Kandil Kervanının Işığı Ve Kutlu Bir Sima
Yetmişli yılların başı… Çayırlı köyü, sonbaharın ilk serinliğiyle ürperirken, o gün toprağın da göğün de üzerinde bambaşka bir neşe, tarifsiz bir telaş vardı. Mevlid Kandili’nin bereketi, elektrik yüzü görmemiş ahşap evlerin pencerelerinden taşarak bütün köyü sarmıştı.
Bizim evde orkestranın şefi her zamanki gibi dedem Yahya Reis ile Binnet ninemdi. Evin içi adeta bir arı kovanı… Amcamların hanımları, mutfakta hummalı bir gayretle tepsi tepsi yemekler pişiriyor, pişen her böreğin, her tatlının kokusu ahşap direklerin arasından süzülüp genzimizi yakıyordu. Biz çocuklar ise üstümüze giydirilen gıcır gıcır bayramlıkların içinde sabırsızlıktan yerimizde duramıyorduk.
İkindi ezanı okunduktan sonra vakit hızlanıverdi. Yahya Reis, heybetli sesiyle eve doğru seslendi: —“Kızlar, yemekler hazırsa kaplara koyun! Oruçlu komşular var, yolda yürüyen var, cami avlusunda nasibini bekleyen var. Kimse bu gece garip kalmayacak! Ahsen, çocukların üstünü başını bir daha kontrol et. Gaz lambalarının fitilini kesin, lükslerin pompasını iyice basın, gaz yağı eksik kalmasın!”
Dedem daha sonra biz çocukları etrafına topladı. Bakışlarında her zamanki sertliğin yerini tatlı bir babacanlık almıştı. Dizinin dibine çöktük: —“Bakın evlatlarım,” dedi. “Bu gece öyle alelade bir gece değildir. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Efendimiz’in (s.a.v.) dünyayı şereflendirdiği gecedir. Yolda yürürken edeple yürüyeceksiniz. Lüksü tutan eliniz titremesin, sesiniz yükselmesin. Bağırıp çağırmak, şakalaşmak yok. Dergâha varır gibi varacağız Cami-i Şerif’e.”
Güneş dağların arkasına çekilip karanlık Karadeniz’in dik yamaçlarına çöktüğünde, mucizevi bir manzara doğdu. Evlerden çıkan fenerler ve lüksler, patika yollarda birleşmeye başladı. Bir trenin vagonları gibi, dizi dizi insanlar… En önde dedem Yahya Reis ve bizim aile, arkamızda komşular. Yürüyüverdik patikadan aşağı.
Sonbahar rüzgârı gürgen yapraklarını hışırdatıyor, elimizdeki lükslerin cısırdayan ışığı, karanlığın ve doğanın o vahşi güzelliğini yararak ilerliyordu. Yolda her katılanla birlikte kervan büyüdü, koca bir orduya dönüştü. Kiminin elinde sepeti, kiminin elinde akşam açacağı orucunun azığı… Neşe dolu fısıltılar, dualar ve salavatlar rüzgâra karışıyordu. En az bir saat süren bu manevi yolculuk, gecenin zifiri karanlığında aydınlık bir nur yolu açmıştı sanki.
Cami avlusuna vardığımızda Kur’an Kursu talebelerinin kurduğu masalar karşıladı bizi. Her yere yayılmış lüks ışıkları, avluyu adeta gündüze çevirmişti. Akşam ezanı okunduğunda, herkes yanındakiyle azığını paylaştı, oruçlar açıldı. Huşu içinde kılınan akşam namazının ardından camide tatlı bir bekleyiş başladı.
Derken, kapıdan biri girdi…
Öyle bir eda, öyle bir heybet ki, anlatmaya kelimeler yetmez. Bembeyaz cübbesi, muazzam sarığı, yüzündeki o Yusufi tebessümle caminin içine bir güneş gibi doğdu. Gözlerinin içi gülüyordu. Fısıltılar yayıldı cemaat arasında: “Hüseyin Hoca geldi… Hüseyin Hocaefendi!”
Tüm Türkiye’nin tanıdığı, Kur’an Kursları Federasyonu Başkanı, vaaz verdiğinde camilere sığmayan on binleri arkasından sürükleyen Hüseyin Hocaefendi’ydi bu. Ve o gece, Çayırlı Köyü Camii’nin kürsüsündeydi.
Cami, kadın, erkek, çocuk, ihtiyar… Tek bir iğne atsan yere düşmeyecek kadar doluydu. Dışarıdaki avlu bile tıklım tıklımdı. Hüseyin Hoca kürsüye çıkıp o davudi, gür ve kadife sesiyle konuşmaya başladığında, koca camide adeta zaman durdu. Nefes bile alınmıyordu.
—“Ey cemaat-i müslimin!” diye başladı konuşmasına. “Siz bu gece buraya sadece bir cami kubbesinin altına toplanmaya gelmediniz. Siz bu gece, Sevgili’nin doğduğu ana şahitlik etmeye, O’nun ahlakıyla ahlaklanmaya geldiniz! Bakıyorum ellerinizde lükslerle gelmişsiniz. Ama asıl lüks, asıl ışık sizin göğsünüzdeki iman kalbindedir! Eğer o kalpte Yetimler Yetimi’nin sevgisi yoksa, bütün dünyayı aydınlatsanız yine karanlıktasınız demektir…”
Hocaefendi konuştukça kalpler eriyordu. Ağlayanların hıçkırıkları, gözlerinden yaşlar süzülen ihtiyarların ahları caminin ahşap tavanında çınlıyordu. Yatsı ezanına kadar süren o vaaz, bir nutuk değil, ruhlara dokunan manevi bir iksirdi.
Namaz vakti geldiğinde Hüseyin Hocaefendi mihraba geçti. O muazzam kıraatıyla, her ayeti ruhumuza nakşederek yatsı namazını kıldırdı. Namaz bittiğinde cemaat musafaha için uzun bir kuyruk oluşturdu.
Dedem Yahya Reis, elini sırtıma koyup beni öne doğru itti: —“Var git, amcazadenin elini öp,” dedi.
Sıra bana geldiğinde kalbim küt küt atıyordu. O dev gibi, heybetli adam eğildi, elimi tuttu ve diğer eliyle başımı okşadı. Yüzündeki o sıcacık tebessümle dedeme döndü: —“Yahya Reis! Bu çocuk benim halamın size emanetidir. Gözünüz gibi bakın ona. İlimden, edepten mahrum etmeyin. Bize halamızın mirasıdır,” dedi.
O an, Ahmet Dayımın oğlu Hüseyin Hocaefendi’nin o mübarek elini öpmenin ve başımdaki o sıcak dokunuşun gururu içime işledi.
Dönüş yolu yine aynı kervan, yine aynı lüks ışıklarıydı… Ancak bu kez dönüşümüz, gidişimizden çok farklıydı. İçimizde o geceden, o vaazdan, o duadan kalan öyle büyük bir manevi fırtına vardı ki; eve döndüğümüzde de, ertesi sabah uyandığımızda da ve hatta yıllar boyu o ışık hiç sönmedi.
İlyas Kaplan Redfer
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.