Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum AtışmaYENİ Online Üyeler
5 (2 oy)

Potocaride Beyaz Mezar Taşları

Potocaride Beyaz Mezar Taşları

Srebrenica, senin adın artık bir bıçak gibi 

saplanıyor göğsüme. 

O yaz,güneş bile utandı doğmaktan.

Mavi gökyüzü altında

binlerce dua yarıda kesildi.

Erkekler, babalar, oğullar…

hepsi aynı anda

umutlarını toprağa bıraktı.


Kurşun sesleri

bir ninni gibi değil,

bir cehennem korosu gibi yükseldi. 

Ve anneler…

Ah anneler…

Onların çığlığı

dağları yardı,

ama kimse duymadı.


Kucaklarında kalan son çocuklarını

göğüslerine bastırdılar,

süt yerine kan verdi memeleri.

“Sus!” dediler,

“Ses çıkarma yavrum…”

Ve yavrular sustu,

sonsuza kadar. 


Bir kadın,

kocasının kanını eteğiyle silmeye çalıştı.

Bir diğeri,

oğlunun ayakkabısını

yirmi yıl sakladı yastığının altında.

Kokusu hâlâ orada,

toprak gibi,

kan gibi,

özlem gibi… 


Gece, ormanda ağaçlar bile ağlıyor.

Yapraklar düşerken

fısıldıyor:

“Burada bir baba gömülü,

burada bir çocuk,

burada bir gelecek .” 


Srebrenica,

sen sadece katliam değilsin.

Sen,

sevdiğini son kez koklayamadan gidenlerin

içinde çoğalan boşluksun.

Sen,

“Bir daha görüşürüz” diyemeden

ayrılanların

boğazında düğümlenen kelimesin. 


Her mezar taşında

bir kalp atıyor hâlâ.

Her isimde

bir bebek ağlıyor.

Her sessizlikte

bir anne

“Keşke ben de ölseydim” diyor


Srebrenica’da yaşam devam ediyor…

çünkü birinin

onları hatırlaması lazım. 

Gözyaşlarımız yeterince var hâlâ.

Acımız, yeterince büyük 

Çünkü sen hâlâ oradasın,

toprağın altında,

gökyüzünde,

vicdanımızda…

kanayan,

kanayan,

kanayan…


Ve biz, yaşayanlar,

bu acıyı taşımak zorundayız.

Ta ki vicdanlarımız

Srebrenica kadar sessiz ve ağır

olana dek. 


Dağlar hâlâ o günü taşıyor sırtında.

Bir adam, son kez oğlunun saçını okşadı.

“ Korkma,” dedi,

“Birazdan döneceğim.”

Oğlan on iki yaşındaydı.

Gözleri hâlâ babasının gömleğindeki ter kokusunu arıyor. 

Kadınlar ellerini uzattı.

Parmak uçları kocalarına değemeden kaldı havada.

Son bir bakış, 

bir “Seni seviyorum”

yarım kaldı dudaklarında.



Sonra ayrılık geldi;

keskin, soğuk, kesin.

Erkekler sağa,

kadınlar ve çocuklar sola. 

Ormanda saklananlar

kendi nefeslerini bile duyamıyordu.

Bir genç,

annesinin eteğine yapışmış,

“Sus anne, geliyorlar” diye fısıldadı.

Ayak sesleri yaklaştı.

Sonra tek bir kurşun…

ve o fısıltı da sustu. 


Bir anne,

beş aylık bebeğini

kendi bedeniyle örttü.

Bebek ağladı.

Askerler duydu.

Anne, memesini verdi susturmak için,

ama süt yerine kan aktı.

Sabah olduğunda

bebek de, anne de

aynı çukurun içindeydi. 


Hayatta kalan bir kız çocuğu

hâlâ anlatıyor:

“Babamın ayakkabıları

çamurun içinde kaldı.

Onu sürükleyerek götürdüler.

Dönüp bir kez daha baktı bana.

Gözleri ‘Affet’ diyordu sanki.” 


Yirmi yıl sonra

bir kadın,

toprağın altından çıkan

kocasının kemiklerini

kucakladı.

“İşte buradasın,” dedi,

“nihayet buldum seni.”

Sonra mendiliyle

o kemikleri sildi usulca,

bebekken yaptığı gibi. 


Potocari’de her On bir Temmuz

mezar taşlarının arasında

rüzgâr eser.

İsimler okunur bir bir:

Elvir, Admir, Muhamed,

Fatima, Hanifa, Zuhra…

Her isim okunduğunda

bir anne,

daha da çöker.

Bir eş,

daha da ağarır saçları. 


Bir dede,

torununa göstermeye çalışır

oğlunun fotoğrafını:

“Bak, işte baban.

Çok gülüyordu.”

Torun sorar:

“Neden hiç gelmiyor?”

Dede susar.

Suskunluğu

tüm Srebrenica’dan ağırdır. 


Bu anılar toprakta değil,

bizde yaşıyor.

Her gece

birileri rüyasında

“Anne, su ver” diyor.

Her sabah

birileri uyanıyor

boş bir yastıkla. 


Srebrenica,

sen sadece tarih değilsin.

Sen hâlâ yaşayan,

hâlâ kanayan,

hâlâ “Neden?” diye soran

bir yarasın. Ve biz,

o yarayı taşıyanlar,

unutursak

kendi insanlığımızı da

toprağa gömmüş oluruz. 


Dağlar o günü saklıyor hâlâ,

ama artık daha sakin bir sessizlikle.

O yaz,

gölgeler uzadı,

insanlar ayrıldı.

Bazıları ormana,

bazıları toprağın altına. 


Erkekler son kez arkalarına baktı.

Kadınlar çocukları kucağında,

yürüyüş başladı.

Birkaç kelime,

birkaç bakış

yeterince veda olabildi mi,

bilinmez. 


Ormanda saklananlar

kendi kalp atışlarını dinledi uzun uzun.

Bazıları kurtuldu,

bazıları kurtulamadı.

Sabah olduğunda

toprak yeni hikâyeler yazmıştı. 


Yıllar sonra

beyaz mezar taşları dizildi Potocari’ye.

Her taş bir hayatı hatırlatıyor;

gülmüş, koşmuş, hayal kurmuş birini. 

Anneler hâlâ geliyor her yıl.

Ellerinde çiçekler,

gözlerinde derin bir sükûnet.

Fotoğraflara bakıyorlar usulca,

“İşte oğlum,” diyorlar,

“İşte kocam.”

Ve biraz gülümsüyorlar,

acıyla karışık bir sevgiyle. 


Bir kız çocuğu büyüdü,

şimdi kendi çocuğuna anlatıyor:

“Babam çok güçlüydü,” diyor,

“ve çok severdi bizi.”

Sözcükler hafifliyor zamanla,

ama izi kalıyor. 


Srebrenica,

artık sadece bir acı değil.

Bir hatırlama yeri.

Bir ders.

Bir sessiz davet:

Bakın, 

Rüzgâr estiğinde mezar taşlarının arasında

hafif bir huzur dolaşıyor.

Sanki orada yatanlar

“Biz buradaydık,” diyor,

“siz devam edin.” 


Dağlar sessizce yutkundu o yaz.

Bir “güvenli bölge” diye ilan edilmiş,

mavi miğferler altında bekleyen umut,

bir anda çöktü.

Rüzgâr, toz ve korkuyla doldu sokaklar. 

Erkekler sıraya dizildi.

Bazıları hâlâ çocuktu,

sakalları yeni terlemiş.

Adlarını sordular,

sonra adlarını unuttular.

Kurşunlar, bir ritim tutturdu toprağa;

her atışta bir hayat eksildi.

Toprak kırmızıya kesti,

nehirler bile utandı akmaktan. 


Kadınlar bağırdı,

sesleri dağlara çarpıp geri geldi.

Çocuklar annelerinin eteğine sarıldı,

ama etekler yetmedi.

Binlerce beden,

ormanların kuytularına,

derelerin kenarlarına,

toprağın derin yarıklarına gömüldü.

Kimisi hâlâ nefes alıyordu

toprağın altında. 


redfer


Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
5 (2 oy)

Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler

  • Yorumlar 2
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com
Potocaride Beyaz Mezar Taşları

Potocaride Beyaz Mezar Taşları

redfer redfer