası olan Yivli Minare Camisi’dir. Aslında Selçuklu dönemine ait olan cami 13 Mayıs 1374’de Mehmed Bey tarafından büyük ölçüde yenilenmiştir. Eşdeğerde altı kubbeli yapı, kuşkusuz Bursa Ulu Camisi’nin Mengücekli ve Selçuklu çok kubbeli camileri dışındaki en önemli öncülüdür.

Topluluğun diğer önemli yapısı, “Zincirkıran” unvanıyla tanınan Mehmed Bey’in 1377 Aralık ayı sonlarında yapılmış sekizgen prizma gövdeli ve içten kubbe, dıştan ise sekizgen piramit külâhlı Türbesi’dir. Antalya çevresindeki en önemli yapı, Korkuteli ilçesindeki Yunus Bey zamanına (1300-24) ait 1319 tarihli Emir Sinaneddin Medresesi’dir.

            Hamidoğulları’nın, Germiyanoğulları’nın egemen olduğu Afyonkarahisar’da da kısa süreli egemenliklerinden söz edilebilir. Afyonkarahisar’ın Şuhut ilçesindeki Hızır Bey’in oğlu Emir Muizeddin İbrahim tarafından 1368 yılında yaptırılmış tek mekânlı ve kubbe ile örtülü Kubbeli Mescit tümüyle yenilenmiştir.

 

 

 

                                   ANTALYA

 

Anadolu’nun en eski yerleşme bölgelerinden biri olan Antalya yöresinin tarihi, insanlığın Anadolu’da görülmeye başladığı çağlara kadar uzanır. Antalya’nın ise bu bölgede tabii bir deniz üssü arayan Bergama Kralı II. Attalos tarafından eski bir şehrin bulunduğu yerde yeniden kurulduğu kabul edilir. II. Attalos’un burada bir şehir kurmak zorunda kalması, bölgenin en gelişmiş şehirlerinden olan ve Antalya’nın doğusunda bulunan Side’nin (Arap ve bazı Osmanlı kaynaklarında Eski Antalya) Roma hâkimiyetinde olmasına bağlanır. VII. yüzyıldan itibaren Arap akınlarına uğradı. 860’ta, Halife Mütevekkil’in donanma kumandanı Fazl b. Kārin şehri ele geçirdi. Ancak bu hâkimiyet uzun sürmedi. Türkler’in Anadolu’ya fethi sırasında Süleyman Şah burayı aldı ve şehir 1103’e kadar Selçuklular’ın hâkimiyetinde kaldı. 1103’te Bizans İmparatoru Alexis Komnenos’un kuvvetleri tarafından geri alındı. Bundan sonra Bizans ve Türkler arasında birkaç defa el değiştirdi. 1120’de Ioannes Komnenos burayı tekrar Bizans hâkimiyeti altına aldı. Bu sıralarda şehir önemli bir ithalât ve ihracat limanı durumunda olup Avrupa ve Mısır ticaret gemilerinin uğrak noktasıydı. Bu sebeple Antalya’da Bizans hâkimiyeti döneminde de bir müslüman tüccar kolonisi mevcuttu. I. Gıyâseddin Keyhusrev kaleyi kuşattı ise de Kıbrıs’tan yardım gelmesi yüzünden burayı zaptedemedi, ancak abluka altına aldı. Nihayet 5 Mart 1207’de Latin idaresinden memnun olmayan Rumlar’ın da desteği ile fethi gerçekleştirdi. Mübârizüddin Ertokuş’u valiliğe ve subaşılığa getirdiği gibi şehre bir kadı, imam, müezzin, hatip tayin etti; ayrıca kalenin surlarını onarttı ve bir de mescid yaptırdı.

“Uç, hudut şehri” anlamında Dârü’s-sagr unvanını taşıyan Antalya’nın bu defaki zaptı, buraya yavaş yavaş bir Türk-İslâm şehri hüviyeti kazandırmaya başladı. Kıbrıs kralının da desteği ile şehirdeki yerli hıristiyan ahalinin çıkardığı isyan sonucu Antalya 1212’de Kıbrıslılar’ın eline geçtiyse de 22 Ocak 1216’da İzzeddin Keykâvus tarafından yeniden fethedilerek valiliği tekrar Mübârizüddin Ertokuş’a verildi.

Antalya ve civarı, Selçuklu Devleti’nin zayıflaması üzerine Isparta ve Teke bölgesine hâkim olan Hamîdoğulları’nın eline geçti. Ebü’l-Fidâ’nın kaydettiğine göre, Hamîd Türkmenleri’nin beyi Feleküddin Dündar Bey, gezmek için kale dışına çıkan Antalya hâkiminin esir düşmesi üzerine şehri zaptetmişti. Dündar Bey daha sonra Antalya’yı kardeşi Yûnus Bey’e verdi ve böylece Hamîdoğulları’nın Teke kolu ortaya çıkmış oldu. Yûnus Bey’den sonra oğlu Mahmud Bey Antalya’da hüküm sürmeye başladı. Mehmed Bey zamanında el değiştiren şehir 14 Mayıs 1373’te buraya yeniden hâkim oldu. Bir süre daha Tekeoğulları’nın hakimiyetinde kalan şehir nihayet Yıldırım Bayezid tarafından zaptedilerek muhafızlığı Kara Timurtaşoğlu Fîruz Bey’e verildi. Ocak 1423ten sonra Antalya ve merkezi olduğu Teke-ili’nde Osmanlı hâkimiyeti kesin olarak sağlandı.

Selçuklu ve Tekeoğulları döneminde Antalya’nın iktisadî hayatında esnaf kuruluşlarının ve ahîlerin önemli rolleri olmuştur. İbn Battûta buraya geldiğinde kalabalık bir ahî topluluğu ile karşılaşmış ve bir ahî zâviyesinde gecelemişti.

Selçuklu dönemi Antalya’sı, burayı etraflı şekilde anlatan Arap seyyahların ifadesine göre, etrafı üç kat surlarla çevrili, bağlık bahçelik, mâmur bir şehirdi ve ticaret limanı olması sebebiyle etnik bakımdan karışık bir nüfusa sahipti. Şehirde asıl unsuru meydana getiren Türkler’in yanı sıra Arap tüccarlar, Rumlar, yahudiler ve Avrupalı tüccarlar da bulunuyordu. 

Selçuklu döneminde surlarla çevrili kapalı bir şehir olan Antalya Osmanlı döneminde fizikî yönden gelişerek sur dışına doğru yayılmaya başladı. Çarşı ve pazarların sur dışında yer alması bu gelişmeyi yönlendirdi. Muharrem 859 (Ocak 1455) tarihli Tahrir Defteri’nde sadece Ahî Kızı, Ahî Yûsuf ve Çoban Ali mescidleri mahalleleri kaydedilen ve diğer mahallelerine yer verilmeyen Antalya’da, bu sıralarda, gelirleri çeşitli vakıflara ait en az 100 dükkân bulunuyordu. Defterde vakfı bulunan eserler arasında, Hacı Balaban Mescidi ve Medresesi, Teke Bey Türbesi, Arap Reis Mescidi, Liman Mescidi, Ahî Yûsuf Mescidi dikkati çeker. Ayrıca şehirde dört zâviye bulunmaktaydı ve bazı kilise vakıfları da yeniden ihya edilmişti. Mevcut yirmi iki müslüman mahallesinin hemen hepsi de bir cami, mescid veya imaretin çevresinde teşekkül etmişti. Şehirde Câmi-i Atîk, Câmi-i Cedîd ve Bali Bey Camii adlarını taşıyan üç cami, on sekiz mescid, bir imaret, bir muallimhâne, dört hamam vardı.

Evliya Çelebi burayı, kale içinde dört, dışında ise yirmi dört mahallesi bulunan büyük bir şehir olarak tanıtır. Yine Evliya Çelebi’ye göre, 600’ü kale içinde, 500’ü de kale dışında olmak üzere 1100 dükkân mevcuttu. Bu sıralarda şehirde beşi kale içinde olan on bir cami, birçok mescid, yedi medrese, on yedi sıbyan mektebi, yedi tekke, sekiz hamam ve birçok han bulunuyordu.

.           Antalya’da bugüne ulaşan başlıca tarihî yapılar arasında, Yivli Minare Camii (Ulucami, XIII. yüzyıl), Ahî Yûsuf Mescidi (1249), Bali Bey Camii (XV. yüzyıl), Câmi-i Kebîr, Cumanun Camii, Kesik Minare adlarıyla da bilinen Korkut Camii (XV. yüzyıl), Mehmed Paşa Camii (XVI. yüzyıl), Müsellim Camii (1795), Murad Paşa Camii (1570), Şeyh Sinan Camii (XVII. yüzyıl), Karatay Medresesi (1250), Ulucami Medresesi (XIII. yüzyıl) ve Atabey Armağan Medresesi (1239) sayılabilir.

Diyanet İşleri Başkanlığı’na ait 1990 yılı istatistiklerine göre Antalya’da il ve ilçe merkezlerinde 300, kasaba ve köylerde 1142 olmak üzere toplam 1442 cami bulunmaktadır. FERİDUN EMECEN

 

 

 

ISPARTA

 

Göller yöresi denen kesimde Akdağ’ın kuzey eteğinde, şehirle aynı adı taşıyan ovanın güneybatı ucunda, denizden yaklaşık 1024 m. yükseklikte yer almaktadır. İç Anadolu’dan Akdeniz’e inen güzergâhta önemli bir merkez olarak ortaya çıkan şehrin asıl gelişmesi Selçuklu hâkimiyeti sonrasına rastlar. Isparta adının nereden geldiği tartışmalıdır. Anadolu Selçuklu tarihi kaynaklarından İbn Bîbî’nin el-Evâmirü’l-ʿAlâʾiyye adlı eserinde geçen Saparta’nın burayı ifade etmek üzere kullanılıp kullanılmadığı tereddüt uyandırmışsa da bu kelime, söz konusu eserin muhtasar Türkçe tercümesinde açık olarak İsparta şeklinde yazılmıştır XIV. yüzyıl Arap seyyahlarından İbn Fazlullah el-Ömerî’nin Mesâlikü’l-ebṣâr fî memâliki’l-emṣâr adlı eserinin sözlü kaynağı, Hamîd-ili ile ilgili şehirler arasında sadece Yalvaç, Karaağaç ve Eğridir’i zikreder. Buna karşılık İbn Battûta’nın burayı Seberte veya Sabarta adıyla anması Saporda ile uygunluk gösterir. Bu ad zamanla Türkler arasında Isparta haline gelmiştir. Bedreddin el-Aynî, “bilâd-ı Germiyân”dan olduğunu söylediği şehrin Eğridir ile Denizli arasında Hamîd’de bulunduğunu belirtip İsbarta tarzında yazar. İlk Osmanlı kaynaklarından Neşrî’nin eserinde burası İsparda şeklinde kaydedilmiş, tahrir defterlerinde ise İsparta, İsbârta imlâsıyla yazılmıştır.

Şehrin ne zaman ve kimler tarafından kurulduğuna dair herhangi bir bilgi yoktur. Bölgeye ilk Arap akınlarının Emevîler döneminde başladığı rivayet edilir. Mahallî tarihçiler şehrin 1038 yıllarında müslümanların elinde bulunduğu iddia etmektedirler. İbn Bîbî’nin bir kaydına göre, “Mağrib denizi sahillerinde” büyük kalelerden biri olan şehir III. Kılıcarslan zamanında 1204’te zaptedilmiştir.

Osman Turan ise I. Gıyâseddin Keyhusrev’in Uluborlu’da melik olarak askerleriyle 1196’da Menderes havzasına kadar ilerlediği bilgisinden hareketle Isparta’nın daha önceleri zaptedilmiş, ancak III. Haçlı Seferi veya kardeşler mücadelesi sırasında yeniden elden çıkmış olabileceğini, İbn Bîbî’nin kaydının daha sonra şehrin yeniden fethiyle ilgili bulunduğunu, dolayısıyla Uluborlu, Eğridir ve Atabey’e nisbetle Isparta’da kesin hâkimiyetin geç bir tarihte sağlandığını belirtir.

Anadolu Selçuklu idaresinin Moğol istilâlarıyla sarsılmasından sonra ortaya çıkan Türkmen beyliklerinden biri olan Hamîdoğulları XIII. yüzyıl sonlarından itibaren Isparta ve yöresinde hâkimiyet kurdular. Ancak Isparta’nın bu sıralardaki durumu ve Hamîdoğulları’nca hangi tarihte nasıl zaptedildiği bilinmemektedir. İlhanlı Valisi Demirtaş’ın Eğridir üzerine yürümesi, Dündar Bey’in Isparta-Burdur yoluyla Antalya’ya çekilmesi ve burada öldürülmesinden sonra Isparta Eğridir yöresi doğrudan İlhanlılar’ın hükmü altına girdi. Fakat bu uzun sürmedi.

Demirtaş’ın Mısır’a kaçışının ardından Hamîdoğulları bölgeyi yeniden ele geçirdiler (1326). Bundan sonra Hamîdoğulları ile Karamanlılar’ın çekişmelerine sahne olan Isparta’nın I. Murad devrinde ilginç bir şekilde Osmanlılar’a verildiği rivayet edilir. İlk Osmanlı kroniklerine göre, I. Murad’ın oğlu Yıldırım Bayezid’in düğününe davet edilen Hamîdoğlu Kemâleddin Hüseyin Bey çeşitli hediyeler göndermiş, bu arada Murad’ın teklifiyle ülkesinin bir kısım topraklarını Osmanlılar’a satmıştır.

Âşıkpaşazâde’nin Târih’inin Âlî Bey tarafından neşredilen nüshasında Osmanlılar’a satılan yerler Akşehir, Beyşehir, Seydişehir ve Karaağaç olarak yazılı iken, Atsız tarafından yayımlanan nüshada bunlara Yalvaç ve Isparta’nın da eklenmiş olduğu görülmektedir. Neşrî de yine bu sonuncu nüshadaki bilgilere benzer şekilde altı kasabayı ismen zikredip bunlar arasında Isparta’yı da sayar. Neşrî 1381-1382) arasında gerçekleştiğini yazar.

Hüseyin Bey buraları Osmanlılar’a vermekle Karamanoğulları’na karşı güçlü bir müttefik olmuş, bir bakıma Osmanlılar ile Karamanlılar’ı karşı karşıya getirmiştir. Hüseyin Bey’in 1391’de ölümünden sonra kesin olarak Osmanlı idaresi altına girdi.

Ankara savaşından sonrası hakkında bilgi bulunmayan Isparta muhtemelen II. Murad döneminde yeniden Osmanlı hakimiyetine alındı. Isparta’nın ilk Osmanlı idarecisi olarak Kutlu Bey’dir. Kutlu Bey buradaki Selçuklu eseri ulucamii (1299) yeniden yaptırmıştır.

XVI. yüzyıl da vakfı olan ve deftere kayıtlı bulunan eserler Isparta Camii (Kutlu Bey Camii), Hisar Efendi Mescidi, Hüsâmeddin Zâviyesi, Şeyh Receb Zâviyesi, Sâdeddin b. Süleyman Bey Medresesi, Veled-i Evren Mescidi, Hızır Abdal Zâviyesi, Doğancı Mescidi, Sülü Bey Mescidi, Abdurrahman Çelebi Mescidi, Debbağ Mahallesi Mescidi, Yayla Mescidi ve Firdevs Bey Camii idi.

XIX. yüzyılda Isparta’ya gelen seyyahlar burayı ovada güzel bir şehir olarak tasvir ederler. Charles Texier, Hamîd paşalığının en büyük ve güzel şehri olduğunu, ticaretiyle ön plana çıktığını, fakat eski eser bulunmadığını, İstanbul camilerine benzer büyük bir camiyle otuz kadar mahalle mescidinin var olduğunu, Isparta Rumları’nın Türkçe’den başka bir dil bilmediklerini yazar.

Salnâmelerdeki bilgilere göre XIX. yüzyılın son çeyreğinde Isparta’da yedisi minareli yedisi minaresiz on dört cami, altmış dört mescid, etrafı kâgir duvarla çevrili şehir dışında bir namazgâh, sekiz medrese, 377 ciltlik bir kütüphane, sekizi Rumlar’a, biri Ermeniler’e ait dokuz kilise, bir rüşdiye (1860), otuz yedi sıbyan mektebi (bunlardan altısı Rumlar’a, biri Ermeniler’e aitti), altı hamam, yedi han bulunuyordu.

Böcüzâde şehirde on beş cami ve kırk dört mescid sayar. Camilerden en önemlileri Ulucami’dir (Kutlu Bey Camii). Buraya ait 1429 tarihli bir vakfiye ile cami minaresi temelinde karışık şekilde yazılmış 1085tarihi Böcüzâde tarafından tesbit edilmiştir. Hacı Abdi Efendi (İplik Pazarı) Camii çarşı civarında bulunmakta olup XVI. yüzyıl yapısıdır. Bunun 1563 yılında inşa edildiği yazılıdır.

Halil Hamîd Paşa’nın sadrazamlığı sırasında şehirde giriştiği imar hareketleri bu cami etrafında teşekkül etmiştir. Buranın doğu ve batı yanlarına birer kanat ekletmiş, doğu tarafına bir minare ve kütüphane ile avlusuna şadırvan, iki katlı son cemaat yeri ve bir muvakkithâne, cami avlusu kapısının üstüne bir çırak okulu yaptırmış (1783), burası Halil Hamîd Paşa Camii adıyla da anılmıştır. Hamîd sancak beyi olan İskender Paşa oğlu Firdevs Bey adına yapılan cami vakfiyesi Ekim 1565 tarihini taşır ve bunun Mimar Sinan yapısı olduğu belirtilir. Diğer mâbedler arasında, çinilerle süslü olduğu için Çinili Cami de denen Abdi Paşa (Peygamber) Camii (1782-1783), çarşı içinde Derviş Paşa (Ferâhiye) Camii (1816), Keçeciler mahallesinde Hızır Bey Camii (XIV. yüzyıl), Yaylazâde mahallesinde Karabelâ Mescidi’nin genişletilmesiyle yapılan Meydan Camii (1898) sayılabilir. Böcüzâde, bunların dışındakilerin küçük mescidler olduğunu belirterek bazılarının adlarını verir (Tabakhâne, Kıncızâde, Hisar Efendi, Alâeddin Efendi, Yenice ve Dere camileri.)

 Başlıca medreseler Sâdiye, Şâkirzâde, Harâbîzâde, Hasan Efendi, Müftî Efendi, Mehdioğlu adlarını taşır. Ayrıca bir mevlevîhâne, beş tekke, dokuz han, altı hamamın adlarını verir. Mevlevîhânenin bulunduğu yerde 300 yılına ait bir kilise kitâbesinin varlığından da söz edilir.

Diyanet İşleri Başkanlığı’na ait 1995 yılı istatistiklerine göre Isparta’da il ve ilçe merkezlerinde 210, kasabalarda 134 ve köylerde 256 olmak üzere toplam 600 cami bulunmaktadır. İl merkezindeki cami sayısı ise doksan yedidir. METİN TUNCEL FERİDUN EMECEN

( Hamidoğulları-antalya-ısparta başlıklı yazı Mustafa ESER tarafından 3.11.2025 tarihinde sitemize eklenmiştir. Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu , kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. )
Okuduğunuz Yazının Site Kurallarını İhlal Ettiğini Düşünüyorsanız, Site Yönetimine Bildirmek İçin Tıklayınız.
 

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu