Dönüşüm

  Kate, uzun uzun çalan telefon alarmını zor bela kapatabildi.

Yakın zamanda sahnelenecek tiyatro oyununun provaları gecenin geç saatlerine kadar sürüyordu. Uykulu gözlerle yataktan doğrulurken, kendi kendine mırıldandı:

Haydi kızım… Başrol oyuncusu Jessica’ya kurduğun tuzak işe yaradı, bacağını kırdı ve rol sana kaldı. Yani şeytanın bacağını sen kırdın! Hadi ama, nazlanma artık...

Kate, 14 yaşından beri içinde yer aldığı tiyatro topluluğunda on bir yıldır sahneye çıkıyordu. Ancak bu süre boyunca hep yardımcı kadın rolleri almış, hiçbir zaman başrol verilmeyen bir oyuncu olarak kalmıştı. Oysa o, kendini diğer tüm oyunculardan daha yetenekli ve daha güzel görüyordu. Fakat yönetmenler hep başka aktrisleri parlatıyor, onun emeğini görmezden geliyorlardı. İşte bu haksızlık duygusu, onu zamanla karanlık bir karara sürüklemişti.

Nihayet, uzun süre gösterimde kalacak Evita müzikalinde başrol artık onundu.

Kate’in aklında net bir düşünce vardı:

"Eğer oyuncuysan ama kimse seni izlemiyorsa, ya da yazarsan ama kimse seni okumuyorsa… Değerli bir şey yapmanın ne anlamı vardı?"

Kendini göstermek, adını duyurmak, sinema sektörünün cazibe merkezi Hollywood’un kapılarını aralamak istiyordu. Daha büyük kitlelere sesini duyurmalıydı. Ve şimdi, bu hedefe belki de hiç olmadığı kadar yakındı.

İngiltere’deki şehir tiyatrolarında sahnelenen Evita müzikalindeki performansı, eleştirmenlerden tam not almıştı. Bu başarısıyla Amerikan sinemasının dikkatini çekmiş, Hollywood’un ünlü yapım şirketlerinden biri ona mektup göndermişti ve görüşmeye davet ediliyordu.

Kate mutluydu. Heyecandan yerinde duramıyordu.

Adım adım hedeflerine ulaşıyor muydu?

Büyük gün gelmişti. Kate uçak bileti elinde, Londra Heathrow Havalimanındaydı ve Los Angeles (Hollywood) uçacaktı.

240 yolcusuyla havalanan uçak, Atlantik Okyanusu’nu geçerek Amerika’ya varacaktı. Gece saat 24.00 civarında kalkan uçuşun, yaklaşık 7 saat sürmesi planlanıyordu. Boeing 777 tipi uçak, her zamanki gibi rutin şekilde seyir yüksekliğine ulaştı. Ancak kalkıştan yaklaşık iki saat sonra, uçakla olan iletişim aniden kesildi. Uçak adeta yok olmuştu.

Herkes şaşkındı. Uçağın vurulmuş, kaçırılmış ya da havada yanmış olabileceğine dair çeşitli teoriler öne sürülmeye başlandı. Hemen arama-kurtarma çalışmaları başlatıldı. Eğer uçak okyanusa yüksek hızla düşmüşse, çarpma etkisiyle büyük oranda parçalanmış olması bekleniyordu. Bu durumda, enkaz parçaları bulunabilirse uçağın yeri tespit edilebilirdi. Ancak tüm çabalara rağmen herhangi bir parçaya ulaşılamadı.

Uçaklar, normalde radar sistemleriyle takip edilir. Zaman zaman radardan kaybolsalar da, genellikle başka bir radar menzilinde tekrar ortaya çıkarlar. Fakat bu uçak, başka hiçbir radarda da görünmedi. Acaba transponder (uçak tanımlama sistemi) bozulmuş muydu?

Transponder çalışmadığında, uçak adeta bir “hayalet uçağa” dönüşür. Ayrıca, uçaktan ACARS (uçakla yer arasındaki veri iletişim sistemi) üzerinden de herhangi bir bilgi alınamamıştı. Yapılan araştırmalar, uçağın planlanan rotasından saptığını gösterdi. İlginç bir şekilde, transponder ve ACARS sistemleri kapandıktan sonra bile uçak, Atlas okyanusundan saatte 1 uyduya sinyal göndermeye devam etti ama yine uçaktan iz yoktu.

Uçak, aylar geçmesine rağmen hâlâ bulunamamıştı. Peki, ona ne olmuştu?

O uçakta iki hava korsanı vardı. Brezilya’ya gitmek istiyorlardı. Pilotlara sistemleri kapattırmışlardı. Fakat yolcuların ve pilotların direnişi kargaşaya yol açtı. Kargaşa uzadıkça, fazladan depolanmış iki saatlik yakıt da tükendi. Sonunda uçak okyanusa iniş yapmak zorunda kaldı. Ama iniş bir felakete dönüştü. Okyanus dalgalarına çarpan uçağın sağ tarafında büyük bir yangın çıktı.

Kate, alevlerin açtığı boşluktan kendini dışarı atmayı başardı. Suyun yüzeyine fırladı, gözleri dehşetle uçağa döndü. Koca gövde hızla soğuk okyanusun karanlık sularına gömülüyordu.

Kate, uçağın kanadından kopmuş bir parçaya tutunmuştu. Çaresizlikle sıkıca sarıldı. Belki birkaç saat daha yaşamak… İşte tek umudu buydu. Dalgaların sürüklediği uçsuz bucaksız okyanusta gözleri ufka kilitlendi. İçinde binbir karmaşık hüzün bulutu dolaşıyor, çaresizce ağlıyordu.

Neden kimse gelmiyor? Hani teknoloji çağında yaşıyorduk? Dünya küçücük bir top değil miydi? Bizi nasıl bulamıyorlar?” diye içinden haykırdı.

Hayatı, hayalleri, bütün geçmişi birazdan yok olup gidecek gibiydi. Derin bir iç çekti:

— Tanrım… uyumak istiyorum… Uyurken ölmek…

Ve gözlerini kapadı, dalgaların arasında sürüklenmeye devam etti.

İki gün sonra,

Mülteci adası haline gelen Sesilya’da Fatma yüksek sesle bağırıyordu:

— Lütfen gelin! Kayalıkların yanında bir ceset var!

Herkes bir anda kayalıklara koştu. Denizin kayalara vurduğu yerde, yüzü ve bacakları kanlar içindeki bir kadın cesedi sürüklenmişti. Onu bulunduğu yerden çıkardılar. Taşıyanlardan biri, solgun nefesine dikkat kesilerek,

— Yaşıyor! dedi.

Burası Atlantik Okyanusu’nun güneyinde, dünyanın unuttuğu küçücük bir adacıktı. Çoğunlukla Ortadoğu ve Afrika kökenli mültecilerin yaşadığı adada yalnızca 53 kişi vardı. Yaşların çoğu 55 ile 70 arasındaydı. Çünkü adada ne okul ne hastane vardı. Yiyecek olarak yalnızca kendi yetiştirdikleri patates ve mısırları bulunurdu. Ara sıra yakından geçen yük gemilerine kayıkla yanaşıp gıda ve ilaç isterlerdi.

Fatma adanın en genciydi. Yaşlı ve hasta annesini bırakıp gidememişti. Yaralı kadını hemen kendi barakasına taşıdılar. Fatma, kadının yüzünü ve ellerini temizledi. Yüzünde derin yaralar vardı, sağ bacağı da kırılmış gibiydi. Bacağını dikkatlice sardılar.

Dört saat sonra kadın gözlerini açmaya başladı. Adı Kate’ti. Zorlukla fısıldadı:

— Ölüyorum… Her yerim ağrıyor…

Fatma, elini tutarak cevap verdi:

— Hayır, kurtuldun. Yaşıyorsun. Sana biraz su vereceğim, yavaş yavaş iç.

On gün sonra Kate kendine gelmişti. Nerede olduğunu ve buraya nasıl sürüklendiğini Fatma’ya anlattı. Fatma, ülkesinde savaş çıkmadan önce İngilizce öğretmeniydi; Kate’i anlayabiliyordu. Onun hikâyesini dinlerken derinden üzüldü. Kendi annesine baktığı şefkatle, Kate’e de aynı merhametle bakıyordu.

Fatma, Kate’in defalarca ayna istemesini hep geri çevirmişti. Ama bir gün Kate dayanamayıp yavaşça yerinden kalktı, dışarı çıktı. Yüzünü görmek için okyanusun kıyısına geldi. Suyun yüzeyine eğildiğinde karşılaştığı manzara yüreğini parçaladı. Yüzü derin kesik izleriyle doluydu. Az çok bir tahmini vardı ama bu kadar korkunç bir tabloyu beklemiyordu.

Olduğu yere yığıldı ve saatlerce ağladı.

Fatma, Kate’i uzaktan görmüş, yanına koşup tekrar barakaya getirmişti. Ona haber vermeden bir daha ayrılmamasını söyledi.

Aradan günler geçti. Kate neredeyse her gün gözyaşlarına boğuluyordu. Ama bir yandan da Fatma’yı dikkatle izliyordu. Fatma, Allah’ın huzuruna günde beş vakit teslimiyetle ibadet ediyor, gün içinde de hep aynı kitabı okuyup sonra en yüksek yere kaldırıyordu.

Fatma sonunda dayanamadı:

— Okuduğum kitap, Kur’an-ı Kerîm, dedi.

Kate gözlerini Fatma’ya çevirdi:

— Ben de çocukken, büyükannemle her Pazar kiliseye giderdim. 15 yaşındayken İncil’i okudum. Fakat bazı ayetler kafamı karıştırdı. Papaza sorduğumda net bir cevap alamadım. Bu da Hristiyanlıktan uzaklaşmama neden oldu.

Sonra hatırladığı bir ayeti sesizce okudu.

“Ben kendiliğimden hiçbir şey yapamam; işittiğim gibi yargılarım. Yargım doğrudur, çünkü kendi isteğimi değil, beni gönderenin isteğini yerine getiririm.” (Yuhanna 5:30)

Ve ekledi:

— İncil’de Hz. İsa’nın Tanrı değil, Tanrı’nın kulu ve elçisi olduğunu gösteren pek çok ifade var.

Fatma şaşkınlığını gizleyemedi:

— Evet, doğru düşünüyorsun. Hz. İsa sadece bir peygamber. İslam dini Allah’ın birliğini, hiçbir şeye muhtaç olmadığını, doğmadığını-doğurmadığını ve hiçbir varlığın O’na denk olmadığını bildirir. Kur’an bunu anlatıyor.

Böylece Fatma ve Kate günlerce dini konular hakkında konuştular. Kate artık İslam’a çok yakındı.

Bir sabah adada hareketlilik vardı. Ufuktan bir yük gemisi görünmüştü. Bu, Kate’in aralarından ayrılacağı anlamına geliyordu. Fatma ve Kate uzun uzun sarıldılar.

Kate gözyaşları içinde fısıldadı:

— Yardımlarını ömrüm boyunca unutmayacağım. Söz veriyorum, buraya yeniden döneceğim.

Artık büyük bir dönüşümün eşiğindeydi. İnsan, yaşadıkları ve öğrendikleriyle değişirdi; önceden değer verdiği şeyler gözünde küçülebilir, küçümsedikleri ise kıymet kazanabilirdi. Kate de böyle bir değişim yaşamıştı. Adadan ayrılırken, eskisinden çok farklı düşüncelerle, bambaşka bir Kate olarak ayrılıyordu.


Hikayeme değer veren, Edebiyat evine teşekkürlerimi sunarım.

 

( Dönüşüm başlıklı yazı beyza-kardanadam tarafından 9.03.2026 tarihinde sitemize eklenmiştir. Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu , kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. )
Okuduğunuz Yazının Site Kurallarını İhlal Ettiğini Düşünüyorsanız, Site Yönetimine Bildirmek İçin Tıklayınız.
 

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu