
İlk kez bir
Şampiyonlar Ligi maçına çıkacaktım. Sayısız lig maçında oynamış olmama rağmen
heyecanımı yenemiyordum. Bir yandan kendime kızıyor, bir yandan sakinleşmek
için türlü yollar deniyordum. Teknik ekip ve futbolcu arkadaşlarımla birlikte
deplasman stadı Andromeda Arena’ya gelmiştik. Statta yükselen uğultu,
gladyatörlerin sahaya çıkmasını bekleyen aç bir kalabalığı andırıyordu.
İzlediğim Roma dönemi filmleri geldi aklıma: “Onları yok edin!”
Ah, dedim içimden, “o zaman yaşasaydım gladyatör olur muydum?” Bu düşünceyle
istemsizce gülümsedim.
Takımdaki
yerim savunma hattındaydı; yani bir defans oyuncusuydum. Görevim topu kazanmak,
kazandığım topu koruyarak hücum hattına sağlıklı şekilde aktarmak, rakip
oyuncuların hamlelerini önceden sezip pozisyon almak, top kesmek ve gereksiz
faullerden kaçınmaktı. Tabii futbol yorumcularının ve izleyicilerin savunma
oyuncularına yüklediği başka görevler de vardır, onları bilemem.
Keşke annem
de burada olsaydı, bu atmosferi solusaydı. Üşütür, hastalanır korkusuyla; sakatlanma
riskini göze alamadığı için futbol okuluna göndermemeye çalıştığı küçük oğlu
nerelere gelmişti… Bu maçı canlı izlemeliydi.
Ama canım
annem, sonunda yine elimi tutmuş ve beni futbol okuluna yazdırmıştı.
Antrenmanlarda beni hiç yalnız bırakmayan, her türlü olumsuz hava koşulunda
kenarda bekleyen ailemden tek seyircimdi o. “Bu çocuğu güreşe verin, top geçer
adam geçmez,” diyen diğer velilerin serzenişleri bugün gibi aklımdaydı.
Rakip takım Galaksinin
Yıldızları, hem oyuncu kalitesi hem de kulüp gelirleri açısından bizden
üstündü. Ama bu moralimi bozmuyordu. Oyun on bire on bir oynanıyordu ve maç
sahada kazanılıyordu. Takım arkadaşlarımın da benimle aynı düşüncede olması
motivasyonumu daha da artırıyordu. Galaksinin Yıldızları’nın en hızlı ve çok
yönlü forveti Reynolds’u durdurma görevi bendeydi.
İçimden şöyle diyordum: “Reynolds,
ayağıma düştün dostum. O şişkin egonu ayağımın değirmeninde öğüteceğim. Elde
ettiğim unla pişirdiğim helvayı taraftarlarımıza dağıtacağım. Dört milyar
takipçin artık beni tanıyacak.”
Seremoni
bitmiş, maç başlamıştı. Tribünler gözümde flu bir hâl almış, heyecanım azalmış
ve tüm benliğimle oyuna odaklanmıştım. Rakip hızlı başlamıştı. İlk on dakika
bizi baskı altına almaya çalışsalar da gelen atakları soğukkanlılıkla
karşılayıp sönümlendiriyorduk.
20. dakikada Reynolds, orta saha oyuncularımızı nefis çalımlarla geçip ceza
sahası çevresine hızla ilerledi. Kendimi yapayalnız hissettiğim anlardan
biriydi ama ince bir vücut hareketiyle topu ayağından aldım ve hiç beklemeden
hücum hattımıza aktardım. Karşılıklı organize ataklara rağmen ilk 45 dakika
golsüz tamamlandı.
İkinci yarı
başlamıştı. Galaksinin Yıldızları kanatlardan, ortadan, havadan her türlü
varyasyonla ceza sahamıza yükleniyordu. Ama o gün hepimiz oyunu sindire sindire
okuyor, sahayı onlara dar ediyorduk. Orta saha oyuncularımızın 55. ve 68.
dakikalarda attığı iki şut direkten dönmüş, şeytanın bacağını kırmaya ramak
kalmıştı. “Hadi çocuklar,” diyorduk.
69. dakikadan sonra rakip baskısını
iyice artırdı. Hepimiz ikili mücadelelerde birbirimizi tamamlıyor, birimizin
kaçırdığını diğeri müthiş hamlelerle kapatıyordu. O gün hepimiz futbolun
şairiydik; oyun, sahada şiir gibi akıyordu. Tek eksiğimiz bir goldü.
80.dakikada köşe vuruşu kazandık. Yorgun savunma arkadaşlarıma
“Ben gidiyorum” işareti yaptım. Ceza sahası bayram yeriydi. Adam adama
markajdaydık. Köşe vuruşu kullanıldı, top ışık hızıyla bana doğru geliyordu.
Zamanlamam kusursuzdu. Yükseldim ve topu kalecinin uzanamayacağı üst köşeye
gönderdim: Gooool!
Topu adeta
akıllı füze gibi kafama indiren Ferdi’ye doğru koştum. Çocuklar gibi şendik.
Sarı kartların havada uçuştuğu, rakibin ve taraftarlarının çıldırdığı uzatma
dakikalarıyla birlikte maç nihayet bitmişti.
Reynolds,
orta sahada elleri belinde bana şaşkın şaşkın bakıyordu.
“Dostum, lütfen bakma… Ben de senin takipçinim,” diyemedim.
İki gün
sonra…
Yakın zamanda kaybettiğim canım annemin yanına, en sevdiği çiçekleri alarak
gittim. Güzel ve temiz ruhuna bildiğim tüm duaları okudum. Sonra eğilip
kulağına kazandığımız maçı anlattım.