Görünmez Zimmet
GÖRÜNMEZ ZİMMET
9 Eylül 2026
Bugün Eylül’ün dokuzu. Didem, “Anneciğim, seni de götüreyim İstanbul’a,” dedi. Şimdi köprüden geçerken düşünüyorum da insan nasıl da kuş misali uçup konuveriyor başka bir kente, başka bir eve, başka hayatlara…
Bir sabah kendi evinde uyanıyorsun, akşamına bambaşka bir şehrin ışıkları altında buluyorsun kendini. Ardında bıraktığın sokaklar, evler, alışkanlıklar bir süreliğine uzaklaşıyor; önünde başka yollar, başka pencereler, başka hayatlar beliriyor. İnsan gerçekten de ömrü boyunca bir yerden bir yere kanat çırpıp konuyor.
Belki de hayat dediğimiz şey biraz bundan ibaret: Bazen kendi isteğimizle, bazen birinin “Anneciğim, seni de götüreyim,” demesiyle, bir başka şehrin kıyısına konuvermek.
Şimdi İstanbul’a doğru giderken köprünün üzerinde, iki kıtanın arasında, kendi hayatımın da böyle kaç kez yer değiştirdiğini düşünüyorum. Her konduğum yerde başka bir ben bıraktım; her havalandığımda da yanıma biraz geçmiş, biraz özlem, biraz merak aldım.
İstanbul’un ilk sabahına Didem’i işe göndererek başladım.
Dün akşam, devamlı alışveriş yaptığı manavdan aldığımız dolmalık biberlerin çekirdeklerini çıkarıp, diğer yandan soğanları doğruyordum. İşte yine ağlıyordum. İster istemez düşünceler alıp götürüyordu beni.
Vefat haberini aldığım günlerde Neriman Teyzemi aramak için elim telefona gitmedi. Ne elim değdi ne gücüm yetti. Nasıl konuşulurdu ki? Telefonda susarak, büyük bir suskunluğun içinde boğularak ona “Başın sağ olsun” diyebilir miydim?
Annemle beraber aynı mahalleye, az aralıklarla gelin gelen Neriman Teyze, on altısında bir çocuk gelin. Benimle yaşıt olan ilk kız çocuğu Figen’i toprağa vermiş. Şimdi yine bir evlat acısıyla yüzleşiyordu. Mustafa’nın ölümünden sonra onu aramak öyle kolay gelmemişti. İnsan böylesi bir acının karşısında telefonda ne söyleyeceğini bilemiyor. “Başın sağ olsun” demek yetmiyor, başka ne denir onu da bilmiyorsun.
Epey sonra aradım. “Kelimelerimi toplamaya güç bulamadığım için geciktim,” dedim. Zaten ağlamaktan doğru dürüst konuşamadık. Sonra telefonu kapattı, işi vardı. Zaten böyle zamanlarda ne çok işi olur insanın...
Annemin dostları benim için de hep bir şekilde hayatın içinde oldular. Annemle konuştuğumuzda sık sık birbirimize sorarız: “Onunla konuştun mu, aradın mı?” Sanki annemin dostları, annem tarafından bana görünmez bir zimmetle bırakılmış gibidir. Sanıyorum annem gibi ben de Neriman teyzeyi Didem’e zimmetliyordum. Daha önce Didem’le birlikte evine gittiğimizde birbirlerini çok sevmişlerdi. Bazı insanlar vardır, akraban değildir ama aileden sayılır. Neriman teyze de bizim için öyleydi.
Bu sefer tüm gücümü toplayıp onu tekrar aradım. Karşımdaki ses neşeden uzaktı. Sanki neşe bir zamanlar orada yaşamış ama sonra göç edip uzak diyarlara gitmişti. Sesi zor duyuluyordu. İçine kaçmış derler ya böyle konuşanların; öyleydi. Bir insanın sesinden acısını duyabilmek ne garip şeydi.
Görüşmek istiyordum ama işlerden bir türlü denk gelmiyordu. Dilek, kızını okuluna yakın bir eve yerleştirmeye çalışıyordu. Yeni ev, taşınma telaşı derken onların da işleri başlarından aşkındı. “Ne çok işleri vardır,” dedim kendi kendime. “Tamam,” dedim anlayışla. Yıllarca taşınan ben, taşınmanın ne demek olduğunu mu anlayamayacaktım?
Ertesi gün ben başka bir arkadaşımın gelinine uğramıştım ki Neriman teyze aradı. Anlaşılan görüşememiş olmamız onun da içine sinmemişti. Fakat yine zamanlamamız tutmadı. Didem ancak işten çıkınca beni alabilecekti. Bir türlü buluşamıyorduk. Neriman teyzenin ise bütün o acısına, işlerine ve yaşadığı sıkıntılara rağmen görüşmek için hâlâ çabalaması beni ayrıca düşündürüyordu.
“Peki,” dedik, “yarın olsun.”
Ertesi sabah kahvaltımızı ettik, keyif çaylarımızı içtik. Sonra ben Neriman teyzeyi aradım. Cevap yoktu. Biraz bekledim, bir daha aradım. Yine cevap yok. Bu kez mesaj yazdım:
“Sen kendi evinde misin?”
Aslında Didem’le niyetimiz sadece gidip oturmak değildi. Onu bir nebze acılarından uzaklaştırmak, hayatına küçücük de olsa bir neşe katmak, tutunacak bir parça güç vermek istiyorduk. Belki birkaç saatliğine de olsa başka şeylerden konuşur, biraz güler, biraz hayatın içine karışırdı.
Mesajıma da cevap gelmedi. Son kez çevirdim numarasını, bu defa açtı. Yine torunu için uğraşıyorlardı. Taşınma işinin günlerce sürdüğünü bilmez miydim? Bir evin toplanması, eşyaların taşınması, eksiklerin tamamlanması... Hele işin içinde bir de çocuk varsa, yapılacak işin sonu gelmez.
Mustafa’nın eşi de gelmiş, hep birlikte kahvaltı yapmışlar. Sonra da mezarına ziyarete gideceklermiş.
Bunu duyunca içimden bir şey geçti. O mavi gözlü, o dalyan gibi oğlu toprağın altında yatıyordu şimdi. Kim bilir nasıl yatıyordu orada? Onu gözümün önüne getirdiğimde, aklım toprağın altındaki bir bedene değil, hâlâ hayattaki hâline gidiyordu. Mavi gözlerine, o iri yapısına... İnsan tanıdığı birinin öldüğünü bilse de, onu toprağın altında düşününce ölüm başka bir hâle bürünüyor.
Yine buluşma çabalarımız boşa gitmişti.
“Olsun,” dedim, “sorun değil.”
Bu sefer Semra’nın önerisi olan Beykoz’daki müzeye gittik. Müzeden çıktıktan sonra kahve içmek için Büşra’yı aradık. Arkadaşının önerisi üzerine balık yemek üzere Beykoz Balıkçısı’na geçtik. Afiyetle yemeğimizi yedik. Dışarı çıktığımızda yağmur çiselemeye başlamıştı.
“Erimeyiz,” dedim. “Yeni bir anımız olur. Hem o kadar anımız var ki, birkaç damla yağmurdan ne olacak?” Deniz kıyısında yürürken telefonum çaldı. Neriman teyzeydi. Ciğerlerime çektiğim iyot kokusunu tekrar geri vererek, “Bu sefer geliyoruz,” dedim. “Kısa da olsa görüşelim.”
Ve Dilek’in evine doğru yol aldık.
Yolda bir pastaneye uğradık. Eli boş gidilmezdi. Hele gidilen yer bir matem eviyse, insanın elinde mutlaka bir şey olmalıydı. Pastaneden aldıklarımızı yanımıza alıp yola devam ettik.
Nihayet Neriman teyzeye gidiyorduk.
Ünlü insanların yakınları çoğu zaman onların şöhretinin gölgesinde tanıtılır. “Falanca sanatçının annesi”, “filanca yazarın babası”, “ünlü oyuncunun eşi”... Sanki insanın kendi hayatı, çocuğunun ya da eşinin tanınmışlığı başladığı yerde biraz geriye çekilmek zorundaymış gibi. Oysa her insan, başkasının hayatına eklenmeden önce kendi hikâyesinin başrolündedir. Ben bu kez bir sanatçının annesini, ünlü bir sanatçının annesi olarak değil, kendi hayatı olan bir kadın olarak anlatmak amacım.
Çünkü Neriman teyzenin hayatı, evladının tanınmışlığından çok daha önce başlamıştı. Yıllarca bir lokanta sahibi olmuş, sanatını sahnede değil mutfakta icra etmiş bir kadındı. Çoktan emekli olmuştu ama insan bazı mesleklerden emekli olsa da bazı maharetlerden emekli olamıyor. O hâlâ sevdiklerine o büyülü lezzetleri hazırlayıp sunmaya devam ediyordu. Belki lokantasının kapıları kapanmıştı ama onun mutfağı hâlâ açıktı. Tencerelerin başında, sevdiklerine yemek hazırlarken başka türlü bir sanat devam ediyordu.
Bir yanda sahnede sesiyle diğer yanda, enstrümanıyla sanatını icra eden iki insan; öte yanda mutfakta yıllarca kendi sanatını icra etmiş bir anne... Aynı evin içinde üç ayrı hayat, üç ayrı emek, üç ayrı sanat.
Bu gece evde, vefat eden ve müzisyenliği geri planda tutan Mustafa'nın eşi de vardı. Onu ilk defa gördüm. İkimiz de meraklı gözlerle birbirimize baktık. Gözleri mühürlü bir kadındı. Birbirimize yalnızca resmî bir tokalaşma uzattık. Ne o daha fazlasına yeltendi ne ben. Bazı acıların yanında insanın söyleyecek sözü olmuyor. Bazen bir el sıkışması, söylenebilecek bütün cümlelerin yerini tutuyor.
O an evdeki hiç kimse bana yalnızca “ünlü” görünmedi. Şöhret, ölümün karşısında zaten oldukça küçük bir kelimeydi. Bir anne vardı; evladını kaybetmişti. Bir eş vardı; hayat arkadaşını kaybetmişti. Bir çift vardı; kendi hayatlarını sürdürmeye çalışıyordu. Bir başka kadın da bütün bunların arasında, annesinin dostluğundan devraldığı görünmez bir bağın ucundan tutup oraya gelmişti.
Belki de insanları yanlış yerden tanıyoruz.
Virginia Woolf'un annesi Julia Stephen'ı bugün büyük ölçüde Virginia'nın hayatının içinden tanıyoruz. Ünlü bir yazarın annesi olarak hafızamıza yerleşiyor. Oysa Julia Stephen'ın da kendi hayatı, kendi üretimleri, kendi dünyası vardı. Bugün Beyoncé ve Solange Knowles'ın annesi Tina Knowles'ı düşündüğümüzde de benzer bir durumla karşılaşıyoruz. Çocuklarının şöhreti onun adının önüne geçiyor. Oysa her anne, çocuğu dünyaya gelmeden önce de bir kadındı; çocukları ünlü olmadan önce de bir hayat yaşadı.
Belki bizim yaptığımız hata şu: İnsanları çoğu zaman kimin annesi, kimin eşi, kimin çocuğu olduklarıyla tanımlıyoruz. Oysa insanın kendi hikâyesi, başkasının hikâyesinin dipnotu değildir.
Ben o gece evde bunu daha iyi anladım.
Karşımda ünlü bir sanatçının annesi yoktu yalnızca. Yıllarca lokanta işletmiş, mutfağında kendi sanatını icra etmiş, insanları sofrasında buluşturmuş, bugün emekli olduğu hâlde hâlâ sevdiklerine yemek yapmaktan vazgeçmemiş bir kadın vardı.
Ve belki de en güzeli şu: Hayatının bir döneminde çocukları onun mutfağından beslenmişti; şimdi hayat onları başka yerlere taşımış, roller biraz değişmişti. Bu kez anne, çocuklarının evinde geçici bir misafir olarak kalıyordu.
Hayat ne garip bir döngü.
Bir zamanlar sofrayı kuran anne, yıllar sonra başka bir evde sofraya oturuyor. Bir zamanlar çocuklarının hayatına yön veren kadın, şimdi onların evinde bir süreliğine soluklanıyor. Çocukları ise artık kendi hayatlarının sahnesinde.
Ama ben onu hâlâ mutfağında görüyorum.
Belki de insanın gerçek şöhreti budur: Adının gazetelerde, sahnelerde ya da biyografilerde ne kadar yer aldığı değil; birilerinin yıllar sonra hâlâ yaptığı yemeğin tadını hatırlaması, sesini özlemesi, evinin kapısını ve sofrasını hatırlamasıdır.
Bu yüzden onu anlatırken “ünlü sanatçının annesi” demek istemiyorum.
Önce bir kadın diyelim.
Sonra kendi hikâyesini dinleyelim istiyorum.
Terastan inmeden önce Derya “Güle güle” dedi. Gözlüklerinin ardındaki güleç gözleri, sanki çaldığı kemençenin tınısını taşıyordu. İstanbul musikisinin yüzyıllardır içinden geçen, ince, insan sesine yakın o kadim tınıyı gözlerinin gülüşüne de yakıştırdım. Belki de bazı insanlar yaptıkları işle öylesine bütünleşiyorlar ki, sazlarının sesi yüzlerine bile siniyor.
Merdivenlerden aşağı inmeye başladık. Duvarlarda birbirinden farklı hat eserleri ve değişik üsluplardaki resimler vardı. Her biri başka bir dünyaya açılan küçük pencereler gibiydi. Bir evin merdivenlerinden iniyorduk ama sanki bir galerinin içinden geçiyorduk. Gözüm bir eserden diğerine kayıyor, bir yandan da az önceki sohbetin sıcaklığını içimde taşıyordum.
Aşağı indiğimizde Neriman teyzeyle uzun uzun sarıldık. Boynuma bir öpücük kondurdu. O küçücük öpücükte hem hoş geldin hem de gecikmiş bir buluşmanın sevinci vardı sanki.
Ardından Dilek Türkan aynı samimiyetle sarıldı bana.
“İstanbul’a geldiğinde yine beklerim,” dedi.
İşte o anda, yıllardır dinlediğim sesin sahibiyle böyle, gündelik bir veda cümlesinin içinde karşı karşıya olduğumu düşündüm. Dilek Türka'ın sesi... Şarkıları söylerken insanın kulağına yalnızca bir melodi bırakmayan, kelimelerin arasındaki duyguyu da taşıyan o ses. Bazen bir şarkıyı söylerken sanki sesi öne çıkmıyor da şarkının kendisi konuşuyordu.
Onu dinlerken sevdiğim şey biraz da buydu. Şarkıyı kendi üzerine almıyor, şarkının ruhuna teslim ediyordu. Kimi zaman incecik bir yerden geçiyor, kimi zaman kelimenin üzerine hafifçe basıp duyguyu orada bırakıyordu. Bir şarkının yıllar önce söylenmiş hâlini bilseniz bile, onun yorumunda başka bir kapı açılıyordu.
Ama o gece benim için geriye en çok Neriman teyzenin sesi kaldı.
Ben de farkında olmadan bu bağı Didem’e uzatıyordum. Belki vefa biraz da buydu. Bir insanı yalnızca iyi gününde hatırlamak değil, acısında yanında olmayı istemek; annenden sana ulaşan bir dostluğu, senin çocuğuna emanet etmek; aradan yıllar geçse de “Sen kendi evinde misin?” diye soracak kadar yakın kalabilmek...
Belki bazı dostlukların akrabalık kadar güçlü olmasının sebebi de buydu. Kan bağıyla değil, hatırlamakla, aramakla, kapısını çalmakla kuruluyordu.
Biz o gece Neriman teyzeye yalnızca taziye ziyaretine gitmedik. Biraz vefayı, biraz eski dostlukları, biraz da hayatta kalabilmek için birbirimizin elinden tutmayı hatırladık.
İstanbul’dan ayrılırken yanımda birkaç yeni anı vardı. Ama annemin dostlarından bana kalan o görünmez zimmetin de hâlâ yerli yerinde olduğunu biliyordum.
H. Çiğdem Deniz
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.