Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum AtışmaYENİ Online Üyeler
(0 oy)

Zülküf Amcanın Ameliyathanesi

Zülküf Amcanın Ameliyathanesi

Zülküf Amca’nın "Ameliyathanesi"

Yetmişli yılların Karadeniz’i… Rize’nin Kalkandere’ye yaslanan, sisin eksik olmadığı, dik yamaçlı, buram buram nem ve toprak kokan köyleri. Yol yok, iz yok; olan yol da zaten çamur deryası. Sağlık ocağı dediğin vizyon, televizyondaki ajans haberlerinden öteye geçmiyor. İşte öyle bir zamandı.


Günlerdir ağzımın içinde bir dinamit lokumuyla geziyordum. Kimseye belli etmiyordum; çünkü o yıllarda "dişim ağrıyor" demek, başınıza gelecek her türlü geleneksel işkenceyi peşinen kabul etmek demekti. Dişimi sıkıyor, acıyı içime gömüyordum. Ta ki o meşum sabah, erkenden kalkıp yer sofrasının etrafına dizildiğimiz ana kadar…


Binnet Ninem fırından yeni çıkmış sıcacık mısır ekmeğini sofraya koydu. Yanında yayık tereyağı, imansız peynir ve tüten çay. Sabah yemeği iştahla başladı. Ben de açlığın verdiği gafletle mısır ekmeğinden koca bir lokma kopardım. İşte tam o saniyede, amansız bir ağrı dişimden beynime doğru bir çivi gibi, hayır, paslı bir ray çivisi gibi saplandı!

"AAAAAAYYY!" diye bir feryat kopardım ki evin kedisi pencerenden dışarı uçtu.


Gayriihtiyari ayağa fırladım. Duramıyordum. Acı o kadar yoğundu ki ancak zıplayınca hafifleyecekmiş gibi köy odasının tahta tabanını dövmeye, bir yandan da sicim gibi ağlamaya başladım.


Dedem Yahya Reis, elindeki çay bardağını tabağına öyle bir vurdu ki kaşık havada takla attı: "Ula ne oldi fırtına mi kopti, ne zıplayisun uşak?!"

Binnet Ninem hemen dizlerine vurdu: "Vah başuma gelenler! Dişidur o dişidur! Deminden beru yanağuni tutayidi."

Ev halkı bir anda başıma üşüştü. Telaş son safhada. Tabii Karadeniz’de her kafadan bir ses çıkması kuraldır, hele mevzu sağlıksa herkes birer başhekim kesilir.

Dedem atıldı: "Durun! Tütün basayim, tütün uyuşturur!" Binnet Ninem karşı çıktı: "Ne tütünü ula, karanfil çiğnetsin! “Ha kuran çarpsın bendeki ağriyi bıçak gibi kesmişti!" Meryem Yengem mutfaktan koştu: "Kolonya geturdum, kolonyali pamuk koyun!"


Kimi öyle diyor, kimi böyle… Bildikleri ne varsa sırayla dişime uyguladılar. Önce tütün bastılar, ağzım tütün fabrikasına döndü. Üstüne kolonyayı bastıklarında, o tütünle kolonya birleşti, ağzımın içinde kimyasal bir reaksiyon başladı. Acı hafiflemek bir yana dursun, daha beter, daha şiddetli bir şekilde zonklamaya başladı. Beynimin içinde bir demirci ustası örse çekiç vuruyordu sanki.


Yola Çıkış ve Mahalle Ahalisi

Dedem Yahya Reis pencereden dışarı baktı, sonra bana döndü: "Bu boyle olmayacak. Kalkandere’ye veya Rize’ye inmek lazum ama ne vakit var, ne de kapida vasıta var. Patika yollar çamur, bu uşak merkeze varana kadar acıdan deli olur."

Ev halkı düşündü, taşındı. Nihayet o tarihi karar verildi. "Zülküf Amca’ya götüreceğiz."

Apar topar yola koyulduk. Önde heybetiyle Dedem Yahya Reis, arkasında yanağını tülbentle bağlamış, ağlamaktan helak olmuş ben… Bizimle birlikte meraktan ve biraz da maceradan geri kalmak istemeyen kuzenlerim Tufan ile İnci de takıldı peşimize.


Yolda yürürken acıdan iki büklüm olmuştum ama bizimkilerin çenesi durmuyordu. Tufan yanıma yaklaşıp fısıldadı: "Ömer , Zülküf Amca geçen hafta Muhtarın dişini çekerken kerpeten kaymış, adamın bıyığının yarısı gitmiş, doğru mu?" İnci hemen arkadan Tufan'ın kafasına vurdu: "Yalan söyleme Tufan! Bıyığı değil, az kalsın dili kopuyordu adamın!" "Yahu susun!" diye inledim, "Zaten beynim yerinden çıkıyor, bir de siz vurmayın!"


Tam o sırada patikada komşumuz Asiye Teyze belirdi, elinde çay makası: "Ooo Yahya Reis, nereye boyle telaşli telaşli?" Dedem durmadan cevap verdi: "Uşağın dişi durayi, Zülküf'e gidiyuruz." Asiye Teyze bana acıyarak baktı: "Vah vah... Ula uşak, Zülküf’e gideceğine yanağına kızgın kiremit koysaydınız ya! Kemikleri kururdu ne güzel." "Kiremit mi?" diye bağırdım acının arasında, "Asiye Teyze, zaten beynim pişmiş, bir de kiremit vurup tam kebap yapın beni!"


Yolun devamında okula giden çocuklara rastladık. Kara önlüklerini giymiş, çamurlu yolda neşeyle koşturuyorlardı. Beni yanağım bağlı görünce durdular. Sınıf arkadaşım hınzırca güldü: "Ooo, bugün okula gelmemek için iyi numara buldun ha! Biz orada matematik çözelim, sen burada yan gel yat!" "Ula ne yatması!" diye bağırdım, "Gelin yer değişelim, matematiği ben canı gönülden çözerim!"


Cami Önündeki Karşılaşma ve İstanbul Havadisleri

Tam caminin önünden geçiyorduk ki Kur'an kursu hocamız Mahmut Hoca ile yanında takım elbiseli, İstanbullu olduğu her halinden belli olan biri belirdi. Dikkatli bakınca gözlerime inanamadım: Ahmet Dayımın ortanca oğlu, Süleyman Hocaydı bu! İstanbul’dan yeni gelmişti.

Mahmut Hoca bizi durdurdu: "Yahya Reis, hayırdır, sabah şerifleriniz hayrolsun, bu ne celal?" Dedem "Diş, Mahmut Hoca, diş!" diye kestirip attı.


Süleyman Hoca beni görünce hemen öne atıldı: "Aaa, kuzen! Ne bu halin, ne oldu sana?" Yanağımı gösterdim, konuşamıyordum bile. Süleyman Hoca derin bir iç çekti: "Ah be güzel kardeşim... İstanbul'da olsan seni diş hekimine götürürdüm, koltuğa otururdun, bir iğne yaparlardı ruhun duymazdı. Burası ne böyle, Zülküf Amca'ya diş mi çektirilir?"


Sonra bana doğru eğildi, gözleri parladı: "Bak, İstanbul’dan yeni geldim. Annenin de babasının da sana çok selamı var. Durumları çok iyi, seni çok özlemişler. 'Oğlumuza iyi bakın, okusun' dediler. İnşallah yakında seni de İstanbul’a, yanımıza alacağız, orada beraber okuyacaksın, bu çamurlu yollardan kurtulacaksın."


Annemle babamın havadisini duymak içimi bir anlık ısıttı, acımı unutturdu. Süleyman Hoca elini ceketinin iç cebine attı. O zamanın parasıyla, desteyle gıcır gıcır paralar çıkardı. Aralarından öyle bir miktar ayırdı ki o dönemin köy şartlarında resmen bir servetti! Parayı zorla cebime tıktı.


"Al bunu kuzen," dedi, "İstanbul'dan harçlığın. Canın ne isterse alırsın. Dişini çektir, dönüşte bana uğra dondurma ısmarlayayım sana." Paranın ağırlığı cebimi doldurmuştu ama dişimdeki ağırlık hala beynimi kemiriyordu. "Sağ ol Süleyman Abi," diyebildim, "hele bir hayatta kalayım da..."


Zülküf Amca’nın "Ameliyathanesi"

Nihayet Zülküf Amca’nın evin önüne vardığımızda bizi kapıda hanımı karşıladı. Dedem seslendi: "Zülküf! Ha bu uşağın dişi oni öldüreyi, al kelfeteni de kurtar bizi bu azaptan!"


Zülküf Amca, uzun boylu, nasırlı elleri olan, tütün sarısı bıyıklı bir adamdı. Bizi içeri buyur etti. Evin odası bir anda ameliyathaneye döndü ama ne sterilizasyon var ne anestezi. Tek lüksümüz odadaki odun sobasının sıcaklığıydı.

Zülküf Amca bana baktı, "Geç otur bakayim şuraya uşak," dedi. Ortadaki tahta sandalyeye adeta bir idam mahkumu gibi oturdum.


O esnada Zülküf Amca duvardaki çividen asılı duran, ahırda veya tarlada kullanılsa sırıtmayacak büyüklükte, ucu kararmış, bildiğimiz demir kerpeteni (kelpeteni) eline aldı. Kerpeteni görünce Tufan arkamda kıkırdamaya başladı, İnci ise korkudan gözlerini kapattı.


Zülküf Amca kerpeteni havada bir iki kere "tık tık" diye sıktı, test etti. Sonra hanımına döndü: "Hanım, sen geç uşağın sağ koluna. Yahya Reis, sen de sol koluna geç, sıkı tutun. Bu uşak can havliyle tekmeyi vurursa beni pencereden aşağı atar."


İşte unutamadığım, hafızama kazınan o dehşet anı o zaman başladı. Dedem bir koluma yapıştı, Zülküf Amcanın hanımı diğer koluma. Öyle bir sıktılar ki kan akışım durdu.

"Aç bakayim ağzuni," dedi Zülküf Amca. Ağzımı açtım. Zülküf Amca içeriye kerpetenle hamle yaptı. Soğuk demir, sıcak ve iltihaplı dişime değdiği an acı katlandı. "Hah, yakaladum oni," dedi.


O saniyeden sonra zaman durdu. Zülküf Amca dişe asıldı, ben bağırmaya başladım: "AAAAAAGGGHHH! Bırak amcaaa!" Dedem yukardan bastırıyor: "Dur uşak, az sabret, erkek adam ağlamaz!" Tufan arkadan bağırıyor: "Ömer dayan, kökü geliyor! Bak Süleyman Abinin paraları düşün, acıyı unutursun!"


Zülküf Amca bir sağa yalpaladı, bir sola. Diş direniyordu, adeta kökleriyle çeneme tutunmuştu. Evin içinde bağırtılar, ağlamalar, dualar birbirine karıştı. Zülküf Amca en son "Ya bismillah!" diyerek bütün gövdesiyle asıldı.

ÇAAAT! diye bir ses çıktı.


Kurtuluş ve Kadim Gelenek

Ağzımın içinde bir hafifleme, hafif bir kan tadı ve peşinden gelen o muazzam rahatlama… Gözünü açtığımda Zülküf Amcanın kerpeteninin ucunda, canımı okuyan o devasa, çürük diş duruyordu.

Zülküf Amca alnının terini koluyla sildi, dişime bakıp güldü: "Ula bu diş değil, resmen gürgen köküymüş! Geçmiş olsun uşak."


Dedem kollarımı bıraktı, sırtımı sıvazladı. Ağlamam yavaş yavaş dinmişti ama hıçkırıklarım devam ediyordu. İnci korkuyla yanaştı: "Abi, gerçekten kurtuldun mu?" Başımı salladım. Cebimdeki paralara dokundum; artık acım bitmiş, geleceğe dair umutlarım ve cebimdeki zenginlikle keyfim yerine gelmişti.

Zülküf Amca dişi kerpetenden çıkardı, elime tutuşturdu. "Hadi bakayim," dedi, "şimdi usulü yerine getir."


Binnet Ninem de evden çıkarken tembihlemişti zaten. Karadeniz köylerinde adet böyleydi; çekilen diş evin damına fırlatılırdı ki yeni çıkan dişler o evin çatısı gibi sağlam ve dik olsun.

Bizim ufak kafileyle birlikte acıdan kurtulmanın verdiği hafiflikle eve doğru yürümeye başladık. Evin avlusuna girdiğimizde Binnet Ninem bizi kapıda bekliyordu.

Dedem gururla, "Halledildi," dedi, "Zülküf söktü aldi oni."


Ben elimdeki kanlı dişe baktım. Acısı gitmiş, geriye sadece tatlı bir sızı ve çocuksu bir gurur kalmıştı. Dedem arkamdan seslendi: "Haydi uşak, fırlat oni damın üstüne de kurtul tamamen!"


Dişi sağ elimle sıkıca kavradım. Evimizin yosun tutmuş, eski kiremitli damına doğru bütün gücümle fırlattım. Diş havada bir kavis çizdi ve tıkırtıyla kiremitlerin arasında kayboldu.


O gün o acıyı, o kerpeteni çok derinden hissetmiştik belki; ama dedemin kollarındaki o güveni, Süleyman Abimin getirdiği o güzel İstanbul müjdesini, cebimdeki o koca harçlığı ve köylünün o neşeli, samimi dayanışmasını da asla unutulmayacak bir hatıra olarak o damın üstüne, çocukluğumun en unutulmaz köşesine bıraktım.


70’li yıllarda Karadeniz’in, özellikle de Rize’nin köylerinde bırakın diş hekimini, sağlık ocağına ya da bir hemşireye ulaşmak bile büyük bir lükstü. Yol ve ulaşım şartlarının zorluğu, köyleri kendi içlerine kapalı birer dünya haline getiriyordu.


O dönemde birinin dişi ağrıdığında ya da çürüdüğünde bugünkü gibi randevu alıp steril bir kliniğe gitme şansı yoktu. Bu imkânsızlık, köylerde mecburi bir dayanışmayı ve geleneksel yöntemleri doğurmuştu:

Köyde eli yatkın, pensesi sağlam berberler veya yaşlı ustalar aynı zamanda köyün fahri diş hekimi olurdu. Çoğu zaman anestezi olmadan, babadan kalma usullerle ve dualarla o ağrıyan diş yerinden çıkarılırdı.


Diş çekim aşamasına gelene kadar ağrıyı dindirmek için karanfil ya da tütün basılır, bazen de bölgenin sert alkolleri veya kolonya ile dezenfekte edilip uyuşturulmaya çalışılırdı.


Durum gerçekten çok ciddi ve enfeksiyonluysa, o çamurlu yollar göze alınır, binbir zahmetle Rize merkeze ya da en yakın ilçedeki doktora gidilirdi. Köyden şehre inip o "ilaç kokulu" muayenehanelere girmek, dönemin çocukları ve hatta yetişkinleri için unutulmaz, biraz da ürkütücü bir hatıraydı.


O yılların yokluğu ve zorluğu, insanları acıya karşı daha dirençli yaparken, aradaki o sıcak komşuluk ve yardımlaşma bağlarını da benzersiz kılıyordu. 

İlyas Kaplan Redfer





Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)

Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler

  • Yorumlar 2
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com
Zülküf Amcanın Ameliyathanesi

Zülküf Amcanın Ameliyathanesi

redfer redfer