
Rengi yok, sözü yok
Zamanın solgun kapılarında
Islak bir tül gibi
ağırlaşır omuzlarda ıslak gökyüzü
Işığın prova odasında
Kaybolur kendi yankısını
tanımayan bir ses
Bir kıvılcım kendi
küllerinden çağırır ismini
Döner akış, titrer öz
Ve eser kendinden kendine
doğru eksilmeyen nefes
Gözlerin eşiğine yaslanmış.
Zamanın paslı kapılarının
arasından sızar sıcaklık
Geleceği yeşerten bir
ihtimal gibi
Taşın hafızasındaki son hikâyeyi
de alıp götürür uzaklık
Varoluşun rüzgârı kanatlarını
dener narin bedenlerde
Çağırdıkça daha derine
gömülen bir taş olur sesler
Geceyi içten yontar meczup
gölge
Ve çatlağından ışık
sızdırmaz artık nefesler
Toprağın damarlarında
büyürken gizli nehirler
Kendi gölgesini katlar ipin muğlak ucu
Her saniye bir sonraki
saate merdiven örer
Ve sur’un sesiyle erir yorgun yolcu