
İnsan dünyaya gözlerini açtığı andan itibaren karşısına çıkan ne varsa tüketerek
yol alan bir varlıktır. İnsanı 400 metre koşucusuna benzetebiliriz, çünkü genel
insan hayatına baktığımızda ne kısa bir
sprint kadar ani ve çabuk tükenen bir koşudur ne de sonu zor gelen bir maraton
kadar uzundur.
Doğum anında, o ilk ağlayış, hem varlığın
ilanıdır hem de yolun kolay olmayacağının habercisi gibidir.
Ağlamayla start verilmiştir. Evet ilk 100 metre kısa süren bebeklik ve hemen
arkasından gelen çocukluk çağımız. Çocukken dünyayı lunapark yeri gibi görürüz.
Her güne heyecanla başlar, koştuğumuzu bilmez, yorulacağımızı düşünmeyiz. Her şey yeni, her şey merak
uyandırıcıdır. Düşsek bile çabuk
kalkarız.
Maalesef her çocuk şanslı olmaz, günümüzde
İsrail’in bilinçli bir şekilde çocuklara yönelik soykırımında hayatını kaybeden
çocukların yaşamı,hayalleri çalınmıştır..İnancımıza
göre çocukların ahiret hayatında da
çocuk olarak yaşayacaklarını okumuştum. Büyümelerine
engel olan çocuk katillerinin en şiddetli ceza neyse Allah katında onunla karşılanmalarını diliyorum.
Bu dönemde ,kontrol edilemez hızımız ve
içgüdüsel çoşkumuz vardır. Henüz zamanın bize göre yavaş aktığı bir
dönemdeyizdir ve şimdilik kaslarımız
yanmaz , nefesimiz kesilmez. Hayallerimiz
büyüktür.
200 metreye
yaklaşırken hâlâ güçlüyüzdür ama artık
bilincimiz devrededir.Ritim tutturmak zorunda oluruz..Hızımız artar, iddiamız yükselir.
Koşucu yan kulvarlara bakar; kim önde, kim
geride? Rekabet başlar.Bu yarışın en tehlikeli anı tam burasıdır. Meslek,iş ve
eş seçimi bu heyecanlı ve hızlı zamanımıza denk gelir.
Modern
çağ, özellikle gençlere anı yaşa mesajı verir. Popüler kültür ve tüketim
alışkanlıkları, sabır ve sorumluluk yerine hızlı tatmini öne çıkarır. Unutulmamalıdır
ki gençlik, sadece anı yaşama dönemi
değildir; geleceği inşa etme dönemidir.
300 metreye
girildiğinde gerçek yüzümüz ortaya
çıkar. Bacaklar ağırlaşır. Göğüs daralır. İşte hayatın olgunluk evresi. Artık
hızdan çok dayanıklılığı konuşuruz. Gençliğin ateşi sönmüş, yerini sorumluluk almıştır.
Bu
dönemde hastalıklar, yakın kayıpları, hayatın
yükleri insanın omuzlarına daha fazla çöker. Beden eskisi kadar
güçlü değildir, ruh ise yaşananların izlerini taşır.
Koşucu burada
karakterini gösterir. Teknik mi, sabır mı, disiplin mi? Çocuklukta verilen
temel, gençlikte yapılan tercihler burada bedelini ödetir ya da mükâfatını
verir.
400 metre koşu
yarışlarında son 100 metreye giren atletlerin deyimiyle adeta ölüm virajı gibidir. Spor fizyolojisinde buna ‘rigor
mortis dönemi’ benzetmesi yapılır. Yarışta ise son dönemeçtir. Yani kaslardaki biyokimyasal bir değişiklikten
kaynaklanan ve ölünün uzuvlarını katılaştıran bir ölüm belirtisi. Ama bir şey vardır: Tecrübe. Koşucu bilir ki bu acı
geçicidir ve çizgi birazdan gelecektir.
Yaşlı insan da
böyledir. Beden ağırlaşır ama ruh daha berraktır. Dünya artık bir yarış değil,
tamamlanacak bir emanettir. Son metrelerde kimse yan kulvara bakmaz. Herkes
kendi çizgisine kilitlenir.
Gençken
uğruna kavga edilen makamların, kırılan kalplerin, savunulan gururun ve gösterişlerin
aslında ne kadar küçük olduğunu fark ederiz. Keşke dediğimiz şey çoğu zaman
kazanamadığımız para değil, affedemediklerimiz
ya da
ertelediğimiz bir iyiliktir.
Akşamın
kızıllığında sessizce otururken anlarız ki; insanın yanında götürdüğü ne
unvanıdır ne serveti. Geriye yalnızca imanı, kırmadığı kalpler, tuttuğu eller
ve ardında bırakabileceği temiz bir vicdan kalır.
Yazarın
Önceki Yazısı