Aynı Çatı İki Gökyüzü
Yan Yana Yaşamak
Aynı çatı altında, iki farklı gökyüzü geriliydi odada.
Kahvelerini ayrı desenli porselenlerde, birbirine benzemeyen tatlarla içerlerdi,
ama o odada büyüyen o sessiz ormanda dinlenirdi ikisinin de ruhu.
Birbirinin gölgesine basmamayı ince bir sızı gibi öğrenerek,
birbirini işgal etmek ya da bir boşluğu kapatmak için değil,
bu dünyada yan yana durabilmenin o asil ağırlığı için dokunurlardı tenlerine.
Gün gelir, birinin içi kapanırdı kendi sapağına, kendi kuyusuna;
diğeri ona duvarları örülmüş soğuk bir oda değil,
sınırları çizilmemiş, rüzgârı bol bir anlayış sererdi önüne.
Çünkü bilirlerdi o uzun, o dilsiz gecelerde:
Hakiki bir sevmek,
karşındakinin kendi içine çekildiği o sessiz uçuruma da hürmet duymaktı.
Biri yaprakları çevirirken bir kitabın kalbinde, diğeri camdaki yağmur izlerini sayardı.
Ayrı topraklardan beslenip, ayrı diklikteki patikalardan yürür,
günün sonunda o aynı, o mütevazı tahta masanın kokusunda buluşurlardı.
Birliktelikleri sönük bir ezber, zamanın paslandırdığı bir refleks değildi;
her şafak vakti, o masaya sıfırdan oturmayı seçen iki hür iradeydi.
---
Sığ Bakışların Gölgesinde
“Bu nasıl bir yangın?” diye fısıldadı o gürültülü, o kalabalık sokak,
“Ne bir mülkiyet senedi var ortada, ne hesap soruluyor kapı eşiğinde...
Bu kadar uçsuz bucsuz bir bozkırda, aşk nasıl tutunur?”
Oysa o perdeleri kapalı, o kör pencereler hiç anlamadı:
Sevgi, avuçta tutulan bir su sızıntısı gibiydi;
parmaklar kapandıkça kuruyan, açık kaldıkça derinleşen bir serinlik.
Dünyanın ezberi, adını koyamadığı her bağa mühür vurmaktı;
sınırları çizmek, adımları saymak, pencereleri demirlemek...
Onlar ise sadece yan yana durmanın o geniş coğrafyasını seçmişti,
gökyüzünün o mürekkep değmemiş mavisini birbirine bırakarak.
Ve bu sessiz hürriyet, ürküttü o dar tavanlı odalarda yaşayanları.
Çünkü hiç kimseye ait olmayan bir yakınlık,
kilitli kalplerin sarsılan o eski, o çürük rüyasıydı.
Ama onlar sadece sustu ve yürüdü;
dünya sağır da olsa, hakiki bir bağın tek şahidi zamandır.
---
Yollar Ayrılsa da
Bir gün, o ince yol ayrımının tam çizgisine vardılar,
ne zehirli bir kavga vardı havada, ne de kırık bir sitemin gölgesi.
Sadece önlerinde uzanan o toprak yollar,
artık ayrı ufuk çizgilerine doğru, birbirini incitmeden bükülüyordu.
“Git” diye bağırmadı biri öfkeyle,
“Kal” sızlanmasına da sığınmadı öteki.
Sadece gülümsediler o solgun, o turuncu ikindide;
çünkü anladılar ki eksilmek de bu hikayenin rengiydi,
göz göze gelinen o eski eşiği, başka bir mevsime devretmekti.
Vedalarını büyük cümlelerle, gürültülü tiyatro sahneleriyle yapmadılar,
tek bir bakışın, o derin, o dilsiz kuyusuna bıartan her şeyi.
“Senin gölgende büyüdüm, seninle genişledi göğsümün çeperi” dedi biri,
“Ve şimdi, kendi rüzgârımın peşinden gidiyorum.”
Ayrıldı gölgeleri o ikindi vaktinde,
limandan sessizce süzülen iki ayrı gemi izi gibi;
ama içlerinde silinmez bir patika kaldı;
birbirinin kanatlarını budamayan o hür kalplerin
o asil, o gürültüsüz vedası...
Ve belki çok sonra, bambaşka bir mevsimde,
hiç bilmedikleri bir coğrafyanın altında yeniden kesişir adımları.
Ama o gün geldiğinde de,
birbirini zincirlemek için değil, o eski yolu sessizce selamlamak için...
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.