Ergilik Destanı 1 2 3 Bölüm
Daha önce kısa şiir olarak yazmıştım şimdi ise 7 bölümlük bir hikayeye çevirdim.
Keyifli okumalar dilerim.
DEMİR VE SÜT
Altaylar’ın eteklerinde şafak, karlı zirveleri yavaşça kızıla boyarken Ak-Aba obası güne uyanıyordu. Keçeden otağların tepesindeki duman deliklerinden yükselen boz kokulu tezek dumanları, sabahın ayazında ince ipler gibi göğe uzanıyordu. Kısrakların kişnemelerine, az ötede deri yayıklarla süt döven kadınların türküleri ve kemik aşıklarla oynayan çocukların şen bağrışları karışıyordu. Burası huzurun, toprağa basan ayakların ve göğe çevrilen yüzlerin yurduydu.
Obanın ulu lideri Bilge Alp Ay-Tözü, otağının önünde durmuş bu manzarayı seyrediyordu. Üzerindeki kurşuni tüy kaplı kürkü, heybetli omuzlarını daha da geniş gösteriyordu. Yanından geçen yaşlı bir obalının sökülen çadır direğine omuz vermiş, ardından kışlık erzak çuvallarının paylaşımında adaleti gözetmek için saatlerce aksakallarla diz kırmıştı. Halkı ona baktığında sadece bir savaşçı değil, gölgesinde sığınabilecekleri ulu bir çınar görüyordu.
İçindeki bir huzursuzluğu dağıtmak ister gibi adımlarını obanın kenarındaki demirci ocağına doğru yöneltti. Yaklaştıkça, örse vuran ağır çekicin ritmik ve öfkeli sesleri kulaklarını doldurdu.
İçeride, genç kardeşi Karakurt vardı. Üst gövdesi çıplaktı; göğsünden süzülen terler, ocağın kor ateşi altında parıldıyordu. Elindeki ulu pusatın namlusunu korların arasından çıkarıp örsün üzerine koydu ve ağır çekici amansız bir hırsla indirdi.
*Çın! Çın! Çın!*
Karakurt o kadar sabırsız ve sert vuruyordu ki, kızgın çeliğin ucunda kılcal bir çatlak belirdi. Genç alp öfkeyle homurdanarak çekici yere fırlattı.
"Öfke çeliği sertleştirir Karakurt," dedi Ay-Tözü, sakin ama bas bir sesle ocağın gölgesinden çıkarak. "Ama sabır ona su verir. Sabırsız alp, cenk meydanında kendi kılıcının kırıklarında can verir."
Karakurt irkilerek ağabeyine baktı. Gözlerindeki o deli fişek, yerini mahcup ama hala hırslı bir bakışa bıraktı. "Zaman daralıyor gibi hissediyorum ağabey," dedi terini elinin tersiyle silerken. "Kılıcım hemen bitsin, kınından hemen sıyrılsın istiyorum. Sanki dağlar bizi bekliyor."
Ay-Tözü gülümsedi. Kardeşinin yanına gidip yerdeki ağır çekici tek hamlede kaldırdı. Karakurt’un elinden çatlak çeliği aldı, yeniden ocağın kalbine, korların arasına sürdü. Bekledi. Çelik tam kıvama gelip parlayana kadar sabırla izledi. Ardından örse koyup çekici hafif ama derinden gelen darbe ritimleriyle indirmeye başladı.
"Bak," dedi Ay-Tözü, çeliğe şekil verirken. "Demir de insan gibidir. Doğru zamanı beklemezsen kırılır. Sen bu obanın dövülen çeliğisin. Ben kırılmanı istemem."
Karakurt, ağabeyinin bu vakur duruşuna hayranlıkla baktı. Aralarındaki bu sessiz bağ, yaklaşan en amansız fırtınada bile yıkılmayacak bir kalenin temeli gibiydi.
GECE GELEN UĞULTU
Gün batıp da Altaylar karanlığın koynuna teslim olduğunda, Ay-Tözü içindeki o amansız darlıkla Ergence Ocağı’nın ortasındaki ulu ateşin başında yalnız başına oturuyordu. Henüz rüzgâr çıkmamıştı ama içindeki kadim uğultu büyüyordu.
Tam o sırada, alnındaki o kurt biçimli eski yara izi ansızın zonklamaya başladı. Derisinin altında erimiş bir demir yürüyor gibi kışkırtıcı bir acı yayıldı. Parmak boğumları heyecandan değil, içine doğan o buz gibi soğuktan beyazlaştı.
Ay-Tözü, yerinden kalkıp adımlarını obanın en yüksek ve tekinsiz yamacındaki Ak-Kam Börte'nin otağına doğru yöneltti. Otağın perdesini aralayıp içeri girdiğinde, genzini yakan yoğun bir ardıç ve çam tütsüsü kokusuyla karşılaştı. Otağın içi loştu; duvarlarda asılı geyik boynuzları ve titreyen ocak ateşi, etrafa devasa gölgeler düşürüyordu.
Ak-sakallı, ak cübbeli Kam Börte, gözleri kapalı bir halde bağdaş kurmuş oturuyordu. Başını kaldırmadan, "Geldin, Ay'ın özü," dedi derin, fısıltılı bir sesle. "Alnındaki kurt uyandı, bilirim."
"İçimde bir darlık var, Kam," dedi Ay-Tözü, ocağın kenarına çökerek. "Toprak soğuk ama altından bir uğultu geliyor. Bu neyin nesidir?"
Ak-Kam Börte, geyik derisinden yapılma kadim davulunu kucağına aldı. Geyik kemiğinden tokmağı davulun derisine ilk kez vurduğunda, otağın içindeki rüzgarsız hava sarsıldı. *Güm...*
Kam, kendi etrafında hafifçe sallanmaya başladı. Dudaklarından eski Türkçenin o tılsımlı yakarışları döküldükçe, ocağın alevleri aniden mavileşmeye başladı. Kam’ın göz kapakları yukarı çekildi ve geriye sadece saf bir beyazlık kaldı. Transın içinden, dağların ruhunu andıran yabancı bir sesle konuşmaya başladı:
"Gök kilitlenecek Ay-Tözü... Yer altının dokuz kat zinciri paslanmış, tiran uykusundan uyanıyor. Erlik Han'ın zebanileri kan kokusu aldı. Bu toprağa ulu bir kan dökülecek, o kan göklerin kadim töresine harç olacak! Kulak ver... Sönmüş küllerin arasından doğacak olan, gecenin kalbini yırtacak!"
Ak-Kam Börte ansızın sustu. Tokmak elinden düştü ve derin bir nefes alarak öne doğru kapandı.
Ay-Tözü aldığı bu üstü kapalı uyarının ağırlığıyla otağdan çıktı. Gitme vakti yaklaşıyordu, ama o ne olursa olsun toprağını bırakmayacaktı. İçindeki huzursuzlukla otağına dönüp, zifiri karanlığın iyice koyulaşmasını beklemeye başladı."
ZAMANIN YIRTIĞI VE İLK SOLUK
Altaylar'ın sırtına çöken karanlık, daha önce görülen hiçbir geceye benzemiyordu.
Ergence Ocağı'nın ortasında harıl harıl yanan ulu ateş, rüzgâr henüz çıkmamışken aniden titredi, küçüldü ve sanki görünmez bir el tarafından boğulmuş gibi kapkara bir küle döndü.
Otağın kapısında dikilen Bilge Alp Ay-Tözü, elini ağır kılıcının kabzasına götürdü. Parmak boğumları heyecandan değil, içine doğan o kadim uğultunun getirdiği buz gibi soğuktan kireç gibi beyazlaşmıştı. Alnındaki kurt biçimli yara izi seğiriyordu.
Bu iz, ona çocukken Altay'ın sarp kayalıklarında göğüs göğse çarpıştığı bir dağ kurdundan miras kalmıştı ve ne zaman büyük bir tehlike yaklaşsa sızlardı. Şimdi ise adeta yanıyordu.
— Zaman çatırdıyor... diye fısıldadı Ay-Tözü, gözlerini zifiri gökyüzüne dikerek.
Göğün kanlı kubbesi kilitlenmişti. Ayın sinsi alazı sönmüş, yıldızların şavkı karanlığın amansız pençesinde boğulmuştu. Derken, en uzaktaki kayalıklardan dağları ve taşları sarsan, toprağın bağrını ikiye yaran ulu bir kükreme duyuldu. Gök Tanrı öfkelenmişti.
Otağın perdesi hızla açıldı ve içeriye genç, soluk soluğa bir alp girdi. Bu, Ay-Tözü'nün küçük kardeşi Karakurt'tan başkası değildi. Gözlerinde öfke ve amansız bir sabırsızlık yanıyordu.
— Ağabey! dedi Karakurt, sesi bir fırtına öncesi sessizliği gibi basitti. Yer altının mühürlü bekçileri kayaların yarıklarından sızıyor. Toprak... toprak katran ve irin kusuyor!
Ay-Tözü sakin bir güçle kılıcını kınından sıyırdı. Çeliğin üzerindeki Altay tamgaları, gecenin zifirinde hafif bir gümüş ışıkla parıldadı.
— Korku bu ocağa giremez Karakurt, dedi ağabeyi, elini genç adamın omzuna koyarak. Biz etten ve kemikten birer kaleyiz. Toprağın harcına yeniden karılacak göklerin kadim töresi varsa, o harç bizim kanımızla yoğrulur.
Dışarı çıktıklarında manzara dehşet vericiydi. Dokuz kat yer altı zangır zangır titriyordu. Erlik Han, bin yıllık kışın zifiri uykusundan uyanmış, gururun ve nefretin tunç sesiyle yeryüzünü lanetliyordu.
Kurt gövdeli, yılan dilli iblisler ordular halinde vadinin etrafını sarmıştı. Kurtlar bile bu amansız zebanilerin ulumasından korkup en derin mağaralara sığınmıştı.
Obanın kadınları çocuklarını göğüslerine sıkıca bastırmış, yaşlılar ise Ak-Kam Börte'nin otağına doğru yönelmişti. Ama kırk obanın erleri; ellerinde pusatları, gözlerinde ölümün soğukluğuyla Ay-Tözü'nün arkasında kenetlendi. Kırk yiğit, rüzgârda dalgalanan kurt başlı bayrakları açtı.
Ay-Tözü öne doğru ilk adımını attı. Karşısında, katran bağrından fırlayan ilk kara atlı belirdi. İblisin gözleri alev kırmızısıydı, elinde ise paslı ve eğri bir tırpan tutuyordu.
— Dayanın ey alplar! Toprağı sakın bırakmayın! diye haykırdı Ay-Tözü.
Sesi Altay'ın sarp kayalarında yankılanırken kılıcını savurdu. Ağır çelik havayı yırtarak iblisin omzundan girdi ve onu ikiye böldü. Sıçrayan katran rengi al kan, karlı toprağı cızırdatarak yaktı.
— Ataların kemiği sızlamaz bu topraklarda! Bu savaş ya sonsuz ölümümüzdür ya da yeniden doğan kutumuz!
Bin atlının toynak sesleri dağları inletirken çelik çeliğe çarptı. Gökyüzü sanki bu kıyıma dayanamıyormuş gibi kızıl, kanlı damlalarla ağlamaya başladı. Katran rengi duman vadiyi bürüdü, göz gözü görmez oldu. Ve karanlık ordular dalga dalga, çığ gibi gelmeye başladı...
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.