İstanbul'u Hissetmek
İSTANBULLU HİSSETMEK
14 Eylül 2026
Uzun zamandır güncelerimde okuduğum kitaplardan söz etmiyorum. Oysa bunu yapmaya başlamamın bir nedeni vardı. Biraz unutkanım ve okuduklarımın zamanla zihnimden silinip gitmesini istemiyorum. Hangi kitabı okuduğumu, bende ne bıraktığını, hangi duyguyu uyandırdığını yazmak istiyorum. Belki yıllar sonra kendi güncelerimi karıştırdığımda yalnızca kitabı değil, onu okuyan kendimi de hatırlayabilirim.
Uzun zamandır yarım kalmış bir kitabı, bu kez bir gayretle yeniden okumaya çalışıyorum: İnci Aral’ın Sadakat’ini. İstanbul’dan Balıkesir’e doğru yol alırken kitabın İstanbul’dan söz eden sayfalarına geldim. Sayfada anlatılan İstanbul, gençlik yıllarının, öğrenciliğin, yağmur altında yürüyüşlerin, Haliç’in, Sultanahmet’in, dar sokakların, öğrenci evlerinin ve o yılların kendine özgü kalabalığının İstanbul’u. Rock kasetlerinden ucuz kitaplara, sinemalardan kahvelere, gençlerin bir araya geldiği mekânlara kadar uzanan bir şehir anlatılıyor.
Ben de kitabı okurken kendi kısa süreli İstanbul ziyaretlerimi düşünmeye başladım. Çünkü İstanbul’u hiçbir zaman orada yaşayan biri gibi deneyimlemedim. Şehre geldim, gezdim, gördüm, bazen bir yerlere yetiştim, bazen bir yerlerde oturup etrafı seyrettim. Ama şimdi fark ediyorum ki bir şehri tanımak yalnızca sokaklarını bilmekle olmuyor. Gördüğün kadar duyduğun, kokladığın, dokunduğun, tattığın şeyler de o şehrin sende bıraktığı izlere karışıyor.
Üstelik bu gelişimde İstanbul’da kavilleştiğim arkadaşlarım da oldu. Böyle olunca insan, koca şehrin içinde kendine ait küçük bir yer edinmiş gibi hissediyor. Bir yerde “şurada buluşuruz” diyebildiğin insanlar varsa, o şehir sana biraz daha yakın geliyor. Ben de böyle olunca bir nebze kendimi İstanbullu hissettim. Arkadaşlarımdan ise daha sonra söz edeceğim; onların da bu İstanbul hikâyesinde kendilerine ait bir yeri var.
Didem de işe gitmeden önce beni yolcu etti. O yumuşacık yanaklarından doya doya öptüm. Duş almış olmasına rağmen saçlarına sinmiş sigara kokusunu çektim ciğerlerime. İçimden, “Keşke şu meretten bir an önce kurtulsa,” diye geçirdim. İnsan evladının kokusunu böyle içine çekerken yalnızca bir kokuyu saklamıyor sanki; özlemi, ayrılığı, gurbeti de içine çekiyor. Evlat kokusunun içinde özlem var, gurbet var.
Sonra otobüs İstanbul’dan uzaklaşmaya başladı. Yolculuğun ilk dakikalarında muavin üçü bir arada ikram etti. Üçü bir aradayı pek sevmem, bana fazla şekerli gelir. Buna rağmen peynir ve biber koyduğum sandviçimi onunla geçiştirdim. Bursa’dan sonra da soğuk çayımı yudumladım.
Didem’le arabada giderken Sertab Erener’in sesinden Lâl dönüp duruyordu. Sanki görünmez bir plak iğnesi aynı yere takılmış, şarkıyı yeniden yeniden başlatıyordu. Sezen Aksu’nun sözleri Sertab’ın sesinde akarken ben de o anın içine çekilmiştim. Bazı şarkılar yalnızca dinlenmiyor; insanın bir yerine yerleşiyor. Sonra bir gün birkaç nota, bir ses, bir koku yetiyor; geçmiş, hiç çağrılmamış gibi değil de zaten yanı başında bekliyormuş gibi çıkıp geliyor.
Yine gözlerim doldu. Boğazımda yutkunamadığım bir düğüm var. İstanbul’dan uzaklaştıkça biraz önce Didem’in yanında olduğumu, o yumuşacık yanaklarını öptüğümü, saçlarına sinmiş kokuyu içime çektiğimi düşünüyorum. Bir yandan da İnci Aral’ın kitabındaki İstanbul cümleleri zihnimde dolaşıyor. Yazarın İstanbul’u ile benim kısa ziyaretlerimde gördüğüm İstanbul birbirine karışıyor.
Belki de şimdi yaptığım tam olarak bu: İstanbul’u kendi beş duyumla yeniden hatırlamaya çalışıyorum. Gördüğüm İstanbul’u, duyduğum İstanbul’u, kokusunu, tadını, dokunduğu yerleri ve bende bıraktığı duyguyu bir yere kaydediyorum. Çünkü ben unutuyorum. Güncelerim de biraz bunun için var. Okuduklarımı, gördüklerimi, sevdiklerimi ve içimde bir düğüm bırakan vedaları unutmayayım diye.
Otobüs Balıkesir’e doğru ilerliyor. İstanbul geride kalıyor. Ama bazı şehirler insanın arkasında kalmıyor; içine yerleşiyor. İstanbul da galiba bende biraz böyle kaldı.
H. Çiğdem Deniz
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.