Müzik, Bal Ve Hatıralar
23 Ocak 2026
H. Çiğdem Deniz
Engin’le kahvaltı sofrasında, dün akşamki konserin yüzeysel de olsa ufak yollu kritiğini yapıyoruz. Kızarmış ekmeğin üstüne sürdüğümüz tereyağı, sıcakla birlikte kabarıp kokusunu mutfağa salıyor; konuşmamızın arasına girip bizi kışkırtıyor adeta. Çay demini almış. Radyoda TRT FM açık—olmazsa olmazımız. Ses, mutfağın bir köşesine yerleşip usulca akıyor; tıpkı bizim koronun kırk küsur yılın hakkını veren, yıllarla yoğrulmuş varlığı gibi.
Daha önce bahsetmiştim; Bademli köyünden Aykut abimin arı kovanlarından çıkan bal soframızda. Kapağını açar açmaz mutfağa yayılan koku, sanki çiçeklerin sabah hâlini taşıyor içeri. Duvarımızdaki irili ufaklı kırmızı kelebekler göz ucuyla fark ettiğim bir hareket gibi; uçuşuyorlar ama yerlerinden hiç kıpırdamıyorlar. Kahvaltı masası, anılarla sessizlik arasında salınıyor.
Konser anından aklımda kalan birkaç küçük an var. Konservatuvar korosundan da tanıdığım sevgili Dilek’le yan yanayız yine. Sahnenin bizden beklediği o ağırbaşlılık üzerimizde; ama aramızda, kimsenin duymaması gereken bir muziplik dolaşıyor. Siyah stiletto ayakkabılarının içinde ayak parmaklarının konuşmaya başladığını duyuyorum. Eğilip ona, dudaklarımı bile oynatmadan fısıldıyorum:
“Dilek, ayak parmakların konuşmaya başladı, onları duyuyorum.”
Gülümsüyor. Güncelerimden haberdar.
“O zaman,” diyor, “serçe parmağımdan başlayabilirsin.”
Bir bakış yetiyor; ikimiz de ciddiyetle sınandığımızı biliyoruz.
Derken solistlerimiz Hande, Seda ve yeni gelen arkadaşım Sultan sazı ellerine alıveriyorlar. Sahnede disiplin kusursuz, duruşlar yerli yerinde. Ama sesin arasına sızan bir şey var; insanı tutamayan, içten gelen bir neşe. Kahkaha boğazıma kadar geliyor, orada asılı kalıyor. Bastırıyorum, gözlerim doluyor. Elimde olsa, trafik polisi edasıyla bu sefer Atik Sahil hocama işaret edeceğim. Beni, bütün kontrolümü kaybetmeden, sessizce başka bir yere aldırması için. Çünkü sahne bunu ister; ama insan bazen sahneden taşar.
Şimdi bunları Engin’e anlatıyorum. Kara kaşlarını hayretle yukarı kaldırıyor. O bakış—hem şaşkın hem eğlenen—anlatının yarısını tamamlıyor. Sonra yüzü yumuşuyor, dudakları kıvrılıyor. Birbirimize bakıyoruz ve ikimiz de kahkahalara boğuluyoruz. Kahvaltı masasında, konserin disipliniyle o anın muzırlığı yeniden yan yana geliyor; biri diğerini incitmeden.
Sonra o kahkahalar…
Gözlerimde biriken neşe yaşları, fark etmeden duygusallığa evriliyor. Nasıl beceriyorum bu geçişleri, ben bile şaşıyorum kendime. Gülüş gözlerimde asılı kalıyor, sonra yavaşça içeri çekiliyor.
Engin’e dönüp, “Ne kadar zarif,” diyorum. Hafize ve Rıdvan’ın bana getirdiği, rengârenk çiçeklerden oluşan buketi kastediyorum belki ama cümle, başka şeyleri de içine alıyor. Zihnim bir anda başka bir zamana kayıyor. Aykut abimle birlikte astsubay sınavlarını kazanıp mülakata geldiği günler düşüyor aklıma. Ankara’da, o zorlu sınav öncesi, onu ne büyük bir özenle hazırladığımı hatırlıyorum. Ütülü bir gömlek, sakinleştirici birkaç cümle, bastırılmış bir heyecan.
Ne biz unuttuk o günleri ne de onlar unuttu. Birbirimize geçen haklar var aramızda; söylenmeden bilinen emekler. Bazı bağlar zamanla silinmez, kendini hatırlatır.
Bademli deyince…
Benim için akan sular durur.
Günün moddosu:
Kahkaha, müzik ve eskimeyen dostluk
“Müziksiz bir hayat, bir hata olurdu.”
— Nietzsche@
(
Müzik, Bal Ve Hatıralar başlıklı yazı
çitlembik tarafından
23.01.2026 tarihinde sitemize eklenmiştir. Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu , kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. )
Okuduğunuz Yazının Site Kurallarını İhlal Ettiğini Düşünüyorsanız, Site Yönetimine Bildirmek İçin Tıklayınız.