
Hala
anımsarım ilkokul beşinci sınıfa geçmiştim. 60’lı yıllar. Köyümden 10 km
uzaktaki ilçeye yaya yürüyüp ders kitaplarımı kendim aldım. Dönüşte evimize
iyice yaklaşmıştım. Merakım iyice arttı. Adı “Yurttaşlık Bilgisi” olan kitabı
açtım; anımsadığım kadarıyla güzel görsellerle bezeli “Milleti Birbirine
Bağlayan Bağlar” başlığında şunlar maddeleşmişti: Yurt birliği, tarih birliği,
ülkü birliği, dil birliği vb… haylı
okudum bu maddeleri eve varmadan. Anladım; aynı topraklarda yaşayan insanların
millet olabilmesi belirtilen olguları içselleştirerek ancak millet olma
olgunluğuna kavuşur. Kıvançta ve tasada aynı duyguları paylaşarak mutluluk
içinde yaşarlar.
Türkiye
Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk: “Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti
denir”, “Türkiye halkı, irken veya dinen veya harfsen birleşik ve yekdiğerine
karşı hürmet ve fedakârlık hisleriyle dolu ve mukadderat ve menfaatleri ortak
olan bir toplumsal hey ‘ettir” diye tarif etmektedir. Türk Milletinin anayasamızda
belirttiği gibi dili Türkçedir.
Bilindiği gibi
Osmanlı İmparatorluğu birçok milletin bir arada yaşadığı büyük bir
imparatorluktu. Saray dili; Türkçe, Arapça ve Farsça dillerinin sentezlendiği
Osmanlıca adlı bir dildi. Büyük halk kitlesi ise Türkçe konuşurdu tıpkı
Veysel’in dediği gibi:
“Subaşında
sulaklarda
Türk'ün sesi kulaklarda
Beşiklerde beleklerde
Türk'üz türkü çağırırız” Türkçe kullanır türkü çağırırdı.
Ve
Atatürk dilimizin sadeleşmesi için şu ünlü özdeyişini söylemiştir: “Ülkesini, yüksek bağımsızlığını korumasını
bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.”
Gereğini uygulamak içinde Türk Dil Kurumunu kurmuştur. Bu kurum yaptığı
çalışmalarla dilimizin sadeleşmesi Arapça, farsça kelimelerden arınması için
büyük mesafeler kat etti.
Dilimiz Türkçe
bizim özgürlük bayrağımızdır. Dilimizi konuşma ve yazma gibi her alanda
kullanmak bir yurttaşlık görevi olmalı!
Çok kısa bir öykücük anlatmak isterim.
Almanya’da öğretmen olarak çalıştığım yıllarda konsolosluğumuzun bulunduğu
Hamburg’a ortalama 50 dakikalık tren yolculuğu yapardım. Eğitim ataşemiz “oldukça
sivil giyinin kendinizi yabancı düşmanlığına muhatap olmamak için dikkatli
olun” diye öneride bulunurdu. Kendimi korumak adına tehlike gelmez diye birkaç
kadının seyahat ettiği vagonlara biner. Onlarla sohbet edip Almancamı
geliştirmek isterdim. Böyle bir yolculuk sırasında bir Alman kadınla hayli
sohbet ettik. İlginçtir kadın Türkiye’de benden çok seyahat etmişti. Torosların
diplerinde yaşayan insanların çok yoksul olduğunu söylemişti. Ayrılırken bana
teşekkür etti Almanca konuşmam adına…
Son
yıllarda dilimiz maalesef yabancı dillerin işgaline uğradı. Hele bazı esnafımız
yabancı dilde tabela asmaları ne kadar hazin. Böylesi tabedeler, reklamlarda vb
alanlarda kullanılan yabancı sözlükler aşağılık karmaşıklığından başka
adlandırılamaz. Devlet kurmuş millet olma yetkinliğini kazanmış halk kendi ana
dilini canı gibi korur. Böyle milletler yabancı kelimeleri kullanmaktan
titizlikle sakınır.
Üzgünüm,
günümüzde bazı şair ve yazar dostlar eserlerinde yabancı kelimeleri özenle
kullanıyor. Oysa millet olma adına güzel Türkçemizi Edirne’den Hakkâri’ye,
Muğla’dan Artvin’e kadar her alanda kullanmamız, çocuklarımıza millet olma
bilincini kazandırmak bağlamında paha biçilmez miras bırakmış oluruz.
Ne demeli! Sık sık Latince kökenli Mobbing diye
bir kelimenin kullandığına tanık oluyoruz. Türkçe karşılığı olarak: Duygusal
taciz, iş yeri terörü, daha kısa yıldırma kelimesini kullansak daha hoş olmaz
mı?
Türk
milleti eski çağlardan beri tarih sahnesine çıkmış, büyük devletler kurmuş
büyük bir millettir. Bırakalım karmaşayı; yabancı kökenli kelimeleri dilimize
sokup dilde kirlilik yaratmayalım. Anne sütü gibi helal Türkçemizi kullanalım… olmaz mı!?
Yazarın
Önceki Yazısı