Zamanın Sessiz Çığlığı
Gölgesi göğsünden önce düşüyor toprağa.
Beton blokların arasından sızan gün ışığı,
babanın avucunda donan son bisküviyi aydınlatıyor.
Çocuğun saçlarında gri bir un gibi duran enkaz tozu,
ve bir perdenin arkasında, akşam çayını karıştırırken
televizyondaki ölümleri sayan temiz parmaklar.
Sınırlar, haritacıların masasında mürekkeple değil,
kışın ortasında yalınayak koşan çocukların topuklarıyla çizilir.
Bir mendil kenarına işlenmiş solgun çiçekler,
haber bültenlerinin alt yazılarında kaybolurken,
ellerini sabunla yıkayıp masaya oturanlar;
hangi dilin altında sakladınız eski kelimeleri?
Ekranın camından sızan soğuk ışıkla
büyüttünüz evlerdeki dilsiz saksıları.
Vitrin camlarında parlayan ayakkabılar,
yan sokakta bir feryat koptuğunda kırılmıyor.
Kapılar kapanıyor, anahtarlar iki kez dönüyor kilidinde.
Sustukça ağırlaşan sessizlik,
boyunlarımızda biriken eski toz,
kimsenin konuşmadığı bir akşam yemeğidir şimdi.
Komşunun bahçesi yanarken içeri kaçanlar,
kendi mutfaklarında dumanı ilk gördüklerinde
gözleriyle ararlar hiç bakmadıkları gökyüzünü.
Oysa tavan çöktüğünde duyulan ses,
yıllarca biriktirilen sağır uykunun
kendi evinde çıkardığı son hırıltıdır.
Sabah ajanslarında çiğnenen bayat adalet lafları,
pazar yerinde tezgâhların arkasına dökülen çürükler gibi.
Kendi gölgesini bir kralın boyuyla ölçenler,
çoktan silindi eski defterlerin kenarından.
Geriye kalan sadece,
bir bardak suyun içindeki yapayalnız dalgalanma.
Kurtuluş, bulutların arkasından uzanacak beyaz bir avuç değil;
yıkıntının altında, diğerinin parmağını bulan tozlu eldir.
Yarın, bir başkasının takviminde yazmıyor.
İnsan, kendi dizlerindeki eski yaraya bakıp doğrulduğunda;
kader, bir duvar yazısı gibi
kendi tırnaklarıyla kazınır sert taşa.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 1
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.