Postal Sızısı
Bu şiirde yer alan tüm metinler, tamamen kurgusal (kurmaca) bir evrenin
ve sanatsal bir yaratımın ürünüdür. Şiirlerde geçen karakterler, unvanlar,
mekânlar, olaylar ve kurumlar tamamen hayal ürünü olup evrensel insan doğasını,
güç olgusunu ve bireyin içsel/vicdani sorgulamalarını ele almak adına birer
edebî metafor olarak kullanılmıştır.
Metinlerin hiçbirinde gerçek bir şahsı, kurumu veya toplumsal yapıyı hedef alma,
hedef gösterme, karalama veya alenen aşağılama amacı (kastı) bulunmamaktadır.
Gerçek hayattaki kişi, kurum ya da olaylarla var olabilecek her türlü benzerlik
tamamen tesadüfidir.
Eserlerin tamamı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve uluslararası hukuk metinleri
tarafından güvence altına alınan "Sanat ve İfade Özgürlüğü" sınırları içerisinde,
tamamen edebî ve estetik kaygılarla kaleme alınmıştır.
Yazar: Karanlıkta saklı ışık
---
Bir.
İki.
Üç.
Beton koridorda çoğalıyor postallar.
Dışarıda yağmur,
içeride emir.
Kalkanı göğsüme dayamışım.
Yüzüm görünmüyor.
Ben de kendimi göremiyorum artık.
Bir zamanlar
mezuniyet töreninde düğmelerimi parlatmıştım.
Annem uzaktan el sallamıştı.
“İnsanlara yardım edeceksin,” demişti.
O cümle
şimdi bir çekmecede,
eski bir fotoğrafın altında
çürüyor.
Telsiz cızırdıyor.
— Dağıtın.
Tek kelime.
Sonra kalabalık.
Gaz maskesinin içi sıcak.
Kendi nefesimi kokluyorum.
Ellerimde eldiven,
avuçlarımda ter.
Karşımda
yumruk bile olmayan eller var.
Bir işçinin eli.
Tırnaklarının arasında makine yağı.
Bir öğrencinin eli.
Kalem tutmaktan nasırlaşmış parmakları.
Sonra bir el daha görüyorum.
Kardeşimin eli geliyor aklıma.
Çocukken bisikletten düştüğünde
dirseği kanamıştı.
Ben mendilimle bastırmıştım.
Şimdi önümde
aynı büyüklükte bir el
havada duruyor.
Kalkanı kaldırıyorum.
Ne kadar küçük bir hareket.
İnsan bazen
hayatının en büyük utancını
bileğinden geçirerek yapıyor.
“Dağılın.”
Ses benim ağzımdan mı çıktı,
yoksa telsizden mi,
ayıramıyorum.
Bir cop kalkıyor.
Bir baş eğiliyor.
Bir kadın yere düşüyor.
Üniformamın koluna
kırmızı bir iplik takılıyor.
Nereden geldiğini
sonradan anlıyorum:
Kadının hırkasından.
Çekip koparıyorum.
Atamıyorum.
Cebime koyuyorum.
Yerde kalan bir insanın onurunu
kaç taltif örter?
Kaç terfi
gece eve dönerken
insanın yüzüne bakmasını sağlar?
Mermer salonlarda
rakamlar okunuyor geceleri.
“Kontrol sağlandı.”
İki kelime.
Kimse
kimin kontrol edildiğini sormuyor.
Karakolun ışıkları sabaha kadar yanıyor.
Biz rapor yazıyoruz.
Meydanda
bir annenin çocuğunu aradığını
yazmıyoruz.
Bir öğrencinin gözlüğünün kırıldığını
yazmıyoruz.
Yerde kalan ayakkabıyı
hiç yazmıyoruz.
Raporun bir yerinde
“müdahale gerekli görülmüştür”
diyor.
Ben o cümleyi imzalıyorum.
Elim titremiyor.
En kötüsü de bu.
Gece yarısı.
Şehir çekiliyor kendi içine.
Kepenkler iniyor.
Sokaklarda yalnızca
ıslak asfaltın ışığı kalıyor.
Soyunma odasında
kimse konuşmuyor.
Postalları çıkarıyorum.
Çoraplarım ıslanmış.
Ayak tabanlarım yanıyor.
Üniformayı çıkarırken
kolumdaki o iplik
yere düşüyor.
Eğilip alıyorum.
Hâlâ cebime koyuyorum.
Gazın kokusu
saçlarıma sinmiş.
Barut değil bu.
Daha kötü.
İnsan kokusu.
Sabunla yıkıyorum ellerimi.
Bir kere.
İki kere.
Üç.
Tırnaklarımın arasına bakıyorum.
Hiçbir şey yok.
Yine de
ellerimi yıkamaya devam ediyorum.
Yarın
yine aynı meydana çıkacağız.
Aynı kalkan.
Aynı telsiz.
Aynı ses.
Belki yine
“Dağılın,” diyecekler.
Belki yine
ben söyleyeceğim.
Ama o gece
ilk darbeden önce değil,
eve döndüğümde
ayakkabılarımı çıkarırken
anlıyorum:
İçimde bir adam varmış.
Yıllarca
üniformanın altında yaşamış.
O gece
kimse onu vurmadı.
Kimse görmedi.
Sadece öldü.
Ben ise
sabah olduğunda
yine üniformamı giydim.
Cebimde
bir kadının hırkasından kopmuş
incecik bir iplikle.
Ve sokağa çıktım.
Arkamda ceset yoktu.
Benden başka.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 1
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.