Çemberimde Yerim Bir
Sıradan bir gecede içimde kalan birkaç şeyden söz etmek istedim. Şöyle kalemimin ucunun değdiği yerleri biraz uzatmak, uzattığım yerlerin öylece kalmasından ibaret olan. Sonuca bağlanmadan, bağı çözme derdinde bulunmadan. Öylesine ya da öylece; bilemiyorum… Hatta olanda da olmayanda da uzatmak istediğim konu bu. Düşünüyorum da, insanı insan yapan; bir şey değil aslında. Ama çoğu şeylerin toplamının bir şey yapması meselesi. Yani sadece kendisi değil, kendini gördüğü her bir şey. İş, aş, arkadaş, aşk… İnsanları değiştiren olgular bunlar. Sıfırken bir, birken sıfır yapan. Ya kabına sığmayacak kadar büyüttüğü ya da kabından çıkmayacak kadar küçültmesiyle meşhurlaşan. Fakat insan işte bu! “Bir” geldik; üstünlük niye, kime?
Böyle zamanlarda kapana kısılmış hissetmekten çok, bir çemberin içine giriveriyorum. Bakıyorum etrafıma, insancıklarla dolu, dalga dalga. Sonra bakıyorum içime, yahu o çemberin tüm ağırlığı ya omuzlarımda ya kanatlarımda. İtsem hareketsiz, dokunsam uçacak… Sonra dank ediyor. O bütün hisleri uyandıran aslında benim kurduğum çemberin hikayesi! Belki de o, hislerin ta kendisi!
Hatırlıyorum, dünyaya geldiğimde konuşmayı öğreten onlardı, onları duydum da konuştum. Onlardan görmüştüm adım adım yürümeyi, onlarla hızlıca koştum. Onlar öğretmişti bir laboratuvar deneyini, bir yemeğin nasıl yapılacağını, bir arabanın nasıl kullanılacağını, bir mesleğin ehlini… Onlardan bildim yalan söylemeyi, onlarda fark ettim susmayı. Onlar verdi bana üzüntüyü, kızgınlığı, mutluluğu, heyecanı… Hatta bir kesim “İçinde vardı da canlandı.” bile dedi, vicdanımla muhasebe yapmam için, onlar yaptı.
Ben ne yaptım? E çember yaptım ya!
O çemberde seçim şansımın olmadığı bir yerden başladım; şans ya da şanssızlık kattım. Muhtaçlıkla yardımı, enayilikle fedakarlığı, acımayla merhameti, akılla haysiyeti bana sunduklarında ben de seçtim. Hoşuma gidenlerlerle dalgalandırdım çemberimi, kalabalıklaştım. Hoşuma gitmeyerek yaptığım her eylemle bulandırdım yerimi, yalnızlaştım. Yaşım kaç olursa olsun suçu üstlenemeyecek kadar ya çocuktum ya da görmek istemeyecek kadar umursamazdım. Ama her halukârda insandım. O hisleri uyandıranlar da sorumlu değildi ki beni uyutan o zamandan. Zaman öyle bir şey ki, kimi zaman serpiltir olgunlaştırarak kimi zamansa serpiştirir ordan oraya. Olanakları da unutmamak lazım; ya arayarak buldurur ya bulduğunu kabaca olduruverir. İnsan öyle bir şey ki, dişini tırnağına takıp tüm dünyaya hükmedecek güce sahipken varlığını hükümsüz bırakacak işleri de tırnak içine alabilir. Neden? Bir olma uğraşında olduğu için. Çemberinde bir, çemberiyle bir olmak için. Spinozanın monizmi gibi… “İnsanın doğanın dışında bulunan bağımsız bir varlık olmayıp tek ve sonsuz doğanın sonlu bir görünümü olması” gibi. Bütün olmakla bütünleşmeyi, düşünmekle yapmayı, ruhla bedeni ve anlatmakla anlaşılmayı dalgalar halinde hep o çemberde tutmak gibi.
Neyse ki sıradan bir gün… Yaz ayı; gökyüzünün gündüzleri güneş, geceleri yıldızları tepemizde. İki kelam ettik diye kaçmayacaklar ya! Ya da bir adım yaklaşmayacaklar… Olsun. Kaçırdığım kalem ucu, akıttığım mürekkep, çözemediğim ise düğüm olsun.
Tuğsel Karakırık
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.