Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum Sohbet Online Üyeler
5 (1 oy)

Ateşi Adem Buldu Havvanın Bedeninde V

VIII. Işıkla Temas: Gözün Doğuşu


Yükseldikçe karanlık bitmedi; yalnızca eski mutlaklığını kaybetti. Derinliğin karanlığı, onları bütünüyle taşıyan o ilk rahim, üst sulara yaklaştıkça inceldi. Suyun içinde hâlâ gece vardı; fakat gece artık kendinden emin değil gibidi. Uzakta, adını bilmedikleri bir açıklık, suyun gövdesine çok ince bir bıçak gibi girmeye başlamıştı.


Işık önce kendisi gibi görünmedi.

Görünmek için göz gerekirdi. Işık, gözden önce bedene bir huzursuzluk olarak değdi. Adem’in yüzünde henüz yüz olmayan yerlerde ince bir gerilim oluştu. Havva’nın halen tamamlanmamış boşluklarında, suyun saklayamadığı yabancı bir titreme dolaştı. İkisinin de bedeninde, şimdiye kadar hiçbir işe yaramamış iki karanlık oyuk, kendilerine gelecek felaketi bekleyen küçük kapılar gibi gerildi.

Göz sanki görmek arzusundan değil, ışığın baskısından bedenin içine tayfları geçirmeye başlıyordu usul usul. Beden, ışığa karşı kendini savunmak isterken bakışı icat ediyor, deri, dokunarak bildiği dünyayı artık tek başına taşıyamıyordu. Su, her şeyi eşitçe bastıran o eski dilini kaybetti. Karanlık, bedenlerin üstünden çekilirken yerinde çıplak bir soru bıraktı. O sorunun açtığı yerde göz başladı.


Ama göz açılmadan hemen önce, içeride hâlâ başka bir görme duruyordu.

Beynin karanlık kozasında, ışığa muhtaç olmayan o eski iç görü hattı epizin duyargaları hâlâ çalışıyordu. Irmaklar hâlâ akıyor, saraylar hâlâ yerli yerinde duruyor, bahçeler hâlâ savunmasız bir açılışla serinliyordu. Bunlar bedensel gözün görebileceği şeyler değildi; Nurun kendi hakikatini zihnin içinde kurma biçimiydi. Adem ile Havva, ışığa yaklaşırken cenneti yalnız arkalarında değil, içlerinde de hâlâ taşıyorlardı.

O ana kadar Adem ve Havva, kesin çizgileri olan iki ayrı varlık değildi. Suyun içinde birbirine sızan iki ihtimal gibiydiler; biri ötekine dokunmadan da onda çoğalabiliyor, biri ötekine bakmadan da onun çevresinde dalgalanabiliyordu. Derin cennette varlık, sertleşmiş bir madde gibi durmazdı. Her şey biraz akış, biraz olasılık bulutu, biraz sıcaklık, biraz zihinsel biçimdi. Adem de Havva da, ışığın giremediği suyun içinde, kendilerini tamamlanmış birer beden olarak değil, birbirine doğru genişleyen iki canlı olasılık olarak zihinden taşıyordu.


Işık yaklaştıkça bu olasılık ürperdi.

Çünkü ışık yalnız aydınlatmıyor, seçiyordu. Seçtiğini sınırlıyor, sınırladığını ağırlaştırıyordu. Bir şeyin üstüne düştüğünde onu yalnız görünür kılmıyor; onu kendi ihtimallerinden birine mahkûm ediyordu. Derinlikte Adem, Havva’nın içinde de devam eden bir sıcaklıktı; Havva, Adem’in çevresinde de dalgalanan ikinci bir varlık. Işık değince bu dalga hâli bozuldu. Gövde, kendi biçimine çekildi. Sıcaklık, kendi sahibini aramaya başladı. Cennet, ilk kez iki varlığın birbirine karışabilme ihtimalini kaybetti.


Göz, artık cennetin dalga hâlini bozan ilk gözlemciydi.

İlk ışık, Adem’in üzerine bir aydınlık gibi inmedi. Daha çok, suyun içinde kırılmış bir hüküm gibi yaklaştı. Ne sıcak bacaların şefkatli ısısıydı bu, ne Havva’nın bedeninde bulunan ateşin içten çoğalan yasaklığı. Bu başka bir şeydi. Dışarıdan gelen, ayıran, şekil isteyen, sınır çizen bir kuvvet. Işık, değdiği şeyi yalnız aydınlatmıyor; onu diğerlerinden ayırarak yalnızlaştırıyordu.


Ve ışık yalnız bedeni ayırmadı; iç cennetin gerçekliğine de dokundu.

O zamana kadar cennet, ışıksız bir gözün gördüğü hakikatti. Irmakları rüya değildi; iç görünün açtığı akıştı. Sarayları hayal değildi; korunmuşluğun karanlıkta biçim kazanmış hâliydi. Bahçeleri masal değildi; varlığın kendini savunmadan açılabildiği yerdi. Fakat ışık yaklaştıkça başka bir yasa doğdu. Görünen gerçek sayılacak, görünmeyene şüpheyle bakılacaktı.

Havva ışığa ilk değdiğinde kendini görmedi. Kendini görmeye giden acı başladı yalnız. Adem de Havva’yı hemen görmedi. Önce dokunuşla bildiği varlığın artık kendisinden dışarı taşan bir biçime dönüşmekte olduğunu duydu. Aralarındaki su, bir zamanlar haber taşıyan gizli bir aracıydı; şimdi ışığın bulanık diliyle doluyor, iki bedeni birbirine geçiren eski karanlığı geri çekiyordu.

Göz açılmadan önce, aralarındaki her şey aynı anda hem yakın hem belirsizdi. Adem, Havva’da kendinden kopmamış bir sıcaklık duyuyor; Havva, Adem’de kendine dönmeyen bir ağırlık seziyordu. Fakat göz, bu belirsizliği bağışlamadı. Bakış, ihtimali bedene çökertti. Adem’i Adem’in çevresine, Havva’yı Havva’nın sınırına topladı. Birbirlerine ait olan dalgalanma, birden iki ayrı yüzün kaderine kapandı.

O ana kadar Adem, Havva’yı içinde duymuştu. Havva, Adem’i derisinin karanlık bilgisiyle tanımıştı. Yakınlık, bakışa ihtiyaç duymuyordu. Fakat ışık, yakınlığı dışarı çıkardı. İçte duyulan şey, yavaş yavaş yüzeye taşındı. Sıcaklık biçim istedi. Dokunuş çizgi istedi. Arzu kendine bir yer aradı. Böylece beden, kendi içindeki sır olmaktan çıkıp seyredilebilir bir varlığa dönüşmeye başladı.


Göz, artık ışığın bedende açtığı ilk sürgün yarasıydı.

Göz açılır açılmaz cennet ikiye bölündü: bakan ve bakılan. Adem, Havva’yı ilk kez gördüğünde onu bütünüyle kazanmadı; tam tersine, ilk kez kendisinden kaybetti. Havva, Adem’i gördüğünde onu ilk kez seçmedi; ilk kez kendisine dışarıdan dönen bir varlık olarak bildi. Bakış, dokunuşun birliğini bozdu. Görmek, mesafeyi doğurdu. Mesafe, arzuyu keskinleştirdi. Keskinleşen arzu, utancın ilk gölgesini çağırdı. Havva kendi teninin Adem’in bakışında sınır kazandığını sezdi. Artık çıplaklık, yalnız örtüsüz olmak değil; başkasının ışığında kendi varlığını fark etmekti. Beden, görüldüğü anda kendinden azıcık ayrıldı.

Derin cennette çıplaklık yoktu. Çünkü çıplaklık gözle başladı. Bakışsız bedende utanacak bir dış yüzey bulunmazdı. Su, onları birbirinin içinde tutmuş; ışık, onları birbirinin karşısına çıkarmıştı. Dokunuş, “birlikte”nin karanlık dilini kurmuştu; ama göz, “karşıda”nın keskin dilini getirdi. Bu yüzden ilk bakış, ilk ayrılığın sessiz biçimini kurdu.

Adem’in gözleri açıldığında, ışık yalnız içeri girmedi; içeride olanı dışarı çağırdı. Havva’nın bedeni, artık Adem’in gövdesindeki sıcaklığın yankısı değildi. Ayrı bir kıyı, ayrı bir sıcaklık, ayrı bir hayat olarak durdu suyun yüzeyinde. Havva’nın gözleri açıldığında, Adem artık yalnız kendi içinden bilinen ilk gövde değildi. Ona bakılabilecek bir uzaklık, istenebilecek bir dışlık, kaybedilebilecek bir suret kazandı.


O anda epifiz sertleşti, iç görü geri çekildi.

Gözün açıldığı yerde ise yeni, başka bir saltanat başladı. Irmaklar, saraylar, bahçeler ve meyve artık eskisi gibi mutlak değildi. Onlar zihnin en derin odasına, sonradan rüya denecek, vahiy denecek, özlem denecek, hatırlama denecek o karanlık bölgeye çekildi. Dış göz dünyayı getirdi; iç görü cenneti saklamak zorunda kaldı.

İşte o anda ateş kendi ışığını istedi. Havva’nın bedeninde bulunan, Âdem’de çoğalan, ikisinin arasında suya rağmen büyüyen sıcaklık; gözle birlikte başka bir hâle geçti. İçeride saklı kalan yasak bilgi, dışarıda görülebilir bir çıplaklığa yaklaştı. Ateş, suyun altında alevsizdi; fakat göz açılınca bedenin içinde tuttuğu bütün kızıllığı bir sır olmaktan çıkardı. Görmek, ateşe yüz verdi.

Işık, onların üstünde bir lütuf gibi parlamadı. Daha çok cennetin eski nuruna tutulan geri dönüşsüz bir soru gibiydi. Adem ve Havva, birbirlerini gördükçe suyun rahmi daralmadı; anlamı bitti. Çünkü cennet, bakıştan korunmuştu. Bakış içeri girince cennet artık aynı cennet kalamazdı. Su hâlâ çevrelerindeydi, ama onları saklamaktan çok yukarıya teslim ediyordu.

Göz doğunca zaman da değişti. Derinlikte zaman, sıcak bacaların ağır nefesi gibi döngüsüz ve sabırsızlıksızdı. Şimdi ise bakış, anı böldü. Önce, sonra, yakın, uzak, bendeki, sendeki… Bütün bu keskin ayrımlar ışığın peşinden geldi. Adem, Havva’ya bakarken, ona dokunmadan önceki kadim bilgisini kaybetmedi; ama artık o bilgiye dönemedi. Havva da Adem’in tenini suyun içindeki titreşimle hâlâ duyuyor; fakat göz, duyulan şeyi görünene mahkûm ediyordu.

Böylece ilk bilgi ikiye ayrıldı. Yüreğin bilgisi ve gözün bilgisi. Kalbin bilgisi birleştiriyordu; gözün bilgisi ayırıyordu. Beden, başka bedeni kendi sıcaklığında çoğaltıyor; göz, başka bedeni karşıya koyup ona isim arıyordu. İsim henüz yoktu, ama artık isim ihtiyacı doğmuştu. Görülen şey, tanım istemeye başlar. tanım isteyen şey kendi içine çöker ve kendi içine çöken şey artık bütünüyle cennete ait değildi.

İç görü de ikiye ayrıldı. Bir yanı cenneti sakladı; bir yanı dünyayı anlamaya çalıştı. Beynin karanlık kozasında hâlâ ırmaklar akıyordu belki, ama gözün getirdiği dünya onların üstüne “hayal” kelimesinin gölgesini düşürmeye hazırlanıyordu. Saraylar hâlâ yükseliyordu belki, ama dış dünya taşlarıyla daha ağır görünüyordu. Bahçeler hâlâ açılıyordu belki, ama ışığın altında görülen ilk beden, bütün bahçelerden daha yakıcı bir gerçeğe dönüşüyordu.

O anda utancın kabuğu oluştu. Beden, kendini dışarıdan duydu. Ten, kendi üstünde ışığın gezdiğini fark etti. Adem, Havva’nın bakışında kendi sınırını buldu. Havva, Adem’in bakışında kendi açıklığını. Bu açıklık sadece bir güzellik değil; korunmasızlık da değildi. Bu açıklık, ikisini de aşan ilk kırılgan bilgiydi. Görülebilmek.


Cennet maddesel olan bu bilgiyi taşıyamadı.

Çünkü cennetin Kuantum ölçekte dolanık, kuantum ölçekte bütün güzel ihtimallerin aynı anda yaşandığı dağınık zamanın tek bir ana çökmediği sonsuzluk yasalarıyla örtülüydü. Yasa görülmemek değil; görünmeye ihtiyaç duymamaktı. Suyun altında varlık, kendini kanıtlamak zorunda değildi. Işıkla birlikte beden kanıta dönüştü. Göz, varlığı belgeledi ve belgelediği anda ondan bir şey aldı. Adem ve Havva artık yalnız birbirlerine dokunan iki sıcaklık değildi. Birbirine bakan iki sürgün ihtimaliydi.

Suyun üst katlarından gelen ışık, artık yalnız bulanık bir hüküm olarak değil, açılmak üzere olan bir dış dünya gibi bastırıyordu. Adem’in ve Havva’nın gözlerinde, henüz tam bakmayı bilmeyen o yeni organlarda, cennetin son karanlığı titredi. Onlar birbirlerini gördükçe aşağıdaki derinlik biraz daha bulanıklaşarak uzaklaştı. Sıcak bacaların nefesi hatıraya dönüştü. Gözsüz tanımanın eski birliği, yeni bakışın keskin ağzında parçalandı.


Fakat iç cennet tamamen ölmedi.

Irmaklar susmadı; daha derine aktı. Saraylar yıkılmadı; zihnin karanlık ülkesine çekildi. Bahçeler kapanmadı; rüya kapılarının ardında beklemeye başladı. Meyve kaybolmadı; Havva’nın bedeninde ateşe, Adem’in bakışında arzuya, insanın gelecekteki bütün özlemlerinde cennet vaadine dönüştü. Dış göz dünyayı açtı, ama iç görü cenneti mühürledi.

Fakat buna rağmen birbirlerinden çekilmediler. Havva artık Adem’in içinde duyduğu sıcaklık değildi, karşısında duran ve yine de kendisine çağıran bir görünür sırdı. Adem artık Havva’nın karanlık sezgisinde dolaşan ilk gövde değil, ışığın ona verdiği uzaklıkla daha çok yaklaşılması gereken bir varlıktı. 


Ve ışık, sonunda bedende yer buldu.

Adem’in yüzünde, Havva’nın yüzünde, suyun içinden yukarıya bakan iki yeni açıklık. Ne tam yara, ne tam organ; ne tam lütuf, ne tam ceza. Göz, cennetin son karanlığını içine aldı ve onu bakışa çevirdi. O andan sonra hiçbir dokunuş eskisi kadar kör kalamayacak, hiçbir yakınlık, bütünüyle saklı olmayacaktı. Hiçbir beden, kendini görmeden sevilmiş o ilk masum hâline dönemeyecekti.


Işık onlara değmişti.

Göz doğmuştu.

Ve cennet, dışarıda onların yüzünde kendini kaybederken,

içeride zihnin en karanlık odasına çekilip

bir gün yeniden hatırlanacağı zamanı beklemeye başlamıştı.

-Devam Edecek-


Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
5 (1 oy)
  • Yorumlar 2
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com

Ateşi Adem Buldu Havvanın Bedeninde V

SönmezKORKMAZ SönmezKORKMAZ