ADI UMUT

16 Ocak 2025

H. Çiğdem Deniz 


II. BÖLÜM

Önce kendi kitaplığıma yöneldim. Umut’a uygun olacağını düşündüğüm kitapları tek tek seçtim. Raflardan aldığım her kitap, yalnızca bir hikâye taşımıyordu; zamanın içinden süzülüp gelen bir geçmişi de tutuyordu sayfalarında.

O kitapları elime aldığımda, çocuklarımın yıllar önce bıraktığı parmak izlerine dokundum. Kimi sayfanın kenarı kıvrılmış, kimi köşesi sabırsızca çevrilmişti. Okunmuş olmanın izleri vardı üzerlerinde; aceleyle açılmış gecelerin, yüksek sesle okunan masalların, yarım bırakılıp sonra yeniden başlanan cümlelerin hatırası.

Bir an durup şunu düşündüm: Kitaplar yalnızca okura değil, zamana da emanet ediliyor. Bugün Umut’un ellerine bırakacağım bu sayfalar, bir zamanlar benim çocuklarımın dünyasına açılan kapılardı. Şimdi başka bir çocuğun merakına, başka bir geleceğin sorularına hazırlanıyorlar.

Günce, bugün bana şunu öğretti: Bazı kitaplar eskimez; yalnızca el değiştirir.

III. BÖLÜM

Umut’a şiirin büyülü dünyasının kapısını aralamak istercesine, bu birlikte geçireceğimiz anı bir fırsat gibi gördüm. Kelimelerin yalnızca anlatmadığı, aynı zamanda hissettirdiği o başka dili tanısın istedim. Bu düşünceyle, İbrahim Alâeddin Gövsa’ya ait Çocuk Şiirleri kitabını onun minik ellerine verdim.

Oturma odasına geçtiğimizde, kitabı alır almaz yatarak okumaya niyetlendi. O hâl, uykuyla uyanıklık arasındaki hazırlık anlarını taşıyordu üzerinde. İçimde hemen, incitmeden ama yönlendirerek uyarma isteği doğdu. Bir şiir kitabının nasıl okunmaması gerektiğini değil belki ama, nasıl yaklaşılması gerektiğini fısıldamak niyetindeydim. Şiir aceleye gelmezdi; şiir, bedenin de kelimeler kadar uyanık olmasını isterdi.

Ama önce kapağa bakmak gerekiyordu. Bir kitabın ilk konuştuğu yer orasıydı çünkü. Renkli uçurtma kuşları, sapsarı gülümseyen bir güneş, mor dağlar… Hoplayıp zıplayan, gülümseyen iki çocuk. Daha sayfalar açılmadan, hikâye başlamadan önce kurulan bir dünya…

Kendi kendime sordum:
Büyülü bir dünyanın giriş anahtarı, bir kitap kapağı olabilir miydi?

Günce, bugün şiirin kapısını aralamadan önce durmayı, bakmayı ve hissetmeyi hatırlattı bana.

IV. BÖLÜM

Nehir Yayınları’ndan çıkan bu eserin kapağını açtığımda, bir çocuk için düşülmüş ithafla karşılaştım. Sağ köşede, tek kelimelik bir imza vardı: dayın. Sözcük kısa ama taşıdığı anlam genişti; bir çocuğun hayatına bırakılmış sessiz bir iz gibi.

Şimdi düşünüyorum da sevgili güncem, bu satırları yazarken içimde ince bir istek dolaşıyor. Bir gün ben de bir kitabın kenarına, aynı sıcaklıkla yengen yazmak ister miyim?

Bir zamanların milletvekili olan İbrahim Alâeddin Gövsa, eserlerini tanıtırken çocuklara verdiği değeri özellikle vurgulamış. Annelere, babalara, öğretmenlere seslenmiş; Atatürk’ün çocuklara dair söylediği sözleri satır aralarında bir pusula gibi bırakmış. Bu uzun başlangıcı Umut’a yüksek sesle okumadım ama ilgisini çektiğimi fark ettim; gözleri minik bir yıldız gibi parlıyordu.

V. BÖLÜM

Kitabın ilk şiirini birlikte seçtik. Allah sevgisini anlatan bu şiiri, önce sessizce, içinden okumasını istedim. Kelimelerin kendi yolunu bulmasına izin vermek gerekiyordu; şiir aceleye gelmezdi.

O satırlarla baş başa kalırken ben de cep telefonumdan, geçtiğimiz günlerde Nazım Hikmet Ran’ın 124. doğum yılı için düzenlenen etkinlikte seslendirdiğim Kız Çocuğu adlı şiirin videosunu buldum. Ona izlettim. Şiirin ne demek olduğunu anlatmadım; anlatmak yerine hissettirmeyi seçtim.

VI. BÖLÜM

Şaşkındı. Bunu, yüzündeki küçük benin bir anlığına daha belirginleşmesinden anladım. Onun tanıdığı yenge neredeydi? Mutfakta mekik dokuyan, yemek yapıp onları doyuran kadın nereye gitmişti?

Belki de bu bir büyüydü. Karşısında artık elinde kepçe olan biri değil; sahnede, elinde bir mikrofon tutan bir kadın vardı. Sesin kelimeye, kelimenin duyguya dönüştüğü bir başka hâl…

Günce bugün bana şunu fısıldadı: Çocuklar, sandığımızdan çok daha erken fark eder hayatın başka yüzlerini.

VII. BÖLÜM

Önce şiirin ne olduğunu öğrendi; benim okuduğum şiiri dinleyerek ve Nazım Hikmet Ran’a ait Kız Çocuğu şiirinin hikâyesini duyarak. O çocuğun adını söyledim, yaşını anlattım; hatta resmini de gösterdim. Uzun uzun baktı o çekik gözlü kıza.

Ölümü aklında nasıl bir yere koydu, bilmek zor. Belki ölen kardeşlerini düşündü, belki dedesini hayal etti. Ona yardım etmek için gösterdiği ama sonuçsuz kalan çabalar geldi aklına; ambulansın ardından yalnızca bakakaldığı anlar… Ya da Sadako’nun yaptığı altı yüz kırk dört turna kuşunun göklere ulaşamayışına üzüldü kendince.

Bilemiyorum. Bildiğim tek şey, o an gözlerinde bir sessizliğin yer ettiğiydi. Şiir, ilk kez bir çocuğun kalbine bu kadar ağır ama bu kadar gerçek dokunmuştu.

Artık yatar vaziyette durmuyordu. Çünkü bugün, ilk kez diyaframın ne olduğunu öğrendi. Nefesin yalnızca ciğerlerden değil, bedenin merkezinden alındığını fark etti. Derin bir nefes aldı; göğsünü kocaman şişirdi. “Hayır,” dedim, sonra dokunmama izin verdi. Doğru yeri gösterdim. Nefesin aşağıdan, karın boşluğundan yükselmesi gerektiğini anlattım.

Duruşun neden önemli olduğunu, bunun yalnızca estetik değil, sesin sağlıklı ve anlaşılır çıkması için gerekli olduğunu söyledim. Başını karşıya çevirdiğinde sesin daha uzağa, daha net ulaşacağını gördü. Şiirin ritmini korumanın, noktalama işaretlerine dikkat etmekle mümkün olduğunu fark etti. Zaten karnesinde öğretmeninin yazdığı notta da vardı: noktalama işaretlerini doğru kullanıyordu.

Bir an durdu. Dikkati keskinleşti. Söylenenler yerine oturmuştu. Bilgi, bedenle buluştuğunda güvene dönüşmüştü. Ok, tam kalbine isabet etmişti; kendine inancı orada filizlendi.

Bugün, hocalarımdan öğrendiğim en temel şeyleri bir çocuğa aktardım. Ne fazlası ne eksiği… Sadece minicik bir yönlendirme. Ama bazen bir çocuğun yolunu aydınlatmaya, en küçük destek yeter.

Ve böylece, muhteşem bir yorumcu olma yolunda ilk adımını attı.
Kamerayı açtım; bu kez yeni bir şiir seçmiştik. Adı Deniz’di—tesadüf bu ya, soyadımızla aynı. Şiirin dalgaları anlattığı bölümde, kelimeler yetmedi ona; elleri devreye girdi. Dalgaların yükselişini, çekilişini beden diliyle öyle güzel anlattı ki, anlatımın yalnızca sesle değil, hareketle de tamamlandığını fark etti.

Böylece sözlü yorumda vücut dilinin ve tiyatral ifadenin önemini sezdi. Jest ve mimiklerin, şiirin duygusunu derinleştirdiğini; dinleyiciyle bağ kurmanın bir yolu olduğunu öğrendi. Şiir, bu kez yalnızca okunan değil, sahnelenen bir metne dönüştü.

O anı kayda aldık. Videoyu annesine gönderdik; bugünün hatırası, kelimelerle olduğu kadar bir çocuğun bedeninde canlanan özgüveniyle de saklansın diye.

Günce, bugün bana şunu yazdırdı: Bir çocuğun sesi duyulduğunda, yalnız sesi değil; cesareti de büyür.

Ben “bitti” diye düşünürken, Engin şakayla karışık bir gözünü kırpıp gülerek ne dedi dersin:
“Torunlarına da sakın bu Çin işkencesini yapma.”

Bir an duraksadım, sonra güldüm.
“Şaşırabilirim,” dedim kendi kendime, “ama bugün şunu da gördüm ki şaşırtabildim Umut’u.”

Günce, bazen en güzel cümlesini kahkahanın içinden seçer.
( Adı Umut başlıklı yazı çitlembik tarafından 16.01.2026 tarihinde sitemize eklenmiştir. Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu , kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. )
Okuduğunuz Yazının Site Kurallarını İhlal Ettiğini Düşünüyorsanız, Site Yönetimine Bildirmek İçin Tıklayınız.
 

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu