Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum AtışmaYENİ Online Üyeler
(0 oy)

Bırakın da Ağız Tadıyla Kutlayalam Bayramımızı

Bırakın da Ağız Tadıyla Kutlayalam Bayramımızı

BIRAKIN DA AĞIZ TADIYLA KUTLAYALAM BAYRAMIMIZI 


* Bu yazı aslında ‘’PARMAKOS, SCAPEGOAT VE WHİPPİNG BOY’’Başlıklı yazının devamıdır ama yazıyı bundan böyle farklı farklı başlıklarla devam ettireceğim. 

*Bu sefer kaynaklarıyla yazalım ki itiraz olmasın.


************


Bugün 2 Eylül 2026 .  


Bundan tam 102 Sene önce Mustafa Kemal Paşa ve Türk ordusu Uşak ilimizi düşmandan temizlemiş ve Mustafa Kemal Paşa, Yunan karargahı olarak kullanıldığı için içi mavi-beyaz boyanmış olan Kaftancızadelerin iki katlı evine gelip beklemeye başlamıştı. ( Bugünkü Uşak-Atatürk ve Etnoğrafya Müzesi ) 


Artık Türk bayrağı çekilmiş olan evde Mustafa Kemal Paşa, Yunan orduları başkomutanı Trikopis’in esir edilip huzuruna getirilmesini bekliyordu ve 3 Eylül 1922’de o da gerçekleşti. 


Evet, 3 Eylül 1922’de Yunan Orduları başkomutanı Trikopis, Mustafa Kemal Paşanın huzurundaydı esir olarak.


Mustafa Kemal Paşa, General Nikolas Trikopis’i ayakta karşıladı ve ona ‘’ "Vicdanınıza karşı vazifenizi yaptıysanız, içiniz rahat olabilirsiniz! En büyük komutanların bile esir oldukları tarihlerde yazılıdır. Mesela size Napolyon'u gösterebilirim" diyerek teselli etmeye çalıştı ve sonra ayaktaki generale yer gösterdi: ‘’ Yorulmuşsunuzdur general. Buyurun oturun. ‘’


{Kaynaklardan sadece bazıları: 1-Halide Edip Adıvar, Türk’ün Ateşle İmtihanı, İstanbul 1962. 2-Askerî Tarih Belgeleri Dergisi, yıl:16 (Aralık 1967), sayı:62, belge no: 1409 -1412 -1413; yıl:31(Ağustos 1981), sayı:80, belge no:1776 -1777. 3-Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk, Cilt 2, Yay. Haz. Zeynep Korkmaz, Ankara 1984. 4- Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt 1, İstanbul 1945.İsmet İnönü, Hatıralar, 1. Kitap, İstanbul 1985.} 


******


Takvim yaprakları 3 Eylül 1922’yi gösteriyordu. Yani Mustafa Kemal Paşa’nın ‘’ Ordular ! İlk hedefiniz Akdeniz’dir ileri !’’ Emrini verdiği 1 Eylül 1922’nin üzerinden sadece 2 gün geçmişti. 


*Saltanat henüz kaldırılmamıştı. 

*Türkiye adlı bir devlet henüz yoktu.  

*10 Ocak 1921’de Büyük Millet Meclisi tarafından yapılan 24 Maddelik ilk anayasaya göre Mustafa Kemal Paşa hükumetin başıydı ama devletin başının kim olduğu bu anayasada yazılı değildi.

*Takdir edersiniz ki bir devletin anayasası sadece 24 Maddeden ibaret olamazdı. O sebeple Osmanlı Devletinin anayasası olan Kânun’u Esâsî hâlâ yürürlükteydi ve Kânun-u Esâsînin 7. Maddesi Şöyle diyordu:


HUKUK-U MUKADDESE-İ PADİŞAHÎ ( Padişahın kutsal hakları )


Burada padişahın pek çok kutsal hakkından bahseder ama ben sadece konumla ilgili olanı yazıyorum:


……………… Kuvve-i Berriye ve Bahriyenin kumandası ve harekat-ı askeriye ve ahkâmı…… Hukuk-u Mukaddese-i Padişahî cümlesindendir. (Yani Kara ve deniz Kuvvetlerinin kumandası( Baş komutanlığı) Padişahın kutsal Hakları arasındadır. 


Daha da açık yazayım mı? 


9 Eylül 1922 Tarihi itibariyle Düşmana karşı zaferi kazanan komutan Mustafa Kemal olsa da. Bu zafere biz ‘’ Büyük Taarruz ve Başkomutanlık Savaş ( ve zaferi ) desek de ordunun yasal olarak baş komutanı ( beğensek de beğenmesek de- kabullenmek zor gelse de kolay gelse de Padişah Vahdettin’dir. ) 



  


 


*****


Uşak’ın Yunan İşgalinden kurtuluşunun üzerinden sadece bir hafta geçmişti. 


Türk orduları 9 Eylül 1922’de Yunanlıların alev alev yaktıkları İzmir’e girdiler. Yani düşmanın yurttan kovulacağına / kovulduğuna artık hiç kimsenin şüphesi kalmamıştı. 


İşte o günlerde ülkemizde henüz oldukça genç bir yazar ve diplomat olan İtalya vatandaşı Piyetro Quaroni, kazanılan zafer ve sultan Vahdettin’in hissiyatını şöyle anlatıyor: 


“Türk ordusu, her semti alevler içinde yanan İzmir’e girmişti. Yunanistan’la yapılan harp, artık sona ermişti. Sultan’ın Ayasofya’da Türk kuvvetlerinin zaferini kutlamak için teberrüken ( hayırlı olması dilekleriyle ) mevlit okutacağı duyulmuştu. Bu, cidden düşündürücü bir haberdi. Zira Ankara Hükümeti, Sultan hakkındaki fikrini, ona karşı neler tasmim ettiğini( ne niyetler beslediğini ) artık gizlememekte idi. Buna rağmen Sultan, kendisini de devirecek olan kuvveti, zafere ulaştırdığından ötürü, Cenab-ı Hakka hamd edilmesini istiyordu.’’ 


{ Evet, İtalyan diplomata göre Sultan Vahdettin, zaferi kazananların kendisini tahttan indireceklerini bildiği halde onların zaferinden dolayı Allah’a hamd ediyordu. } 


‘’Büyük Camiye( Ayasofya) vardığım zaman hava kararmış, ge¬ce olmuştu. Ayasofya mü’minlerle dolup taşmakta idi. Büyük iç kapıdan girince, hemen loş bir yer seçip bir halı üstüne bağdaş kurdum. Bence Ayasofya’nın içi insan elinin yapabildiği şeylerin en güzellerinden biridir. 


Binlerce kandilden ruha sükûn veren tatlı bir ışık dökülüyordu. Mollalar, hafızlar sıra ile Kur’an okuyorlardı.


Mihrabın yanında, bu mü’minler kalabalığının önünde O( Sultan Vahdeddin ) , tek başına duruyordu. Başında gri bir kalpak vardı. İçine kırmızı çuha kaplanmış mavimtrak paltosunun yakaları cömertçe açılmıştı. 


……… Ulemadan bir zat mihrapta birkaç basamak yük-seldi. (..) Arapçanın bazen peltek, bazen sert seda verişini, Türk dilinin kıvrak ahengi takip ediyordu. Kulaklarım ara sıra bir kelimeyi fark edebiliyordu… Ama etrafımı saran halkın ne derece kendinden geçmiş ve alevlenmiş olduğunu hissediyordum.


Ve hutbe biter bitmez bu halktan korkunç bir haykırış yükseldi:

- ‘Kahrolsun gavurlar!’


Ve o anda kendimi bilhassa yalnız ve daha da fazla gâvur bulan ben, itiraf ederim, hiç utanmadan itiraf ederim ki, ben de, tıpkı onlar gibi gırtlağım yırtıla yırtıla haykırdım:

— ‘Kahrolsun gâvurlar!’

Namaz, mevlit ve dua bitince sert bir kumanda duyuldu. ( Majeste Sultan Ayasofya’dan ayrılıyordu. Yanımdan geçerken dikkat ettim:

Başını biraz sağına eğmiş, gözlerini hafifçe yummuş, dua okur gibi bir hali vardı. Dirsekleri hâlâ bükülmüş, avuçları hâlâ kıbleye doğru açıktı. Yüzü çok sararmıştı.”

 { KAYNAK: 1- Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu, Ordu ve Politika, İstanbul 1967, sayfa 367. 2- Gotthard Jaeschke, Türk Inkılabı Tarihi Kronolojisi, cild 1, Istanbul 1939, sayfa 135


Evet, daha bir kaç gün önce yüz dördüncü sene-i devriyesini kutladığımız 30 Ağustos Zaferinde bunları konuşacağımız yerde uzun zamandır olduğu gibi yine saçmasapan şeyleri konuşuyoruz. 


104 sene önce kazandığımız bir zaferi milletçe sevinç, coşku ve gururla kutlarken maalesef senelerdir olduğu gibi bu sene de araya parazit sesler, çatlak zurnalardan çıkan notasız cızırtılar, bed âvâzlar karıştı.


Bunlar çok değiller şükür. Çok olmasına çok değiller ama yine de sinek küçük olsa da mide bulandırıyor maalesef.


Bir tarafta ‘’ Madem Yunanlılarla savaştık o halde İngiliz’in, Fransız’ın, Anzak’ın ülkemizde mezarlıkları var da Yunan’ın neden yok? ‘’ Diye sorarak ‘’Büyük Taarruz ve Başkumandanlık Meydan Savaşı diye bir savaş yok ‘’ demeye çalışan ( Aslında açık açık diyen ) salaklar, öte taraftan ‘’ Vahdettin, İstanbul’un anahtarını kendi elleriyle İngilizlere teslim etti. Ülkeyi İngilizlere sattı.’’ Diyen salaklar arasında kaldık yine senelerdir olduğu gibi.  


Senelerdir olduğu gibi bu sene de bu salaklar ve asalaklar yüzünden bayramımızı doya doya kutlayamadık.


Bayram, büyük ölçüde birlik ve bütünlüğü sağlasa da çok küçük olan sinekler yine mide bulandırdı. Tabiatı sokmak olan akrepler –yılanlar yine zehirlerini saçtılar. 


Aslında bu bölümde yazmak istediklerimin yarısını bile yazamadım ama yazı o kadar uzadı ki, mecburen burada kesiyorum. Gelecek bölümde Mustafa Kemal Paşa ile Padişah Vahdettin’in ilk kez ru be ru ( yüz yüze) geldiği günden başlayacağım inşallah. 




Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)

Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler

  • Yorumlar 1
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com
Bırakın da Ağız Tadıyla Kutlayalam Bayramımızı

Bırakın da Ağız Tadıyla Kutlayalam Bayramımızı

Sami  Biber Sami Biber