
Önce
demokrasinin klasik tanımını anımsayalım: Halkın halk tarafından halk için
yönetilmesidir. İnsanlık, tarihin başlangıcından günümüze kadar çeşitli yönetim
biçimleriyle yönetildi. Önceleri kabileler halinde yaşayan ilk insanları
kabilenin en saygın ve güçlü kişisinin yönettiğini biliyoruz. Sözü uzatmayalım.
Yakın çağlara yaklaştıkça ortaya krallık yönetim biçimlerinin çıktığını
görürüz. Avrupa ülkelerinde yöneticilere kral-imparator denirken Rusya’da çar,
İran’da şah, bizde ise padişah denildiğini biliyoruz.
Krallar güçlerini tanrıdan aldıklarını iddia
eder; idare ettikleri halkı kendilerine kul-köle olarak addederlerdi. Kendilerini
kontrol eden bir kurum yoktu. İslâm devletlerinde padişahların icraatlarını
kontrol eden bazı kurumların var olduğunu da anımsayalım. Örneğin, padişahların
savaş karası alması için fetva alma zorunluluğu vardı. Tarih öğretmenimin
sözüdür: “Bir adam birisine kızdığı zaman Allah seni Yavuz’a vezir
yapsın…”dermiş. Yavuz’un ne kadar sert; kararlarını hemen uygulayan padişah
olduğunu, verirlerinin bazıları başlarını padişahın gazabından
kurtaramadıklarını Tarih kitapları yazar.
Krallar,
tabir uygunsa kral gibi yaşarken halk vergi cenderesi altında zor koşulları
içinde yaşıyordu. Tanrının insanlara büyük lütfu aklın kullanılması sonucu ilk
kez İngiltere’de: “Magna Carta
Latince "Büyük Sözleşme" Magna Carta Libertatum Latince "Büyük
Özgürlükler Sözleşmesi" 1215
yılında imzalanmış bir İngiliz belgesidir. Kralın bazı yetkilerinden feragat etmesini, kanunlara uygun
davranmasını ve hukukun kralın arzu ve isteklerinden daha üstün olduğunu kabul
etmesini zorunlu kılmıştır.”
Halkların krallara karşı haklarını
savunma mücadelesi 1789 Fransız inkılabında utkuya ulaşır. Demokrasi biçiminde
yönetim Avrupa ülkelerinde uygulama alanı bulur yavaş yavaş. Avrupa halkları
cumhuriyet-demokrasiye kavuşmak için büyük bedeller öder. Ve daha iyi yönetim
biçiminin bulunana kadar demokrasinin en makbul yönetim biçimi olduğu kabul
görmektedir günümüzde.
Ülkemizde ise halkımızın demokrasi-cumhuriyet
kurma adına fazla etkin olduğu söylenemez. Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı utkuya
ulaştıran asker ve siviller egemenliği padişahlıktan alıp millete vermek için
cumhuriyeti ilan ettiler. Bilindiği gibi cumhuriyet yönetimini daha sonra
demokrasi ile taçlandırmak amaçlandı.
Demokrasi, demokrasi kültürünü benimsemiş
ekonomik bağımsızlığı olan, yurttaşlık bilincini içselleştirmiş ve yetesiye
aydınlanma yaşamış halkın yönetimidir. Bu bağlamda ki, yetersizliğimiz nedeniyle
gerçek demokrasiyi bu topraklarda yeşertemedik henüz. Laiklik konusuna
gelirsek:
Laiklik klasik anlamıyla şöyle
tanımlanır:
“ Lâiklik, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması ve
her vatandaş için vicdan hürriyetinin sağlanması demektir. Atatürk’e göre
“lâiklik” yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Tüm
yurttaşların vicdan, ibadet ve din özgürlüğü demektir.
Laik idarede din asla devlet işlerine karışmaz. Yasalar yapılırken eskiden
olduğu gibi dine uygunluk değil, çağın gereklerine cevap verip vermemesi önem
kazanır.
"Din ve mezhep, herkesin vicdanına kalmış bir iştir. Hiç kimse, hiç bir
kimseyi ne bir din, ne de bir mezhep kabulüne zorlayabilir. Din ve mezhep, hiç
bir zaman, siyaset aracı olarak kullanılamaz.”
Laiklik olgusu da Avrupa ülkelerinde
başladı. Ve demokrasinin gelişmesiyle at başı yürüdü. Avrupa’da halklar bir
taraftan krallığın despotça yönetiminde inlerken bir taraftan da kilisenin ağır
baskısı altındaydı. Krallar kilise ile yetki kavgası içine giriyordu. Kilisenin
engizisyon mahkemelerinde; dine karşı oldukları vb. nedenlerle nice masum özellikle
kadınlar kızıl ateşlerde yakıldığı Avrupa tarihinin kara sayfaları içindedir.
Ayrıca 1618-1648 yılları arasında 30 Yıl savaşları diye adlandırılan mezhep
savaşları yaşandı. Bu savaşlar benzeri başka mezhep savaşları da yaşadı Avrupa
halkları.
Yaşananlardan ders çıkaran Avrupa halkları Rönesans ve reform
hareketleri sonunda aydınlanma yaşadıkça kilisenin etkisini yıl yıl azattılar.
Din ve devlet işlerinin birbirinden ayırma yöntemi olan laikliğe geçtiler.
Türklerde ise
ilginçtir Tuğrul Bey; "Din işlerini halife,
devlet işlerini de sultanın yönetmesi gerekir" der. ‘Böylece dinle devlet
işini ayırarak dünyada ilk kez laik bir sistemi benimseyen ilk kişidir Tuğrul
Bey. Diğer bir ifade ile tarihte ilk kez laiklik ilkesini Türkler
gerçekleştirmiştir.’
Tuğrul beyin yaklaşımı çok gerilerde
kaldı. Türk Ulusu olarak 1924 Anayasası ile ülkemizde laiklik anlayışı başladı.
Ve 1937’de laiklik anayasamıza girdi. Daha sonra yapılan anayasalarda laiklik
ilkesi yer aldı.
Matbaa icadından 277 yıl sonra ülkemize
getirildi. Uygarlığın bu önemli aracını ilk yıllarda Ermeni ve Rumlar kullandı.
Nasıl ki uygar dünyanın icatları ülkemize geç geldiyse maalesef demokrasi,
laiklik uygulamaları da geç geldi. Batı ülkelerinde halklar demokrasi, laiklik
gibi çağdaş uygulamalara yıllarca mücadele vererek ulaştı. Ve artık Avrupa’da mezhep
savaşları yapılmıyor. Batılılar laikliği içselleştirdi, insanlar farklı
inançlara ve farklı mezheplere saygıyla yaklaşıyor.
Halkımızda örneğin kitap okuma oranı çok
çok gerilerde çağdaş ülke halklarına göre. Yetesiye aydınlanma yaşamadı
halkımız. Bir türlü laikliği yeterince içselleştiremedik. Bu bağlamda büyük
acılar yaşadık yakın yıllar içinde. Hala Cem Evleri İbadete açılsın mı,
açılmasın mı? Laik anti laik tartışmaları yaşanıyor.
Umar ve dilerim, çağdaş uygarlığa ulaşma
ve geçme savaşımızda batının uzun mücadele vererek ulaştığı demokrasi ve laikliği
bu topraklarda gerektiği gibi uygulama olgunluğuna erişiriz. Böylece kalkınma,
halkımızın refahı için yapılan çalışmalarda ses getiren utkular elde ederiz.
Yazarın
Önceki Yazısı