Potocaride Beyaz Mezar Taşları
Srebrenica, senin adın artık bir bıçak gibi
saplanıyor göğsüme.
O yaz,güneş bile utandı doğmaktan.
Mavi gökyüzü altında
binlerce dua yarıda kesildi.
Erkekler, babalar, oğullar…
hepsi aynı anda
umutlarını toprağa bıraktı.
Kurşun sesleri
bir ninni gibi değil,
bir cehennem korosu gibi yükseldi.
Ve anneler…
Ah anneler…
Onların çığlığı
dağları yardı,
ama kimse duymadı.
Kucaklarında kalan son çocuklarını
göğüslerine bastırdılar,
süt yerine kan verdi memeleri.
“Sus!” dediler,
“Ses çıkarma yavrum…”
Ve yavrular sustu,
sonsuza kadar.
Bir kadın,
kocasının kanını eteğiyle silmeye çalıştı.
Bir diğeri,
oğlunun ayakkabısını
yirmi yıl sakladı yastığının altında.
Kokusu hâlâ orada,
toprak gibi,
kan gibi,
özlem gibi…
Gece, ormanda ağaçlar bile ağlıyor.
Yapraklar düşerken
fısıldıyor:
“Burada bir baba gömülü,
burada bir çocuk,
burada bir gelecek .”
Srebrenica,
sen sadece katliam değilsin.
Sen,
sevdiğini son kez koklayamadan gidenlerin
içinde çoğalan boşluksun.
Sen,
“Bir daha görüşürüz” diyemeden
ayrılanların
boğazında düğümlenen kelimesin.
Her mezar taşında
bir kalp atıyor hâlâ.
Her isimde
bir bebek ağlıyor.
Her sessizlikte
bir anne
“Keşke ben de ölseydim” diyor
Srebrenica’da yaşam devam ediyor…
çünkü birinin
onları hatırlaması lazım.
Gözyaşlarımız yeterince var hâlâ.
Acımız, yeterince büyük
Çünkü sen hâlâ oradasın,
toprağın altında,
gökyüzünde,
vicdanımızda…
kanayan,
kanayan,
kanayan…
Ve biz, yaşayanlar,
bu acıyı taşımak zorundayız.
Ta ki vicdanlarımız
Srebrenica kadar sessiz ve ağır
olana dek.
Dağlar hâlâ o günü taşıyor sırtında.
Bir adam, son kez oğlunun saçını okşadı.
“ Korkma,” dedi,
“Birazdan döneceğim.”
Oğlan on iki yaşındaydı.
Gözleri hâlâ babasının gömleğindeki ter kokusunu arıyor.
Kadınlar ellerini uzattı.
Parmak uçları kocalarına değemeden kaldı havada.
Son bir bakış,
bir “Seni seviyorum”
yarım kaldı dudaklarında.
Sonra ayrılık geldi;
keskin, soğuk, kesin.
Erkekler sağa,
kadınlar ve çocuklar sola.
Ormanda saklananlar
kendi nefeslerini bile duyamıyordu.
Bir genç,
annesinin eteğine yapışmış,
“Sus anne, geliyorlar” diye fısıldadı.
Ayak sesleri yaklaştı.
Sonra tek bir kurşun…
ve o fısıltı da sustu.
Bir anne,
beş aylık bebeğini
kendi bedeniyle örttü.
Bebek ağladı.
Askerler duydu.
Anne, memesini verdi susturmak için,
ama süt yerine kan aktı.
Sabah olduğunda
bebek de, anne de
aynı çukurun içindeydi.
Hayatta kalan bir kız çocuğu
hâlâ anlatıyor:
“Babamın ayakkabıları
çamurun içinde kaldı.
Onu sürükleyerek götürdüler.
Dönüp bir kez daha baktı bana.
Gözleri ‘Affet’ diyordu sanki.”
Yirmi yıl sonra
bir kadın,
toprağın altından çıkan
kocasının kemiklerini
kucakladı.
“İşte buradasın,” dedi,
“nihayet buldum seni.”
Sonra mendiliyle
o kemikleri sildi usulca,
bebekken yaptığı gibi.
Potocari’de her On bir Temmuz
mezar taşlarının arasında
rüzgâr eser.
İsimler okunur bir bir:
Elvir, Admir, Muhamed,
Fatima, Hanifa, Zuhra…
Her isim okunduğunda
bir anne,
daha da çöker.
Bir eş,
daha da ağarır saçları.
Bir dede,
torununa göstermeye çalışır
oğlunun fotoğrafını:
“Bak, işte baban.
Çok gülüyordu.”
Torun sorar:
“Neden hiç gelmiyor?”
Dede susar.
Suskunluğu
tüm Srebrenica’dan ağırdır.
Bu anılar toprakta değil,
bizde yaşıyor.
Her gece
birileri rüyasında
“Anne, su ver” diyor.
Her sabah
birileri uyanıyor
boş bir yastıkla.
Srebrenica,
sen sadece tarih değilsin.
Sen hâlâ yaşayan,
hâlâ kanayan,
hâlâ “Neden?” diye soran
bir yarasın. Ve biz,
o yarayı taşıyanlar,
unutursak
kendi insanlığımızı da
toprağa gömmüş oluruz.
Dağlar o günü saklıyor hâlâ,
ama artık daha sakin bir sessizlikle.
O yaz,
gölgeler uzadı,
insanlar ayrıldı.
Bazıları ormana,
bazıları toprağın altına.
Erkekler son kez arkalarına baktı.
Kadınlar çocukları kucağında,
yürüyüş başladı.
Birkaç kelime,
birkaç bakış
yeterince veda olabildi mi,
bilinmez.
Ormanda saklananlar
kendi kalp atışlarını dinledi uzun uzun.
Bazıları kurtuldu,
bazıları kurtulamadı.
Sabah olduğunda
toprak yeni hikâyeler yazmıştı.
Yıllar sonra
beyaz mezar taşları dizildi Potocari’ye.
Her taş bir hayatı hatırlatıyor;
gülmüş, koşmuş, hayal kurmuş birini.
Anneler hâlâ geliyor her yıl.
Ellerinde çiçekler,
gözlerinde derin bir sükûnet.
Fotoğraflara bakıyorlar usulca,
“İşte oğlum,” diyorlar,
“İşte kocam.”
Ve biraz gülümsüyorlar,
acıyla karışık bir sevgiyle.
Bir kız çocuğu büyüdü,
şimdi kendi çocuğuna anlatıyor:
“Babam çok güçlüydü,” diyor,
“ve çok severdi bizi.”
Sözcükler hafifliyor zamanla,
ama izi kalıyor.
Srebrenica,
artık sadece bir acı değil.
Bir hatırlama yeri.
Bir ders.
Bir sessiz davet:
Bakın,
Rüzgâr estiğinde mezar taşlarının arasında
hafif bir huzur dolaşıyor.
Sanki orada yatanlar
“Biz buradaydık,” diyor,
“siz devam edin.”
Dağlar sessizce yutkundu o yaz.
Bir “güvenli bölge” diye ilan edilmiş,
mavi miğferler altında bekleyen umut,
bir anda çöktü.
Rüzgâr, toz ve korkuyla doldu sokaklar.
Erkekler sıraya dizildi.
Bazıları hâlâ çocuktu,
sakalları yeni terlemiş.
Adlarını sordular,
sonra adlarını unuttular.
Kurşunlar, bir ritim tutturdu toprağa;
her atışta bir hayat eksildi.
Toprak kırmızıya kesti,
nehirler bile utandı akmaktan.
Kadınlar bağırdı,
sesleri dağlara çarpıp geri geldi.
Çocuklar annelerinin eteğine sarıldı,
ama etekler yetmedi.
Binlerce beden,
ormanların kuytularına,
derelerin kenarlarına,
toprağın derin yarıklarına gömüldü.
Kimisi hâlâ nefes alıyordu
toprağın altında.
redfer
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 2
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.