
Bulutlara komşu, doğduğum köyümdeki evimizi
köyümüzün merkezine üççeyrek saat uzaklıkta inşa etmiş dedemler. Ev Şavşat-Ardahan Karayolu’nun çok yakındır.
Altmışlı yıllarda hiç komşumuz yoktu. Şavşat köylerinden Ardahan’a giden
yolcuların kara yolundan geçenleri seyrederdik yaz kış.
Evimizin
rakımı ucu ucuna 1500 metredir. Bölgemizde genelde iki mevsim yaşanır. Ortalama
tamı tamına 6 ay sürer kış mevsimi. Kasımda kar beyaz renkle süsler cümle
orman, vadi ve düzlükleri. Doğa beyaz kürkünü ancak nisan sonlarında çıkarıp
yeşillerle bezenir. Çayırlar yeşerir, orman tarifsiz yeşil rengini sergiler.
İlkbahar, yaz ve sonbahar topu topu 6 ay sürer.
Dağ yamaçlarına yakın bir küçük
dereciğin yanına kurulu evimizde daha ilkokula başlamadığım yıllardan,
bacamızdan duman tüttüğü yaşadığım yıllara kadar misafir eksik olmaz. Yıl
boyunca köylerimizden Ardahan köylerine karşılıklı gidiş gelişler genellikle
vasıtasız yapılır. Yol üzerinde Sahara geçidi var aşılması zor olan. Sadece yaz
mevsiminde çok seyrek olarak kamyonlar karşılıklı sefer yapardı. Bu arada kağnı
arabaları ve at sırtında karşılıklı yük taşınırdı.
Kış
mevsiminde 2bin 540 rakımlı Sahara geçidi çok tehlikeli ve ölümcül donmalara
neden olur. Geçitte yıl boyu trafik devam eder. Kış mevsiminde de yolculuklar
ekmek parası kazanmak için zorunludur. Hava durumu uygun değilse ya da ani hava
durumunun değişmesi dağa karşı yürümeyi göze alamayan yolculara cankurtaran
görevi yapardı evimiz.
“Misafir
rızkı ile gelir, ev halkının günahlarının affına sebep olur.” Anlayışını
anne-babam içselleştirmişti. Bu anlayışı ortalama 6 ay yaz mevsiminde yaşadığım
köydeki evimizde hala sürdürürüz. Daha çok kış mevsiminde misafirimiz olurdu ilkokul
yıllarımda. Şimdi dünyadaki rollerini tamamlayıp sonsuz âleme göçtükleri için; eğer
varsa varsa büyüklerimin günahları misafir kabul etme uygulamaları günahlarına
kefaret olacağına inanıyorum.
Misafirler haberli gelmezdi... “Konak sahibi!”
diye ünler. “Misafir kabul eder misiniz?” Sorunu sorardı. Nasıl hayır denir, sesi zor duyulan eli ayağı
neredeyse buz tutmuş Tanrı misafirine. Karakış el ayak yakıyor. Sahara Dağı masal canavarları gibi ağız açmış
donduracak insan arıyor. Büyüklerimiz tek kelime ile cevap verirdi. ”Buyurun!”
Küçük misafir odasına buyur edilir misafir. Aceleyle soba tutuşturulurdu.
Havanın düzeleceği
beklenir. Yetim gömleği güneş, bulutların arasından yüzünü gösterince ayrılık
saati gelmiş olurdu. Misafir, “yedik içtik Allah razı olsun…”sözleriyle yola
revan olurdu. Bazı kısa, yaşanmış anı hikâyecikler anlatmak isterim.
İlkokul yıllarım. Şubat
tatili bitmiş derslerin başladığı ilk gün. 60’lı yıllar. O yıllarda ara katil
şubatın ilk iki haftası içinde yapılırdı. Uzun yıllar bu uygulama devam etti.
Okuldan eve döndüm. Bizim misafir odası ortaokul, liseli yaşlarında ağabeylerle
doluydu desem yeridir. Meydancık nahiyesi köylerinden Susuz (Cilavuz) İlk
Öğretmen Okulu’na giden öğrencilerdi misafirlerimiz. Şimdi biliyorum: Şavşat
Meydancık arası 14 km. Şavşat Ardahan arası 46 km’dir. 2 haftalık Şubat
tatilinde köylerine gelmişler. Ve okullarına geri dönüyorlardı. Evimizle Şavşat
arası 10km’dir. Demek ki öğrenciler köylerinden evimize kadar 24 km yayan
yürümüşlerdi. Ertesi günüde Ardahan’a kadar yürüyerek gidecekler. Ardahan’dan
Susuz’a ya kamyon karisöründe, şansları yaver giderse otobüs ile gideceklerdi.
Baban öğrencilere tatillerinin nasıl geçtiğini, kaçıncı sınıfta okuduklarını
soruyordu. Bir öğrenci çok küçüktü. Bu günkü gibi anımsarım…
Bir gecelik
misafirlikleri sonunda sabah erkenden yola çıktılar! Onlar öğretmen olmak için
okullarına doğru kilometrelerce yolu yayan yürümek için yürürlerken ben de
ileride öğretmen okuluna gideceğimi bilmeden köyümdeki ilkokula doğru yürüyordum
elimdeki tahta çantamla…
Bu yazının hacmi
yetersiz kalır evimizi şenlendiren misafirlerle ilgili anı hikâyeleri
anlatmaya. Bire bir yaşadığım sadece bir anı anlatayım. Köy okulları nisan
sonunda kapanırdı 70’li yıllarda. Okulu tatil ettiğimin ertesi günü baba
vatanına dönerdim. Mayıs ortaları. Bizde yaylacılık başlamış. Ev halkı yaylada.
Köy evinde yalnızım.
Havalar ısınmış. Çayırlar
çiçeklerle bezeli. Her taraf yemyeşil…
Evini karşısındaki ormandan kuş sesleri geliyor. Dereciğimiz şırıl şırıl su sesi
kuş sesleriyle doğanın müziğine eşlik ediyor. Güneş batalı hayli zaman oldu. Transistorlu
radyom bana arkadaşlık ediyordu.
Dışarıdan sesler gelmeye başladı. Balkona çıktım. Kadınlı
erkekli 20’ye yakın bir guruptu gelenler. “Bu gece misafiriniz olmak istiyoruz.
Arabamız yolda kaldı.” Şivelerinden Hopalı oldukları belliydi. Hopalılar ta
sahildeki köylerinden kalkıp Şavşat’ın yayla düzlüklerinde yaylacılık yapmak
için gelirlerdi. Daha çok koyunculuk yapardı Hopalı hemşerilerim. Bana konuk
oldukları yıllarda kamyonculuk geçer akçaydı Hopalıların. Her aile birkaç sığır
besler. Kamyonlarıyla kendileri hayvanlarlarla birlikte yaylaya giderlerdi. Gündüz
yağan yağmur rampalarda kamyonların tırmanmasını engellemiş. Arabalarını bırakıp
gelmişlerdi evimize.
Kafileyi buyur ettim. Sofamız
geniş, yerleştik. Yemek sorunları yoktu. Sadece bir gecelik yatacak yer
arıyorlardı. Hoş beş, tanışma derken erkenden yatmak istediler. Yeni evli bir
çift vardı içlerinde. Onlara misafir odamızda yatak serdim. Köyde yataklarımız
bol. Babam Ali Ağa’nın yün yatakları kat kat. Sofayı baştanbaşa yatakhane
yaptım. Ben evin başka odasında yattım. Gençlik, uykudan erkenden uyanmak
olanaklı olmaz çoğu kez. Sabahleyin uyandığımda otantik konuşmalarını, kaygısız
hallerini çok sevdiğim Hopalı hemşerilerimden eser yoktu. Erkenden kalkıp beni
de rahatsız etmeden sessizce evimizden ayrılmışlardı.
Misafirperverlik çağların ötesinden gelen
halkımızın kadim geleneklerindendir. Halkımız konuk severliği en has
hasletlerimizdendir. Köylerin boşalması bilmem bu güzel geleneğimizi şehirlerde
yaşatabilecek miyiz?