Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum AtışmaYENİ Online Üyeler
(0 oy)

Camın İçinden Geçen Zaman

Camın İçinden Geçen Zaman

CAMIN İÇİNDEN GEÇEN ZAMAN


14 Eylül 2026, Beykoz


Dün Didem'le Beykoz Cam ve Billur Müzesi'ne gittik. Bizi buraya gelmeye teşvik eden Semra'ya daha önce görüştüğümüzde mutlaka gezmemizi söylemişti. İyi ki de söylemiş.


Daha müzeye girmeden önce yapıya şöyle bir baktım. Binanın görünüşünde bana bir ahır hissi veren bir şey vardı. “Burası bir zamanlar ahır olabilir mi?” diye düşündüm. Sonra merakıma yenilip araştırdım ve gerçekten de yanılmadığımı gördüm. Müze binası, 19. yüzyılda Abraham Paşa'nın Beykoz'daki arazisinde yaptırdığı yapılardan günümüze ulaşan tarihî bir ahır yapısıymış. Sonradan restore edilerek müzeye dönüştürülmüş. Kendi sezgimin tarih tarafından doğrulanması hoşuma gitti doğrusu. Bunu Didem'le paylaştığımda onun da annesiyle gurur duyması ayrı bir güzellikti. İnsan bazen böyle küçük anlarda çocuğunun gözünde yeniden büyüdüğünü hissediyor.


Müzenin bahçesindeki kafeteryaya oturduk önce. Hava serindi. Gökyüzünde kara bulutlar vardı; otomobilin camına birkaç damla yağmur bile düşmüştü. Ben reyhan şerbetimi yudumlarken Didem sıcak americano'sunu tercih etti. Bahçede, şemsiyelerin altında bir süre oturduk. Sonra müzeye girmek üzere kalktık.


İçeri girdiğimizde beni nasıl bir duygunun beklediğini elbette bilmiyordum.


Beykoz Cam ve Billur Müzesi'nin koleksiyonu, cam sanatının yüzyıllar boyunca geçirdiği değişimi izleyebileceğimiz büyük bir zaman yolculuğu aslında. Camın hikâyesi binlerce yıl öncesine uzanıyor. Kum, soda ve kireç gibi hammaddelerin ateşle buluşmasından doğan bu saydam madde, önce küçük süs eşyaları ve kaplar olarak hayatımıza girmiş; ardından cam üfleme tekniğinin gelişmesiyle bambaşka bir sanatın kapısını açmış. Kızgın camın bir borunun ucunda üflenerek biçimlendirilmesi, ustaya daha önce mümkün olmayan şekilleri verme özgürlüğü sağlamış. Böylece cam yalnızca kullanılan bir eşya değil, insan elinin ve hayal gücünün biçimlendirdiği bir sanat eserine dönüşmüş.


Bu sanatın Osmanlı'daki yolculuğu da oldukça eski. Osmanlı sarayında cam ustalarının izleri yüzyıllar öncesine uzanıyor. Fakat 19. yüzyılda Beykoz, camcılık açısından özel bir merkez hâline geliyor. Beykoz Cam ve Billurât Fabrika-i Hümâyûnu'nda renkli ve renksiz camlar, opal camlar, mine ve yaldızla süslenmiş eserler ve bugün çeşm-i bülbül adıyla tanıdığımız zarif camlar üretiliyor. Beykoz'un camcılık tarihinde böyle önemli bir yere sahip olması, bugün gezdiğimiz müzenin anlamını da daha başka bir yere taşıyor.


Müzenin içinde Selçuklu döneminden Osmanlı'ya, Memlük eserlerinden Avrupa cam sanatına kadar uzanan geniş bir koleksiyonla karşılaşıyoruz. Yüzyıllar önce bir ustanın ateşin karşısında biçim verdiği cam, bugün benim gözümün önünde, bir vitrinin içinde sessizce duruyor.


Kubadabad Tabağı'nın önünde durduğumda, bunun 13. yüzyıla, 1237-1246 yıllarına tarihlenen bir Selçuklu eseri olduğunu öğreniyorum. Serbest üfleme tekniğiyle yapılmış, mine ve yaldızlarla süslenmiş. Bir tabağın üzerinden yüzlerce yıl geçmesi ve bugün hâlâ bir vitrinin içinde bütün ihtişamıyla karşımda durması başlı başına büyüleyici.


Memlük kandillerine bakıyorum sonra. Bir zamanlar gerçekten ışık vermiş nesneler bunlar. Şimdi ise başka türlü bir ışık taşıyorlar. İçlerindeki yağın alevi sönmüş ama üzerlerinden geçen yüzyıllar onları başka bir biçimde aydınlatmış sanki.


Revzenler, Beykoz işi camlar, çeşm-i bülbüller, laledanlar, sürahiler, kadehler... Sonra Avrupa'da üretilip Osmanlı saraylarına ulaşmış cam ve kristal eserler çıkıyor karşıma. Baccarat, Moser ve Bohemya camlarının zarafetiyle Osmanlı sarayının zevki aynı vitrinde buluşuyor. Bazı eserlerde tuğralar ve saray hayatının izleri var. Camın yalnızca estetik bir nesne olmadığını, bir dönemin zevkini, zenginliğini, ilişkilerini ve yaşam biçimini de taşıdığını fark ediyorum.


Kristal piyano da müzenin en dikkat çekici eserlerinden biri. Bir piyano zaten kendi başına başka bir dünyanın nesnesi; kristalle buluştuğunda ise sanki müzik çalmaktan çok ışık saçmak için yaratılmış gibi duruyor. Sultan II. Mahmud'un renkli camlarla bezeli saltanat arabası ise başka bir ihtişamın karşılığı. Camın bir kadehten çıkıp bir saltanat arabasının parçası hâline gelmesi, ustaların bu malzemeyle neler yapabildiğini düşündürüyor.


Bütün bunları gezerken ise benim içimde başka bir şey oluyordu.


Bazı eserlerin önünde duruyor, uzun uzun bakıyor, sonra gözyaşlarımın aktığını fark ediyordum. Bunun neden olduğunu tam olarak anlayamıyordum. Birkaç kez kendimi sanki bir reenkarnasyonun içindeymişim gibi hissettim. Sanki daha önce hiç görmediğim bu eşyalara yabancı değildim. Bir kadehin biçimi, bir sürahinin rengi, camın üzerindeki bir desen bende garip bir tanıdıklık uyandırıyordu.


İçimden bir düşünce geçti:


Belki de bu eserlere bir zamanlar ben sahiptim.


Bunun gerçek olmadığını elbette biliyorum. Ama insanın duyguları her zaman aklın kurallarına uymuyor. Belki de mesele gerçekten başka bir yaşam değildi. Belki insan yaş aldıkça geçmişle arasındaki mesafe azalıyor. Kendinden önce yaşamış insanların kullandığı eşyalara baktığında, kendi belleğinde hiç yaşanmamış bir geçmiş bile bir yerlerden tanıdık gelebiliyor.


Belki ben o gün cam eşyalara değil, zamana bakıyordum.


Kumun ateşle buluşmasından doğan camın binlerce yıl boyunca insan elinde şekillenmesini, sonra bir evden saraya, bir sofradan vitrinin içine uzanan yolculuğunu izliyordum. İnsanlar gelip geçmiş, evler değişmiş, sofralar kurulmuş ve dağılmış, sarayların sahipleri değişmiş ama o camlar kalmıştı.


Belki de beni ağlatan buydu.


Bir zamanlar birilerinin elinde olan şeylerin bugün benden çok daha yaşlı olması...


Didem bu sırada bol bol fotoğrafımızı çekti. Ben de gördüğüm eserleri daha sonra yeniden izleyebilmek için video çekmeye başladım. Meğer müzede video çekmek yasakmış. Güvenlik görevlisi beni uyardığında bir anda mahcup oldum. Böyle bir yasak olduğunu fark etmemiştim. Fotoğraf çekilebildiği için video çekmenin de serbest olduğunu düşünmüştüm. Hemen bıraktım. Ben yüzyılların içine dalmışken, güvenlik görevlisinin nazik uyarısıyla yeniden bugüne döndüm.


Sonra müzeyi dolaşmaya devam ettim.


Ve her vitrinde başka bir zamanın içinde buldum kendimi.


Bu müzenin büyüsü yalnızca sergilenen eserlerden gelmiyor. Binanın kendisi de hikâyenin bir parçası. Bir zamanlar ahır olarak kullanılan tarihî yapı, bugün içinde yüzyılların camlarını taşıyor. Dışarıdaki koruluk, eski ağaçlar, müzenin bahçesi ve içerideki camların ışıkla kurduğu ilişki birleşince insan kendisini bugünün İstanbul'undan biraz uzaklaşmış hissediyor.


Ben de o gün, hiç yaşamadığım hayatların eşyalarına bakarak ağladım.


Belki de bazı müzeler insana geçmişi anlatmıyor.


Geçmişin içinde kendine bir yer bulduruyor.


Müzeden çıkarken içimde hâlâ o garip duygu vardı. Bizi buraya gelmeye teşvik eden Semra'yı düşündüm. Dün görüştüğümüzde “Mutlaka gezin,” demişti. Gerçekten de gezilecek bir yerden çok daha fazlasını bulmuştum burada. Ona teşekkür ettim.


Semra'yla tanışıklığımız Ankara ve Malkara günlerine kadar uzanıyor. Ama onunla ilgili başka bir hikâyem var; onu burada anlatmayacağım. Çünkü bazı insanların hayatımıza girişleri, tek bir anının içine sığmıyor. Onların hikâyesi başka bir günün sayfasını bekliyor.


Ben ise dün, Beykoz Cam ve Billur Müzesi'nin kapısından dışarı çıkarken bir kez daha anladım:


Bazen bir yere gitmek, bir yeri görmek değildir.

Bazen insan bir kapıdan içeri girer ve kendi geçmişinin hiç yaşamadığı bir odasından çıkar.


H. Çiğdem Deniz

Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)

Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler

  • Yorumlar 0
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com
Camın İçinden Geçen Zaman

Camın İçinden Geçen Zaman

çitlembik çitlembik