Deneme / Hayata Dair Denemeler
Eklenme Tarihi : 26.01.2026
Her şeye rağmen hiç büyümemeye ant içmiş bir ruhun sığınağıdır içimizde kalan çocuk. Korkusuzca sevmesi, hesapsızca gülmesi ve sebepsizce ağlamasıyla, maskelerimizden arınmış, en çıplak ve en mağrur halimizdir. Yetişkinliğin gri duvarları arasına sızan bir gün ışığı süzmesi ve her şeye rağmen eksilmeyen bir saflık sığınağıdır o.
Zamanın kıyısında oturur o, ne tamamen geçmişte ne de bugünün tam içindedir. Bir eşiğin üzerinde bekler hep, ayağında toz, gözlerinde soru işaretleriyle. Ona dönüp bakıldığında susarak konuşur. Sözcüklerden çok hislerle anlatır derdini.
Kırılmış bir oyuncağın sessizliği vardır üzerinde, atılmamış ama eskimiş. Dünya gitgide küçülse de, o hiç büyümemiştir. Hayatın nasır tutmuş avuçlarına rağmen, onun teni hala bir çiğ tanesi kadar yumuşak ve kırılgandır.
İçimizde kalan çocuk, hiç bitmeyen bir oyunun en heyecanlı yerinde kalmış gibidir. Dizlerindeki kabuk bağlamış yaralar, ruhumun aldığı darbelerden daha gerçektir onun için.
Gecenin en sessiz vaktinde, mantığın tüm kapıları kapandığında ortaya çıkar o. Ellerinde hayalden dokunmuş meşalelerle ruhumuzun dehlizlerini aydınlatır. Bizim hesaplara boğulmuş zihnimizin aksine, o sadece hislerin pusulasıyla yol alır.
Bir kağıt geminin batışına yas tutacak kadar derin, bir kuşun kanat çırpışıyla havalanacak kadar hafif olan içimizde kalan çocuk, unuttuğumuz o kutsal hayreti, her sabah yastığımızın ucuna bırakıp sessizce çekilir.
Düşlerini cebinde taşıdığı için ağır adımlar atar, ama yine de düşmekten korkmaz. Çünkü düşmenin acısından çok, kalkamamanın ne demek olduğunu bilir. Ona “geçer” demişler yıllarca ama acıları sadece şekil değiştirmiş ama geçmemiştir. Gülüşünü inceltir, sesini kısar, ama tamamen yok olmaz.
Hatırlamayı unutamaz içimizde kalan çocuk. Affeder belki, ama silmez. Anılar onun için yük değil, yön bulma biçimidir. En karanlık gecelerde bile bir eski kokuya, yarım kalmış bir cümleye tutunarak yolunu bulur. Korkak değil ama oldukça kırılgandır.
İçimizde kalan çocuğun gözleri, bizim çoktan kanıksadığımız bu dünyaya başka bir mercekten bakar. Sıradan gördüğümüz bir yağmur damlasında o, devasa bir okyanusu ve içindeki gizemli incileri görür.
Zamanın amansız çarkları ruhumuzun üzerinden geçerken, o hala bir ağacın gölgesinde karıncaların yolculuğunu izleyecek kadar sabırlı ve meraklıdır. Bizim yetişkin telaşlarımın ortasında, onun sükûneti en büyük isyanımızdır.
Biriktirdiğimiz tecrübeler, kalbimizin çevresine ördüğümüz o kalın zırhlar, en çok onu hapsetmek içindir. Oysa o çocuk, o zırhın çatlaklarından sızan bir çiçek gibi, en çorak topraklarımda bile boy vermeye kararlıdır.
Onun dili konuştuğunda, mantığın buz gibi soğukluğunu değil, bir kış masalının sıcaklığı duyulur. Hatalarımızdan sonra başımızı yasladığımız o şefkatli omuz, aslında yine odur. Kendimizi suçladığımız, dünyanın yükünü tek başımıza sırtlandığımız anlarda fısıldar: "Yara aldığın yer, ışığın içeri sızacağı yerdir." Onun bu çocuksu bilgeliği, binlerce kitabın veremediği bir huzuru serer önümüze.
İçimizde kalan çocuk bir misafir değil, evin asıl sahibidir. Biz ne kadar uzağa gidersek gidelim, dönüş yolum hep onun avuçlarındaki o sıcak bilyelere çıkacaktır. İçimizdeki çocuğu yaşatmak, hayata karşı verilmiş en onurlu sözümüzdür, çünkü o sustuğunda biz de biteriz. O güldüğünde ise, tüm dünya yeniden ilk günkü gibi taze ve mucizelerle dolu görünür.
İçimizde kalan çocuğu korumak, aslında kendi özümü, yani insan kalabilme yetimi savunmaktır. Çünkü dünyanın tüm gürültüsü dindiğinde geriye kalacak olan tek gerçek, içimizde hiç büyümeden bekleyen o çocuğun masumca atan kalp atışlarıdır..
.
.
.