Ergilik Destanı 4 5 Bölüm
ALTAY'IN ÇIĞLIĞI VE AY-TÖZÜ'NÜN KANI
Vadinin üzerindeki katran rengi duman, cenk meydanını boğucu bir karanlığa gömmüştü. Nefes almak, kızgın pürüzlü demir parçalarını yutmak gibiydi.
Tam o esnada, yer altının bin yıllık tunç kapıları büyük bir gürültüyle, kütürdeyerek yırtıldı. Toprağın derinliklerinden yükselen o muazzam sarsıntı atları ürküttü; taylar çığlık çığlığa kişneyerek dizlerinin üzerinde çöktü.
Yarığın içinden yükselen devasa gölge, Altaylar'ın sırtında derin bir yara açarak gökyüzünü kapladı. Bu, yedi başlı ejderha Kül-Tay'dı. Yaratık, kırk ayrı ağzından fışkıran alevleri cenk meydanına kustu.
Gökyüzündeki güneş, bu alev denizinin ardında adeta batıp söndü. Bir anda etrafı yanık ot, eriyen pusat ve kavrulan et kokusu bürüdü.
Cenk meydanı artık yalnızca askerlerin çarpıştığı bir yer değildi; kemiklerin, etlerin ve sıçrayan balçığın birbirine karıştığı bir cehennem kazanına dönmüştü. Yer ile Gök, tırnak tırnağa kenetleşmişti.
Ay-Tözü, yanan toprağın üzerinde adımlarını sabitledi. Çizmeleri eriyen karların ve kızgın çamurun içinde yalın ayak kalmışçasına yanıyordu. Kül-Tay'ın ilk kafasından püsküren alev dalgası tam üzerine geldiğinde, gümüş işlemeli kalkanını siper etti.
Metal, devasa bir çatırtıyla paramparça oldu; sol omuz başındaki zırh perçinleri eriyerek tenine yapıştı. Acı damarlarında bir zehir gibi gezindi ama bilge alp bir adım bile gerilemedi.
— Geri çekilmeyin! diye kükredi Ay-Tözü, sesindeki acıyı öfkesiyle bastırarak. Arkadaki otağları koruyun! Çocukları vadinin ardına kaçırın!
İblislerin ordusu, taze kan kokusu almış aç bir kurt sürüsü gibi bilge alpın üzerine çullandı. Ay-Tözü, kalkanı olmadan, yalnızca ağır kılıcıyla bir fırtına gibi dönüyordu.
Çeliğin her savuruşunda zebanilerin katran rengi kanı karlı toprağa sıçrıyor, bastığı yerleri buharlaştırıyordu. Ancak hatlar artık yarık vermişti. Gökten kor ve alev yağıyordu. Genç alplar, daha ne olduğunu anlayamadan atlarından birer birer kanlı çamura düşüyor, feryatları fırtınanın kemik donduran uğultusuna karışıyordu.
Ay-Tözü'nün bedeninde derin yarıklar açılmıştı. Sol gözünün üzerine hücum eden sıcak kanı, kılıcı tutmayan sol elinin tersiyle sildi. Görüşü bulanıklaşsa da kavgayı bırakmadı. Başını göğe kaldırdı:
— Gök Tanrı! diye inledi, göğsü körük gibi inip kalkarken. Soyumuzu koru, Ergence'nin ateşini söndürme!
O anda Kül-Tay, üç devasa kafasıyla birden ileri atıldı. Ejderhanın dişleri arasından sızan alevler, bilge alpın gümüş zırhının son parçalarını da kavurarak küle çevirdi. Ay-Tözü'nün koca gövdesi, kan kaybının ve amansız sıcaklığın ağırlığıyla yavaşça dizlerinin üzerine çöktü. Toprak sarsıldı.
Yine de kılıcının kabzasını bırakmadı. İki eliyle kavradığı pusatı, göğün yüzüne doğru dik tuttu. Dişlerini sıkarak, karşısında beliren kara gölgeye baktı:
— Tanrı şahidimdir, bu toprak çiğnenmez! dedi son bir solukla.
Göz kırpma mesafesinde, yer altı tiranının buz kaplı kapkara mızrağı havayı yırtarak geldi. Ağır, karanlık metal, Ay-Tözü'nün göğüs kafesini delip geçti. Ulu alp, arkasındaki karlı dağlara son kez bakarak, devasa bir çınar gibi karlı toprağa devrildi.
O düştüğü an, cenk meydanının tam ortasında sağır edici, korkunç bir sessizlik koptu. Zaman durdu. Rüzgâr bile uğultusunu kesti. Ay-Tözü'nün göğsü yırtan o son çığlığı, dağların bağrında yankılanıp en tepedeki kutsal otağa ulaştı.
Umay Ana, bilge alpın son nefesini duydu. Analık şefkati masumlar için taş kesilirken, keçeden otağların dizildiği yamaçlara ak, koruyucu bir pus serpildi. Gökyüzünün yarıklarından gümüş renkli, kutsal bir nur aktı; düşen erlerin ruhları bu ışığa tutunarak acısızca Uçmak'a doğru süzülmeye başladı.
— Ağabey!...
Meydanın en derin bağrından, Ak-Aba Boyu'nun yeni başı ileri fırladı. Bu, bileği tunçtan dökülmüş Karakurt Alp'ti. Gözlerindeki deli öfke, etrafındaki zifiri karanlığı bile yakacak güçteydi.
Ağabeyinin düştüğü yere ulaştığında, yerdeki kanlı çamurun içinden Ay-Tözü'nün parçalanmış kalkanını kaptı. Göğsündeki acı, yerini amansız bir intikam ateşine bırakmıştı. Başını göğe kaldırarak kükredi:
— Ağabeyimin kanı yerde kalmayacak! Yemin olsun Gökyüzüne, yemin olsun toprağın altındaki atalara!
Dev kılıcını savurduğunda, havayı yırtan kapkara, yırtıcı bir ses yükseldi. Karakurt, içindeki korkuyu vahşi kurtlara yem edip doğrudan Erlik'in ordusunun ve Kül-Tay'ın üzerine yürüdü. Bastığı tunç toprak onun adımlarıyla titriyordu. Öz kılıcını öyle bir hırsla salladı ki, önüne çıkan ilk zebani sürüsünün başları tek bir hamlede gövdeden ayrıldı. Basıp geçtiği o kanlı izler, çağlar boyu soğumayacak bir intikamın patikasıydı artık.
Onun bu amansız şahlanışını gören kırk atlı, birer şimşek gibi gerilmiş bir yaydan fırladı. Karakurt'un kılıcı zifiri geceye bir yıldırım gibi çakıyordu. Her hamlesi, toprağa düşen bir yiğidin ahına verilen bir yanıttı.
Kül-Tay'ın devasa kafalarından biri ona doğru hamle yaptığında, Karakurt yana doğru esnedi ve kavisli bir vuruşla ejderhanın ilk kafasını uçurdu.
Kızıl ve zehirli kan göğe fışkırırken, ejderhanın acı çığlığı tüm vadiyi yardı. Yeniden cesaret bulan alplar, boyun eğmez yeni liderlerinin peşinden karanlığın kalbine doğru hücum etti.
— Karakurt! Karakurt! diye inletti obanın erleri ortalığı.
Umay Ana'nın döktüğü kut, her bükülen dize yeniden derman oluyordu. Zebaniler, hayatlarında ilk kez korkunun o buz gibi yüzüyle tanışıp gerilemeye başlamıştı.
Karakurt, kılıcından sızan kanı umursamadan gözlerini vadinin sonundaki kapkara yarığa, Erlik Han'ın yükselen gölgesine dikti. Şafak öncesi o kapkaranlık ayazda, cenk yeniden ve daha vahşi bir şekilde alevleniyordu...
KANLI MEYDAN VE AK-KAM BÖRTE'NİN KUTU
Cenk meydanı artık bir bataklıktı; can veren erlerin ve iblislerin kanı Altay'ın karlarıyla karışmış, atların toynaklarının kaydığı simsiyah bir balçığa dönüşmüştü.
Ancak Karakurt Alp durmuyordu. Ağabeyinin intikamıyla beslenen bedeni, yorulmak nedir bilmiyordu. Çeliği her savuruşunda, zebanilerin etten duvar ördüğü karanlık saflar ikiye ayrılıyordu.
Kül-Tay ejderhası, kalan kafalarıyla tıslayarak ona doğru hamle yaptığında, Karakurt öfkeyle haykırdı. Gövdesini yana doğru esnetip pusatını yukarıdan aşağıya doğru amansız bir güçle indirdi. Ağır çelik, ejderhanın ikinci kafasını da gövdesinden ayırdı.
Dev kafa gürültüyle çamura düşerken yeryüzü inledi; o ana kadar pervasızca saldıran iblisler, bu dehşet saçan gazap karşısında ilk kez ürkerek geri çekildi.
Fakat yer altının tiranı, ordusunun dağılmasına izin vermeyecekti. Vadinin en derin yarığından Erlik Han'ın gölgesi yükseldi. Kapkara asasını göğe doğru kaldırdığı an, bulutlar yarıldı ve cenk meydanının tam ortasına zifiri bir yıldırım indi.
Toprak, saklı bir kenz gibi büyük bir gürültüyle çatladı; açılan yarıklardan genizleri yakan, gözleri kör eden zehirli bir duman yayılmaya başladı.
— Dayanın! Nefesinizi tutun! diye haykırdı Karakurt, ama duman çoktan ön saflardaki alpları boğmaya başlamıştı.
Genç erler feryat ederek atlarından düşüyor, havayı soluyamadıkları için çırpınıyorlardı. Karakurt Alp, hırsla gözlerini yumdu. Ciğerlerini kavuran zehre inat, kılıcını körlemesine sallayarak dumanın kalbine doğru ilerledi.
Tam o sırada, cenk meydanının gerisinde, sarsılmadan duran bir karaltı vardı: Ak sakallı, bilge Ak-Kam Börte. Gözleri yaşlı ama inançla doluydu. Eğildi, karlı toprağın üzerinde henüz kurumamış olan Ay-Tözü'nün sıcak kanına parmaklarını daldırdı. O kutsal kanı önce kendi yüzüne, alnına sürdü; ardından geyik derisinden yapılma kadim davulunun üzerine nakış gibi işledi. Davul, ulu alpın kanıyla mühürlendi.
Ak-Kam, geyik kemiğinden yapılma ağır tokmağını havaya kaldırdı. İlk darbeyi vurduğunda çıkan ses, gök gürlemesini bile bastırdı. Davulun derisinden yayılan ritim, cenk meydanındaki her bir alpın kalp atışıyla eşitlendi:
Güm... Güm... Güm...
— Uyanın atalar! diye haykırdı Ak-Kam Börte, sesi bir fırtına gibi vadide yankılandı. Uyanın toprağın altında yatan kadim alplar! Göğsü demir, bileği tunç olanlar! Soyunuz kırılıyor, uyanın!
Kam, kendi etrafında üç kez döndü. Ak tüylü cübbesi rüzgârda savrulurken, ağzından dökülen şamanik yakarışlar, eski Türkçenin o tılsımlı, sert fonetiğiyle mühürlü geceyi dövdü. Davula her vuruşunda Altay'ın sarp kayaları yerinden oynuyor, devasa taşlar iblislerin üzerine devriliyordu.
Derken, zehirli dumanın içinde mucizevi bir hareketlilik başladı. Dumanın kapkara dalgaları arasından, parıl parıl parlayan mavi ışıklar süzüldü. Bunlar; yüzyıllar önce bu topraklarda can vermiş, Ötüken'in ve Altay'ın bağrında uyuyan kadim ataların ruhlarıydı.
Mavi ışıklardan siluetler, ellerinde hayalet pusatlardan oklar ve kılıçlarla belirdiler. Gökyüzü bir anda kızıla kesti, taylar bile bu kutsal güç karşısında saygıyla kişnedi.
Ak-Kam Börte durmadı. Geyik kemiğinden yapılma yayını sırtından indirdi. Sonsuz bir hırs ve inançla yayı gerdi. Kirişe yerleştirdiği okun ucunu, Ay-Tözü'nün kanıyla ıslatılmış kutsal deriye sürttü. Nefesini tuttu, gözlerini kırpmadan tüm varlığını Gök Tanrı'ya adayarak tetiği bıraktı.
Şımıvt!
Tılsımlı ok, Erlik'in zifiri fırtınasını, o zehirli dumanı bir şimşek gibi yararak uçtu. Doğrudan yer altının o açık duran, katran kusan devasa kapısındaki kilitli taşa çarptı. Kilit kütürdeyerek çatladı. Okun taşı vurmasıyla birlikte, etrafa yayılan mavi ışık dalgası zifiri karanlığı adımlarla geriye püskürtmeye başladı.
— Tılsım kapandı! Kapı mühürleniyor! diye bağırdı Ak-Kam, son gücüyle davuluna bir kez daha vurarak.
Yer altının kapısı kapanırken, Erlik'in ordusu feryatlarla, çığlık çığlığa o derin yarıklara doğru dökülmeye başladı. Kaçmaya çalışan zebanileri, çatlayan yer kabuğu devasa bir ağız gibi birer birer yutuyordu. Toprak, üstündeki pisliği temizlemek için son bir gayretle zangır zangır sarsıldı.
Karakurt Alp, yarılan toprağın hemen kenarında, devasa bir kaya gibi dimdik duruyordu. Kılıcından damlayan simsiyah iblis kanı, karlı toprağa değdiği an cızırdayarak buharlaşıyordu. Gözlerini kaçan zebanilere dikti:
— Erlik! diye gürledi, sesi dağları titretti. İninize dönme vaktidir! Bu toprakta size ekmek de yok, nefes de!
Kül-Tay'ın son kafası da Karakurt'un etrafındaki alpların ortak hamlesiyle gövdeden ayrıldıktan sonra gürültüyle yere devrildi. Gün doğarken zebaniler kaçışacak bir delik arıyordu. Alplar, kaçan son gölgelerin de üzerine hücum ederek meydanı temizledi. Vadide, kazanılan zaferin coşkusu ile yitirilen canların yası iç içe geçmiş, devasa bir uğultu halinde yükseliyordu.
Ak-Kam Börte, elindeki tokmak yere düşerken dizlerinin üzerine yığıldı. Ruhu ve bedeni tamamen tükenmişti, ama davulunun son sesi yer altının kapısını mühürlemeyi başarmıştı. Mavi ışıklardan oluşan ata ruhları, savaşı kazanan genç alpları selamlayarak yavaşça gökyüzünün sonsuz derinliğine doğru süzüldü.
Karakurt Alp, kılıcının ucunu Erlik'in hapsedildiği o kapalı yarığa doğru uzattı:
— Bu toprak bizimdir, gök bizim şahidimizdir!
Güneşin ilk altın ışığı, Altay'ın karlı tepesine dokundu. Zifir dağıldı, gece teslim oldu ak şafağa. Kanla kaplı meydan yavaşça aydınlanırken, Karakurt gözlerini Erlik Han'ın tamamen yıkılmamış olan o kırık, kara tahtına dikti. Savaşın son perdesi, o tahtın önünde açılmak üzereydi...
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.