Padişahım Çok Yaşa 6 Bölüm İşte O Gün Bu Gündür Üzülürken de Sevinirken
PADİŞAHIM ÇOK YAŞA- 6. BÖLÜM- İŞTE O GÜN BU GÜNDÜR ÜZÜLÜRKEN DE SEVİNİRKEN DE İMAMA UYUYORUZ
1876 Yılının Kasım ayında V. Murat’ın Çırağan Sarayından kaçırılması girişiminden hemen sonra aynı yılın 19 Aralık tarihinde Padişah II. Abdülhamit, Mithat Paşayı Sadrazam yaptı.
Sadrazam Mithat Paşa da 23 Aralık 1876’da Osmanlı Devletinin ilk yazılı anayasası olan Kanun-u Esâsîyi ilan etti.
Kanun-u Esâsînin ilanı Dersim’in( Tunceli ) Çemişgezek ilçesinde ya da Ağrı’nın Diyadin ilçesinde veyahut Mardin’in Midyat’ında nasıl karşılandı bilemem ama İstanbul’da büyük bir coşku vardı. Ermeni, Rum, Yahudi ve Türklerin elit tabakası ve dahi basın sevinç içindeydi.
Bostancı’da bostan sulayan Hasan Emmi, Saraçhane’de saraçlık yapan Mehmet Dayı, Beykoz’da paça kaynatan pehlivan Satılmış, Mısır Çarşısında lokum satan Seyfullah Efendi ve sair sıradan aile reisleri şöyle çevrelerine bakındı ve gördüler ki herkes seviniyor, ‘’ Bu Kanun-u Esâsî iyi bir şey herhalde ben de sevineyim bari.’’ dediler sevindiler. Çocuklar, ev hanımları ‘’ Babamız- Kocamız sevindiğine göre biz de sevinelim bari, adamcağız yalnız başına sevinmesin, destek olalım.’’ dedi sevindiler. Karabaş, Tekir, Karakaçan, hatta burnundaki kancayla sokaklarda göbek atıp kocakarıların hamamda nasıl bayıldıklarının taklidini yapan Kocaoğlan bile ‘’ Sahibim sevindiğine göre ben de sevineyim bari’’ dedi ve sevindi.
Tekkeler, medreseler, hamamlar, şeyhler, müridleri ve imamlar, papazlar, kardinaller, hahamlar, sarıklılar, sarıksızlar, mollalar, fötr şapkalı- beyaz eldivenli zürefalar ( Zürafa değil efendim zürefa, yani zarif, kibar insanlar ) herkes mokunda boncuk bulmuş gibi bir sevinç ve mutluluk içindeydi.
Hiç kimsenin aklına ‘’ Ulan bu Kanun-u Esâsî neyin nesi, şunu bir okuyalım da anlayalım. ‘’ demek ve okuyup anlamak gelmedi.
İşte o gün bugündür hep imama uyarak üzülüyoruz. İmam üzülüyorsa biz de üzülüyoruz. İmam sevinç içindeyse biz de neşeye gark oluyoruz. Aynen bugün Çerçeve Yasaya sevindiğimiz ya da üzüldüğümüz gibi… İçinde ne olduğu bizi ilgilendirmiyor. Peşinden gittiğimiz liderimiz seviniyorsa biz de seviniyoruz, üzülüyorsa biz de üzülüyoruz. Tamamen otomatiğe bağlanmış vaziyetteyiz.
Neyse günlük siyasete fazla bulaşmadan devam edelim.
5 Şubat 1877’de Padişah II. Abdülhamit, Mithat Paşayı Sadrazamlıktan aldı. Bu hareket, padişahı tahta oturtanlar üzerinde adeta şok etkisi yarattı çünkü padişahı tahta oturtanların başında Mithat Paşa geliyordu.
Mithat Paşanın sadaretten uzaklaştırılmış olmasına rağmen 19 Mart 1877’de Osmanlı Devletinin ilk parlamentosu Dolmabahçe Sarayında açıldı ve göreve başladı.
Parlamento göreve başladı ama 115 Kişilik Meclis-i Mebusanın 69 Mebusu Müslüman Türk, 46’sı Gayrimüslimlerden oluşmaktaydı.
Kanun-u Esâsî neden ilan edilmişti? Daha fazla hürriyet için.
Parlamento niçin açılmıştı? Daha fazla hürriyet için.
115 Mebusun 69’u Türk 46’sı Gayrimüslim ise bundan âlâ hürriyet olur muydu? Olamazdı.
Ama Cléanthi Scalieri daha da fazlasını istiyordu. O bir Türk-Rum Bizans İmparatorluğu istiyordu. O sebeple de geçen bölümde de yazdığım gibi 15 Nisan 1877’de V. Murat’ı Çırağan Sarayından kaçırıp padişah ilan etmek gibi çılgınca bir teşebbüste bulundu ama başarılı olamadı.
Osmanlı Devleti Cléanthi Scalieri’nin çılgın girişimini henüz atlatmıştı ki epeydir beklenen bela geldi kapımızı çaldı ‘’Ben geldim.’’ Diye. Evet, 24 Nisan 1877’de Rusya, Osmanlı Devletine resmen Savaş ilan etti.
93 Harbi dediğimiz 1877-1878 Osmanlı Rus Harbinde Ruslar doğuda Erzurum- Aziziye Tabyalarına kadar geldi dayandılar. Burada onları Gazi Ahmet Muhtar Paşa ve Nene Hatun durdurmuş olsa da doğudaki pek çok topraklarımızı ele geçirmişlerdi.
Batıda Gazi Osman Paşa idaresindeki Türk ordusu, Plevne’de Gazi Osman Paşanın komutası altında oldukça mucizevi bir direnişe rağmen sonuçta yenilmiştik.
Ancak hani derler ya ‘’Kabahat pazara çıkmış, üzerine para verilerek satılmak istenmiş ama kimse almamış.’’ İşte o hesap savaştaki yenilginin sorumlusu Padişaha göre de, sadece padişaha karşı sorumlu olan hükumete göre de meclis idi ama meclise göre yenilginin asıl sorumlusu bizzat padişah ve hükumetti.
Padişah, meclisin hükumeti desteklememesinden şikayetçiydi, meclis ise padişah ve hükumetin beceriksizliğinden, basiretsizliğinden…
Neticede Padişah II. Abdülhamit, 13 Şubat 1878'de Kanun-u Esâsînin 35. Maddesinin kendisine tanıdığı hak ve yetkiye dayanarak parlamentoyu feshetti.
O 35. Madde şöyle diyordu günümüz Türkçesiyle:
Bakanlar kurulu ile meclis anlaşamazsa ve meclis kararında diretip tasarıyı tekrar reddederse; bakanları değiştirmek veya MECLİS-İ MEBUSANI FESHEDİP ( DAĞITIP) seçime gitmek padişahın yetkisindedir.
Evet, normalde padişah yeni seçimlere gitmek şartıyla parlamentoyu feshedebilirdi ama II. Abdülhamit’in yeniden seçime gitmek gibi bir niyetinin olmadığı çok çok belliydi. (Nitekim de tam otuz sene seçime meçime gitmedi. )
Biz içeride ‘’Ruslar karşısındaki hezimetin sorumlusu kim?’’ Diye tartışırken ve dahi bir taraftan da Bedirhanilerin başlattığı Kürt ayaklanması ile uğraşırken ( Aynı yıllarda Ermeniler de harekete geçmiştir. ) Rus orduları bugün İstanbul’un Bakırköy ilçesine bağlı Yeşilköy’e( Ayestefanos ) kadar geldiler.
3 Mart 1878’de Ruslarla, Osmanlı Baruthanesinin yöneticisi olan Ermeni vatandaşımız Ohannes Dadyan’ın köşkünde Ayestefanos Antlaşmasını imzaladık.
Ayestefanos Antlaşması, Osmanlı Devletinin 1774 Tarihli Küçük Kaynarca Antlaşmasından sonra imzaladığı şartları en ağır antlaşmaydı.
Osmanlı Devletinin yaşadığı bu ağır yenilgi üzerine bizim aydın tabakanın ve basınımızın Murad damarları kabardı yine.
‘’Aaaah ahhhh. Murad’ın günahıdır bu çektiklerimiz.’’ Demeye başladılar. ‘’Çok kısa sürede tamamen sağlığına kavuşmuş (!) olan sabık Padişah Murad tahtta olsaydı bu mel’anetler olmazdı. Ruslar mümkün müydü taa Aayestefanos’a kadar gelsin.’’ Yorumları yapılmaya başlandı. Haliyle böyle bir zamanda boş durmak olmazdı.
Boş durmak olmazdı ya ne yapılabilirdi ki?
Yapılacak şey gayet açıktı: Abdülhamit zaliminin(!) Çırağan Sarayına hapsettiği V. Murad’ı oradan kurtarmak ve II. Abdülhamit’i tahttan indirip onu tahta oturtmak.
Peki bunu kim yapacaktı?
Bunu bugün de yaşadığı yıllarda da ‘’ Sarıklı Devrimci ‘’ diye tanımlanan Ali Suavi ve 150 Kadar yoldaşı yapacaktı. Ne zaman? 20 Mayıs 1878’de, yani Ayestefanos Antlaşmasını imzalamamızın üzerinden iki buçuk ay kadar bir zaman geçmişken…
[ İlginçtir, bizim devrimciler sarıklıları pek sevmezler ama iki sarıklıyı çok sevmişlerdir: 1- Şeyh Bedrettin 2- Ali Suavi… Neyse, zevkler ve renkler tartışılmaz tabii ki. ]
Ha, unutmadan… Devam edecek.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 1
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.