Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum AtışmaYENİ Online Üyeler
(0 oy)

Bir Kız Çocuğu Ve Bir Vefa Masalı

Bir Kız Çocuğu Ve Bir Vefa Masalı

BİR KIZ ÇOCUĞU VE BİR VEFA MASALI 


Her İstanbul’a gidişimde aklımdan Semra geçer. Bu kez onu yalnızca düşünmekle kalmayıp, yıllardır zihnimde dolaşan bu düşünceyi gerçeğe dönüştürmek istedim. Cep telefonumu elime alıp ismini arattım. Yoktu. İşte, zamanın bazı insanları nasıl sessizce hayatımızdan çekip çıkardığını gösteren küçücük bir kanıt daha… İsmi telefon rehberimden silinmiş, sanki yılların tozu arasında uçup gitmişti.


İlk aklıma gelen, Facebook’ta hâlâ takipleştiğimizi hatırlayıp oradan bir mesaj göndermek oldu. Gerçi bazen mesajlar görünmez, kaybolur gider ya; bu kez şans yüzüme güldü. Semra mesajımı görmüş ve hemen telefon numarasını yazmıştı. Hiç beklemeden aradım. Telefonun öteki ucunda, yıllar öncesinden tanıdığım o tanıdık, o içten sesi duyduğumda zaman bir anlığına yerinden oynadı sanki. Bazı sesler vardır, aradan kaç yıl geçerse geçsin insan onları ilk duyduğu anda tanır. Sesin içinde yıllar eskimez.


Malûm sorular soruldu. Nerelerdesin, neler yapıyorsun, hayat nasıl gidiyor… Sonra benim için bütün bu konuşmanın yönünü değiştiren o cümle çıktı ağzımdan: “Seni görmek arzusundayım.” Bazı sözcüklerin sihirli bir gücü vardır. İnsan onları söylediği anda yıllardır kapalı duran bir kapı aralanıverir.


Didoş’un eviyle Semra’nın çalıştığı okul birbirine pek yakınmış. Ah, ne büyük şans! İstanbul gibi koskoca bir şehirde iki insanın yıllar sonra yeniden buluşabilmesi için bundan daha güzel bir tesadüf düşünülebilir miydi?


Ertesi gün, okuldaki yoğun temponun ardından Semra beni almak için yola çıktı. Bizim navigasyon, yani Engin’in tabiriyle “Bacı”, bu kez yine iş başındaydı. Semra’nın ona ne ad verdiğini bilmiyorum ama belli ki İstanbul’un yollarında onu da bir hayli dolaştırmış. Dönme dolap gibi döndürmüş durmuş.


Telefonda konuşuyoruz ama benden yana pek bir fayda yok. Bilmediğim bu koca şehrin içinde bırakın yolu tarif etmeyi, bir adresi bile tarif etmekten âcizim. İstanbul’un sokakları benim için birbirine karışan kocaman bir bilmece. Ben yalnızca bekliyorum. Bir yandan Semra’yla konuşuyor, bir yandan da gözümü yola dikiyorum.


Neyse ki sonunda gri arabayı gördüm. Ön koltuktaki yerimi alırken içimden kocaman bir “oh” çektim doğrusu. Nihayet buluşmuştuk.


Semra yine yüzüne kocaman bir tebessüm kondurmuştu. Hiç değişmemişti. Yıllarını bu koca şehrin hengâmeli trafiğinde tüketip gitse de gülümsemeyi unutmamıştı. Tıpkı Fatmagül teyzem ve bütün akrabaları gibi… Bazı insanların yüzünde hayatın bütün yorgunluğuna rağmen eksilmeyen bir ışık vardır. Yıllar onları başka başka yerlere savurur, hayat yüklerini artırır, yollarını uzatır ama gülüşlerine dokunamaz.


İşte karşımda yine o Semra vardı. Malkara’da başlayıp Ankara’da perçinlenen dostluğun, yıllar sonra İstanbul’un kalabalığında yeniden karşıma çıkan hikâyesi…


“Nereye gidelim, aç mısın?” diye sordu Semra.


Daha arabaya biner binmez onun o tanıdık misafirperverliği kendini göstermişti. Ben İstanbul’un yollarında nerede olduğumu anlamaya çalışırken Semra çoktan benim aç olup olmadığımı, nereye gideceğimizi düşünmeye başlamıştı. Beden eğitimi öğretmeni olduğu için mi hâlâ böyle formda diye geçirdim içimden; yoksa genler mi? İnsan yıllar sonra karşısında eski bir dostunu görünce, farkında olmadan geçen yılları da tartıyor galiba.


Sonunda Cemile Sultan Korusu’na geldik. Güneş daha batmamıştı. Akşamın o güzel saatlerinde Boğaz’ın üzerine yayılan ışık, karşı kıyıdaki tepeleri ve İstanbul’un siluetini başka bir renge bürümüştü. Masamıza oturduğumuzda önümde yalnızca güzel bir akşam yemeği değil, yıllar sonra yeniden kurulmuş bir dostluk sofrası vardı.


Aman yarabbim, ne müthiş bir manzara!


Kendimi gerçekten özel hissettim. Çünkü bazen insanın kendisini özel hissetmesi için büyük sözlere ihtiyacı olmuyor. Birinin sizi yıllar sonra görmeye can atması, okulunun yoğunluğundan çıkıp sizi almaya gelmesi, “Aç mısın?” diye sorması ve sonra İstanbul’un böyle güzel bir köşesinde sizinle aynı sofraya oturması yetiyor.


Hislerim yine karşılığını bulmuştu. Sevgi denilen şey işte böyle anlamlı karşılıklarla yaşadıkça devam ediyor. Benimse Semra’ya bir vefa borcum vardı.


Çünkü bu akşam yemeğinin hikâyesi aslında İstanbul’da başlamamıştı. Bir pazar günü Ankara’da telefonumu açtığımda Semra’nın o sıcacık sesiyle söylediği, “Annem bende, seni görmek istedi,” cümlesiyle başlamıştı. Benim de hiç düşünmeden verdiğim “Hadi gelin,” cevabıyla…


O günlerde Didoş’un öğretmeniyle ilgili sıkıntılar yaşıyordum. Geceleri uykularım kaçıyor, biraz olsun içim geçer gibi olduğunda da sıkıntılı rüyalar peşimi bırakmıyordu. Erzincan’dan Ankara’ya taşınmıştık; hayatımızı baştan aşağı yeniden kurmaya çalışıyorduk. Yeni bir lojman, çocuklara yeni bir okul, Engin’e yeni bir iş yeri… Bunların ayrıntılarını elbette ilerleyen zamanlarda anlatırım. Şimdi dönüp bakınca, bütün o yeniden kuruluşun içinde benim kendimi ne kadar görünmez kıldığımı da söylemeden geçemeyeceğim. İçimi burkan büyük bir ayrıntı bu. Neyse, uzatmayayım.


Canımın içi kızımın geleceğinin böyle bir mesele yüzünden yara almasına izin mi verecektim? Okulunu mu değiştirmeliydik, yoksa öğretmenini mi, onu bile bilmiyordum. Üstelik hiç tanımadığım bir başkentte, kimin kapısını çalıp çare arayacağımı da bilmiyordum. İnsan bazen koca bir şehrin ortasında kendini ne kadar yalnız hissedebiliyor.


İşte tam o sırada Semra, Hızır gibi yetişti.


“Ne sıkıyorsun tatlı canını?” dedi. “Bizim okula alırız, pazartesi günü hemen kaydını yaptırırız.”


O cümleyi bugün bile unutamıyorum. Çünkü bazen bir insanın söylediği birkaç kelime, önünüzde kapkaranlık duran yolu bir anda aydınlatıveriyor. Semra o gün yalnızca bir okul kapısını açmadı bize; benim annelik endişemin içinden de bir çıkış yolu açtı.


İşte bir pazar günü çıkıp geldi kanatsız melek. Onunla birlikte, sanki peş peşe güzellikler de çıkageldi hayatımıza.


Bir kız çocuğunun geleceğini böyle inşa ettik.


Şimdi İstanbul’da, yıllar sonra karşılıklı otururken düşünüyorum da; bazı dostlukların kıymeti yıllar geçtikçe daha iyi anlaşılıyor. O gün Semra’nın belki de hiç düşünmeden söylediği o cümle, benim için yalnızca o günün sıkıntısını çözmedi. Bir çocuğun yoluna konan küçük ama önemli bir taş oldu. Bugün geriye dönüp baktığımda, vefanın bazen yıllar sonra bir akşam sofrasında karşınıza oturduğunu anlıyorum.


Şimdi yıllar sonra, güneşi İstanbul’un üzerine henüz indirmemiş bir akşamda, aynı dostluğun sofrasında oturuyorduk. Geçmiş Malkara’dan çıkıp Ankara’da perçinlenmiş, yolunu İstanbul’a kadar uzatmıştı. Bazı dostlukların haritası gerçekten de şehirlerle çizilmiyor; insanın içinde bıraktığı izlerle çiziliyor.


Semra, arabada annesi Azime Teyze’yi görüntülü aradı. Ekranda yüzü belirdiğinde beni görünce, “Hiç değişmemişsin,” dedi. Ak saçlarımı artık boyamadan, özgürce omuzlarıma bıraktığımı düşününce bu söz beni ayrıca gülümsetti. İnsan kendine her gün aynada baktığı için değişimini pek fark etmiyor galiba; başkasının gözünden gelen “hiç değişmemişsin” sözü ise yılların hesabını bir anda kapatıveriyor.


Ben de kızından miras kalmış o güleç ifadeyi taşıyan Azime Teyze’nin yüzüne baktım. Boyamaya devam ettiği saçlarına, eksilmiş birkaç dişinin arasından belirginleşen gülüşüne, yılların ince ince işlediği kırışıklıklarına… Ve bütün bunların arasından, gençliğinde sohbetine doyum olmayan o kadının zamanında nasıl bir güzelliğe sahip olduğunu zihnimde tasavvur etmeye çalıştım. İnsan yaşlanmış bir yüzün içinde, bir zamanlar orada duran genç kadını arıyor. Bazen gözler de yıllar kadar vefasız olabiliyor. Gözleri artık pek iyi görmüyor galiba; ilk anda beni çıkaramadı. Yine de o ses, o sıcaklık, o tanıdık hâl yılların ötesinden bana ulaşıyordu.


Yemeklerimizi yerken bu kez Semra kız kardeşi Selma’yı aradı. Selma ikinci evliliğini yapmış, Çanakkale’ye gelin gitmişti. Ekrandaki yüzünü görürken onun hikâyesini de düşündüm. İlk görüşmelerinde, “İşte evleneceğim kadın,” diyen adamla şimdi bir ömür sürüyorlardı. İçimden sessizce, “Bir ömür boyu mutlu olsunlar,” diye geçirdim. İnsan bazen başkasının hayatına yalnızca birkaç cümleyle dokunuyor ama yine de o insanların mutluluğunu kendi dileğine katıyor. Belki dostluk biraz da böyle bir şeydi; sevdiğin insanın hayatındaki insanları da kendi kalbinin küçük bir köşesine buyur etmek…


Sevgili güncem,


Şimdi düşünüyorum da, vefa kelimesinin İstanbul’da bulunan bir semtten ibaret olmadığını kim bilir kaç kişi benden önce düşünüp yazıya dökmüştür. Üstelik İstanbul’da bir Vefa semti var diye, insanın içindeki vefanın adresinin de orası olduğunu sanacak değiliz ya! Ben bugün Vefa’yı bir semtte değil, yılların ardından çalan bir telefonda, “Annem seni görmek istedi,” diyen sıcacık bir seste, beni almak için İstanbul trafiğine çıkan gri bir arabada buldum.


Belki de bazı kelimeler sözlüklerde yazan anlamlarından daha geniş bir hayat sürüyor. Vefa da onlardan biri. Bir adresi yok, bir durağı yok, navigasyona yazıp bulunacak bir koordinatı hiç yok. İnsan onu ancak yıllar sonra, hiç beklemediği bir anda karşısına çıkan eski bir dostun yüzündeki tebessümde buluyor.


Ben o akşam İstanbul’da bir semtten geçmedim yalnızca; Malkara’dan Ankara’ya, Ankara’dan bugüne uzanan bir dostluğun içinden geçtim. Geçmişin bazı yolları kapanmıyor demek ki. Aradan yıllar geçse, telefon rehberindeki isimler silinse, saçlar ağarsa, yüzlere zaman kendi imzasını atsa bile…


Vefa, insanın kalbinde adres değiştirmeden kalabiliyormuş.


11 Eylül 2026

H. Çiğdem Deniz 




Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)

Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler

  • Yorumlar 0
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com
Bir Kız Çocuğu Ve Bir Vefa Masalı

Bir Kız Çocuğu Ve Bir Vefa Masalı

çitlembik çitlembik