Aynı Mahalledeydik
Yaşantınızı iyi yada kötü her zaman, her daim, bir oyuna çevirmeli, rol keser gibi yaşamalısınız.. Zaten öyle değilmi?. Yaşadığımızı sandığımız gelip geçen günlerin, eylemlerin, olanların, olacakların hepsi kurgu. Tiyatroda perdeler açılır oyun başlar, oyun biter ve kapanır. Seyredenlere de evlerine gitmek kalır.. Güneşin doğuşu ve batışıyla, bir varlığınız bir yokluğunuz, bakmışsınızki; ömür tükenivermiş. Akışlarda, seyirlerde, yol aldığınız sanrılarıda, hiç bir nitelik olmadığı halde, kendinizi mecburiyetten, doğanız gereği elde ettiğiniz mal, mülk, statü ve geldiğiniz konumlarla paha biçilmez bir değerde olduğunuzu görebilir, hissedebilirsiniz. Bu size sadece moral, aynı zamanda yaşama gücüdür. Aslında yoktur birbirimizden hiç bir farkımız. Hepimiz var olan, sonra yok olan ve gelen yeni kuşaklarla, Tanrı'nın yeryüzündeki birer oyuncakları değilmiyiz? Hepimiz oyuncak olduğumuza göre hayatıda hep bir oyun olarak görmeli, bu şekil algılamalıyız. Birgün yaşam biter ölünür ve herşey yok olur. Tutkular, öfkeler, sevdalar. Bu bir bilinmeyene gitmektir. Ne olduğu belirsiz bir bilinmeyen. Bu yolun bir adıda gelmez yoldur. Bu kavramı ilk kez Aşık Veysel saz ile söyleşilerinde derlemiştir. Gelmez yola; yaşam seyrinde, hayatı nihayet olanlar defin törenlerinde görüldüğü için, sadece çırılçıplak, adına kefen denilen, beyaz bir çaput bezine sarılarak gidilir. Hiç bir tarafına cep dikmezler. Donun, pantolonun, gömleğin,evin barkın, paran, pulun bu ve bunlar gibi edindiklerin, gelmez yola götürülmüyor. Hayat; bitimiyle, toprakla örtülüp uğurlanıldıktan sonra yine devam eder. Bir başka jenerasyonlarla yaşanası, olası tutku dolu sevdalar yine çekilir. Onlarda bu uyumu, bu alışıla gelen yaşamı bitirip yaşlanıp bir köşeye çekilir, gelmez yola gitmenin bekleyicileri olurlar. Maliki dünya sessiz, sedasız döner, döner. Çevirdiğin bir topaç, arkasından koşup, yuvarladığın çember misali. Mevsimler gelir geçer. Her mevsim ayrı bir hüzün ayrı bir sevinçtir. Bu duygular içinde bulunduğun ortamlarda yaşar, yaşatırsınız. Ben herşeye rağmen gülen, yaşama sevincini her solukta sürdüren, hayat sevince güzel felsefesini benimseyen ve yaşamın her saniyesini dolu dolu geçiren, özgüveni yüksek insan tiplerine oldum olası hayranımdır. Onu mahallede bir sokakta topallayarak, bizim kendimizce oyun yahut sohbet ettiğimiz bir esnada yürürken görmüştüm. Bir ayağını sürüyerek yürümesi dikkatimi çekmişti. Başında dastarı ayağında şalvarı, belinde kuşak, kırışık ve buruşukların had safhalarda olduğu, yüz çizgilerinin fazlalığıyla, sorgu, sual ifadeli görseli; etrafa duyarsız, farkındasız olanlar tarafından bile farkedilir. Açık, gevrek, ince dudaklarından, dişlerinin açığa çıkıp, belirginleşmesi, acılar ve kahırlarla dolu dolu olmasına rağmen, güler görünür sergilemesi, bu tipik duruşu; karakteristik fiziki yansımasıdır. Uzaktan bu şekil görseliyle "Aa bu kadın tırlattımı, kendi kendine gülüyor" dersiniz. Gülmüyor, kafasında iş, aş, duyarsız oğullarının gelecek ve istikbal düşünceleri var. Oğulları kim; Ali ve Kara Mehmet. Ali, Mehmet'in büyüğü, Konya Meram sanayide bir dökümcüde haftalıklı çalışır. Sosyal güvencesi yok, sade çıplak haftalığını alır. Haftalık sigara parasıdır, bunun harici bu haftalık evde ihtiyaç olacak bir işe yaramaz, Sigara Ali'nin dudaklarında duman olur, uçar gider, gökyüzünde yel olur. Kara Memet'in derdi mahallemizin dişlek kızı Süreyya. Akşam ve akşamın ötelerine kadar, Süreyya'ların pencerelerinden net görünen karşı çeşmenin salkım söğütlerin oralarda, acaba Süreyya'yı kapıda pencerede görebilirmiyim zannıyla, tüm zamanlarını öldürür. Ara ara Süreyya'nın annesi bir iki hizmet buyurur, havada 9 takla atarcasına, gider o işleri yapar. Bunlar nelerdir? Konya'da evlere verilmeyen, Konya'nın Çayırbağı mevkisinden gelen ve bazı mahallelerin köşe başlarına belde yöneticilerince, vatandaş yararlansın diye yapılan, tatlı su çeşmesinden testi ve boduçlara su doldurma, bakkaldan ekmek, tüp vs. alma gibi, öte beri şeyler. Daima acılar içinde olduğunu onu tanıyınca anlayacağınız kadın; buğday rengi benizinde, sayamadığınız kırışıklıkların çokluğuyla, o gün ister istemez dikkatimi çekivermişti. Yanımdaki arkadaşlar; "Kara Mehmet'in Anası" dediler. Zaman içerisinde mahallede daha fazla gözüme ilişmesi, bize de geliş gidişleriyle, artık birbirimize aşinaydık. Kara Mehmet'in Anası, mahalledeki evleri ziyaret eder, yapılacak bir işlerinin olmadığını sorar, gücünün yettiğince ufak tefek yardımlarda bulunur, bu yardımlar karşılığında da, mahalleli kendisine; fakir, gariban diye 3-5 kuruş harçlık verir, geçimlerine bu şekilde yardımlar nispeten de olsa, katkı sağlardı. Bir kaç kez bizim eve de gelmiş, Anama bazı işlerinde yardımlarda bulunmuş ve bu gelişlerinde aramızda bir samimiyet oluşmuştu. Konya'nın o dönemlerde bizim oturduğumuz Pirebi mahallesinden, Arapöldüren mahallesine bağla, bahçeyle karışık evlere yeni imar gelmeye başlamıştı. Kara Mehmet'in Anasınında, kocasından kalan bir evi vardı, bereket başını sokacak evleri olduğundan kira parası vermiyorlardı. Bir gün Kara Mehmet'in Anası soluk soluğa bize geldi. Bizim eve olan uzaklığı 1,5 km. kadar mesafede olan evinden, bize gelmesi, arızalı ayağından dolayı onu yormuştu. Anam biraz soluklan dedi, önüne yemesi için bir şeyler koydu. Öfkeden konuşamıyor, yediklerini zar zor yutuyor ve sinir kasılmalarıyla karışık da, kesik kesik anlatıyordu. Yarım yamalak anlattıklarından anladıkki, Kara MeHmet'le Abisi Ali, Analarını, oturdukları evi satması için zorluyorlarmış. Ev ölü yatırımmış, dökümcülük revaştaymış, dükkan açmalıymışlar ve kadına bir değil hemde birde kira getiren 2 tane evi döküm dükkanından kazanacakları parayla alacaklar, bir elleri balda, bir elleri yağda daha rahat bir yaşam sürüp, daha konforlu bir hayatı, kendi işlerinin sahibi olduktan sonra yaşayıp, hiç bir anlam ifade etmeyen şimdiki yaşamlarından kurtulacaklarmış. O gün onu yatıştırdık gitti. Uzun bir süre ortalıkta görünmemişti. Günlerden sonra bir gün kapımız çaldı. Gelen oydu ve ağlıyordu. Oturttuk, ikramda bulunduk. "Yorgan gitti kavga bitti" dedi. Anlamıştık, ev satılmıştı. Kara Mehmet Süreyya'ya olan aşkı yüzünden dökümcülükten çok para kazanılacağı düşüncesiyle, anasının evinin satılmasına razı olmuş, döküm dükkanını abi kardeş almışlar, bir kaç ay sonra işler hiç de hayal ettikleri, düşüncelerindeki gibi olumlu gelişmemiş, meğer Ali nin patronu batakta olduğu için, bu ateşin içine bunları atıp, kendisi bunlara devren satarak, bu işten kurtulup, batağın içine bunları sokmuş. Günler günleri kovaladı. Uzun bir müddet ne Kara Mehmet'i, nede Anasını gördük. Söğüt ağacının oradaki çeşmenin başından Kara Mehmet silinip, kaybolup gitmişti. Süreyya evli birine kaçmış, ondan sonra Mehmet yok olmuştu. Sevda diye bir şey yoktu, sevda sadece paralı, varlıklı insanlara mahsus oluşan, gelişen bir olaydı. Kara Mehmet'in Anası bir süre onun bunun yardımlarıyla yaşamış, sonra çok kötü durumlara düşüp öldüğünü söylediler. Uzun süre gülümser gibi, tipik görünümde olan ama gülmeyen, kırışıklarla dolu yüzü, gözlerimde yansır gibi oldu. Yorgan gitti kavga bitti diyen lafı aklıma sık sık gelir ve her gelişinde de boğazım düğümlenir. Gözlerim doldu yine. Hayatımın bir sahifesinde, böyle bir olayın canlı bir anısının, hiç silinmeden bende duran, var oluşlarının tanığı kişisi olarak aklıma her düşüşlerinde hislerim kabarır. Aslında buraya yazamayacağım çok kötü bir sonu olmuş... Gece tüm hızıyla devam ediyor.Saat 23,16 İnsanlar umarlar, umular türetirler, bazıları olur bazıları hiç olmaz. Hayat bir oyun, bizlerde bu oyunun aktörleri, Tanrının oyuncaklarıyız. Ne zamanki ruh bedenden çıkar, o zaman oyunda biter...26/Mayıs-2017 Şerafettin Sorkun/Konya'dan
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.